FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN
Gündüz Vassaf, Radikal yazılarından hazırladığı yeni kitabına ‘Türkiye Sen Kimsin?’ adını verdi. Facebook’u, ‘Türümüz tarihinde ilk kez, gençler ticaret için değil sırf haberleşmek için ilişki içindeler’ diye anlatan Vassaf, Türkiye’nin çocukluk ve uzun sürmüş ergenlik dönemlerini artık geride bırakmaya hazır olduğu kanaatinde
Yazdıklarıyla düşünceleri provake eden, olaylara farklı gözlerle bakmamızın imkânlarını önümüze sunan yazarlardan Gündüz Vassaf. Biraz da bu yüzden yıllardır merakla takip ediliyor. Vassaf, Radikal gazetesindeki köşesi Uçmakdere’ye yazdığı yazıların gözden geçirilmiş, bir kısmı yeniden yazılmış hallerinden oluşan bir seçkiyle bir kez daha okurunun karşısında. Türkiye Sen Kimsin? , Türkiye’ye ve dünyaya başka gözlerle bakmaya yardımcı olacak bir kitap...
Kitaptaki yazılar esas olarak daha önce Radikal’de yayımlanmış yazılar. Ancak hepsini tekrar gözden geçirip, eklemeler, değişiklikler yaptınız. Daha önce yazdığınız yazılara bugünden baktığınızda neler gördünüz?
Kaybolmuş, unutulmuş uygarlıkların tek tük kelimelerde kalan seslerini bize duyuran arkeolog Halet Çambel bir gün, “Gündüz, şu kâğıdın müthiş sabrı var” demişti. “Her yazılanı kabul ediyor. Ne ‘yeter artık kısa kes’ diyor, ne ‘saçmaladın’ diye isyan ediyor. Bir kelime bolluğudur gidiyor.”
Pazar günleri yayımlanan Uçmakdere yazılarımı pazartesi yazdıktan sonra her gün üstünden geçer, paragraf, satır, attıkça atar, son dakikaya kadar gazeteye telefon edip değişiklik yaparım. Yine de Halet Hanım’a katılıyorum. Dünyada okunacak bunca şey var. Kelimelerimizde, haiku yazarcasına daha cimri olabiliriz. Belki de Türkiye Sen Kimsin? kitabı son kertede sadece iki kelimeye ‘Bana ne?’ye indirgenmeli. Kendimizle o kadar meşgulüz ki, işimizi yapamıyoruz. Yaptıklarımızı ciddiye alacağımıza, düşlerimizi yaşatacağımıza kendimizi ciddiye alıyoruz. Havaalanında uzun bir kuyruk. Adam herkesin önüne geçip biletini uzatır. Görevli, “Beyefendi lütfen sıraya girin,” der. Adam öfkelenir, “Sen benim kim olduğumu biliyor musun?” Görevli eline mikrofunu alır, havaalanına şu anonsu yapar, “Burada kim olduğunu bilmeyen birisi var. Tanıyan varsa lütfen gelsin alsın.”
Kitabı facebook’un iki kurucusuna adıyorsunuz. Neden?
Facebook 21. yüzyılın İpek Yolu gibi. Ancak mevcut küresel düzeninin olmazsa olmazının tersine, dünyanın her yanından milyonlarca insanın karşılaştığı bu yolda ne ticaret var ne de para. Türümüzün tarihinde insanlar, özellikle gençler, ilk kez ticaret yoluyla değil de sırf haberleşmek için ilişki içindeler. Beraberliğin tek nedeni tanışmak, dostlarını, dostluklarını paylaşmak. Birbirlerinden çıkarları yok. Dinlerin, devletlerin bagajını taşımadan parasız pulsuz yola çıkıyorlar facebook aracılılığıyla. Sırf haberleşmeleri bile, hele totaliter rejimlerde, meşruiyetini yitirmiş düzeni sarsıyor. Medya gibi denetleyemedikleri, sansürleyemedikleri, örgütlenme potansiyeli olan bir haberleşme ortamını egemen düzen tehdit olarak görüyor.
Aslında şimdi düşünüyorum da, kitabı facebook’un kurucuları yerine kullanıcılarına ithaf etsem belki daha doğru olurdu.
Kitapta, “Türümüzün tarihinde ilk kez yaşlılar gençlerden öğrenmenin arifesinde” diyorsunuz. Bu anlamda günümüz gençliğine ve kuşak çatışması meselesine bakışınızı biraz açar mısınız? Beklentileriniz gerçekten karşılık bulabilir mi?
Babam Ethem Vassaf 1898 doğumluydu. O ve akranları gençliklerinde bir ulus-devletin kurulması için savaştılar. Ondan sonra gelen kuşak İkinci Dünya Savaşı’nda ideolojileri uğruna çarpıştı. Benim kuşağım 68 ruhuyla değişik ülkelerde değişik nedenlerle düzene başkaldırdı. Günümüzün apolitik diye adlandırılan kuşakları, ne inandıkları bir düzen için seferber oluyor ne de düzene karşı.
Nispeten demokratik olan ülkelerde ordular asker bulamıyor. Partiler, reklam şirketlerinin bilinçaltını tuzağa düşürme yöntemleriyle seçmen tavlama peşinde. Bilgilendirmek yerine yönlendiren, inandırıcılığını yitiren medya, daralan bir kitleye hitap etmekte. Türkiye’de YÖK gibi kurumlar dumura uğratılmış düşüncenin, totaliter bir ideolojinin teminatı. Genç kuşaklar ise bu düzene itibar etmiyor. Düzenden işlerine geleni alıyor, işlerine geldiğinde düzeni kullanıyorlar, o kadar.
Düzenin en çok korktuğu ona karşı gelen, onu tanıyarak ona meşruiyet sağlayanlar değil, düzeni ciddiye almayanlar. Genç kuşaklar, şiddet ve sefaleti körükleyen, canlısıyla, cansızıyla yerküremizin geleceğini tehdit eden düzeni ciddiye almadıkları gibi yeni teknolojilerin gelişmesiyle hepimiz de onlara muhtaç konumdayız aslında.
Avcı toplayıcı toplumlarında avlanmayı, tarım toplumunda tarımı, sanayi toplumunda işçiliği gençler yaşlılardan öğrendi. Oysa ilk kez şimdi biz onlardan öğreniyoruz. Onların on, yirmi yıl sonra çalışacakları iş alanları günümüzde icat bile edilmedi! Yaşlılar meşruiyetini yitirmiş bir dünya düzenini yönetir, hepimiz için kararlar alır, savaşlar çıkarırken, geleceğin anahtarı, teknolojisi, yeni değer yargıları, farklı insan ilişkisi biçimleri, cinsiyet ve aile anlayışı gençlerin elinde. Tarihten hortlatılan dinî çatışmaların ne tarafı ne de kurbanı olmak istiyorlar. Ne var ki meşruiyetini yitirmiş bir dünya düzeninin getirdiği açlık, sefalet ve adaletsizlik, çatışmalarında saf tutsunlar diye nice genci provoke edenlerin işini kolaylaştırıyor.
Gençler havanda su döven politikacıları, profesörleri ve bir yığın ibrikçi başını ciddiye almıyor. Yeni bir dil arıyorlar şiirde, sokakta, cinsel ilişkide, teknolojinin getirdiklerinde. Ama yapayalnız, çoğu zaman birbirinden habersiz, kopuk kopuk. Yaşamın her alanını sorguluyorlar. Sessizce. Sınırları genişleterek, isyan etmeden, putlara tapmadan. Ürkekçe, çırılçıplak, geçmişleriyle giyinenleri utandırırcasına yeni bir dil arıyