Artık masumiyetsizlik üzerine oynanan bir kadın-erkek oyununun bazen kahramanı bazense figüranı olarak devam ediyor hayatlarımız. Oysa hepimiz özlüyoruz masum aşkları
“Masumiyet “ lafı ne zaman geçse-ki bugünlerde Orhan pamuk’un son romanı “masumiyet müzesi “ nedeni ile çok sık geçiyor -aklıma refleks olarak gelen Sezen Aksu ‘nun “masum değiliz hiç birimiz” dizeleri.
Evet bence de “masum değiliz hiç birimiz”
Zaten bahsetme ihtiyacı duyduğunuz her şey aslında yitirmiş olduklarınızdır. Dürüstlükten çok bahseden toplumlar dürüstlüğünü yitirmiş veya yitime korkusu içindedir. Aynı şekilde her kim çok şefkatli veya vicdanlı olduğunu vurguluyor ise “vicdansızın tekidir “ Aşk, sevgi, dürüstlük, vicdan… Yüksek insan erdemleri asırlardır dilimizden düşmüyor ve biz onları sürekli olarak yitiriyoruz . Kim bilir belki de bu kavramlar asla sıradan bir insan ile bağdaşamayacak ve asla normal bir insanda olamayacak kadar insanüstü kavramlardır ?. İnsanlık onları hiçbir zaman yakalayamayacak. Ne yazık ….
Oysa ne kadar güzel olurdu. Gerçekten “masum aşklar “ yaşasaydık yaşayabilseydik. Hepimizin içinde “aşklarımızın masum müzeleri “ olabilse ve biz onları belli bir yaş dediğimiz olgunluğa kavuştuktan sonra tekrar tekrar gezebilsek, çocuklarımıza gezdirebilsek onlara “masumiyeti anlatabilsek ve gösterebilseydik . Ne güzel olurdu…. .
Oysa biz yaşadıkça hayat tecrübesi ismi altında masumiyetsizliği öğreniyoruz. Hayatlarımızı yediğimiz kazıklar, yaşadığımız sadakatsizlikler, sevgisizlikler yalanlar oluşturuyor. Aslında hepimizin içinde “masumiyetsizlik müzeleri “ var. Bir sürü kırılmış parçalanmış oyuncak , , kesilmiş fotoğraflar, yırtılmış yakılmış mektuplar. , yalan olmuş CD ler, plaklar…
Her yeni aşkımız daha masumiyetsiz daha hesaplı kitaplı bir öncekine göre. Daha az aldanmak istiyoruz her seferinde yeniden aldanma aldatılma korkusu ile. Devamlı kırılıyoruz. “neden böyle ?” Çünkü en güzel insanlık hali masumiyet kavramının acımasızca sadece bekarete indirgendiği toplumlarda eğer aklınız ve hormonlarınız varsa asla masum olamazsınız. Böyle kapalı toplumlarda sadece deliler ve bebekler masumdurlar. Belki de ileri yaşlarda akıllarını tama yakın yitiren “alzheimerli hastalar. ”
Kadın erkek ilişlilerini kategorize eden, cinselliği yok sayan aşkın sadece evlilikle anıldığı toplumlarda masumiyetlerimizi ta çocukluk yaşlarımızdan annemizin babamızın bize “karşı cinsi işaret ettikleri zamanlardan itibaren kaybettik . Artık masumiyetsizlik üzerine oynanan bir kadın-erkek oyununun bazen kahramanı bazense figüranı olarak devam ediyor hayatlarımız. Oysa hepimiz özlüyoruz “masum aşkları”. Kaf dağının arkasındaki hiçbir zaman ulaşamayacağımız hesapsız kitapsız sonuna kadar hissedeceğimiz aşkları. Cinsiyetsizleştirilmiş kadın yurttaş kimliklerimiz ve sadece kaba bir cinsellikle özdeşleştirdiğimiz erkek kimliklerimizle ne yazık ki gerçek bir aşkın yanından bile geçemiyoruz. Yaşayamadıklarımızı romanlarda okuyor, filmlerde seyrediyor ağlıyor gülüyor ve tekrar “gözetlenen ve şekillendirilen” hayatlarımıza geri dönüyoruz . Alemdar Yalçın, popüler aşk romanlarının gördüğü ilgiyi şöyle yorumluyor; Bizim toplumumuzdaki aşk romanlarına aşırı ilginin sebepleri arasında sosyal ve toplumsal çevrenin insanların cinsel serbestliğine, duygu dünyasına getirdiği sınırlamalar gösterilmelidir. 1920-1946 yılları arasında yazılan romanların %70’e yakın kısmının aşk romanı olması, birçoğunun 30’un üzerinde baskı yapması bu nedenlerledir. (Alemder Yalçın: Siyasal ve Sosyal Değişmeler Açısından Cumhuriyet Dönemi TürkRomanı. Ankara: Akçağ Yayınları, 2002)
O zamanlardan bu zamanlara köprünün altından çok sular geçti. Bugünlerde usta bir kalemin modern Türk toplumunda aşkı anlattığı kitap okunuyor . Yukarıda yazılanlar sadece kitabın isminin düşündürdükleri idi.
Kitap bir çok okur tarafından bittiğinde yaşadığımız modern dönem aşklarını ve içimizdeki aşk müzelerini tartışırız belki…
Çocuklarımıza daha güzel aşklar bırakmak için…
10/10/2008 8:54 | masum aşklar kim sadık bir dudağı öpmüşki, |
8/10/2008 13:54 | GÖSTERENLER, GÖSTERİLMESİ GEREKENLER DEĞİLDİR. Bir metin bir niyeti taşımalıdır, taşımazsa kusurludur. metnin niyeti, yazarın niyeti, okurun niyeti farklı anlamlar içerir. yazarın niyeti masumiyetin kayboluşuna üzülüştür metnin niyeti bekarete hapsolunmuş masumiyet masumiyet sayılmaz, okurun niyeti, masumiyet demek bekaret demek midir, değildir! halbuki bekaret fikri, masumiyetin sadece bir gösterenidir, kendisi değil! Alıntıdaki (alemdar yalçın'ın) görüşün ne kadar isabetli olduğu tartışılır. toplumumuz sadece aşk romanlarını okumada birinci değildi. osmanlı döneminde de, daha önce de en çok okunan, dinlenen metinler/eserler hep aşk hikayeleri olmuştur. mesnevisinde de halk hikayesinde de. bunu yazanlar şunu gözden kaçırıyorlar. bu millet bir "aşk medeniyeti" üzerinde oturuyor. eskiden aşkı, mecazi ve hakiki olmak üzere ikiye ayırılardı. insanınki mecazi olandır. yazarlar/şairler/senaristler aşkı belki biraz "sulandırırlar" ama bu milletin aşk algısı pek değişmez. aşkın olduğu yerde vardırlar. onların aşkına ihanet edenler cezalarını bulurlar. eğer bekaret anlayışının masumiyet düşüncesine büyük bir engel oluşturduğu düşünülüyorsa ve buna inanılıyorsa, o zaman bekaret düşüncesinin hiç de önemsenmediği batı toplumlarının birer "masumiyet müzesi" olması gerekirdi. öyle miler? |
2/10/2008 11:48 | Masumiyet, beyin ve algı Bir yazı masumiyet ile başlayıp, güvensizlik, dürüstlük, sadakat gibi kavramlarla ilişkilerdeki düğüm noktalarını oluşturuyor ve sonrada "çünkü.." diyerek bunu kapalı toplum, bekaret ve bastırlımış cinsellik gibi kavramlarla çözümlüyorsa masumiyetin nerede yitirilip yitirilmediğini vurgulamak çok yerinde olmuş diye düşünüyorum. Her tür kapıya anahtar yapılmaya çalışılan bu tür freudçu yaklaşımların artık birer çıkmaz sokak haline geldiğini, ilişkilerde yaşanan bu yozlaşmayı bu şekilde indirgeyerek açıklarken görmediğimiz yanların arttığını ve yazarların bize ışık kırılmaları yerine ışık tutmaları gerektiğini de düşünüyorum. Eğer bu, bu şekilde açıklanabiliyorsa yazıyı okuduktan sonra ister istemez aklıma şu soru da geliyor cinsel sınırların aşıldığı ülkelerde masumiyet yaşanan, aranan yada özlenen bir kavram mı acaba? |
|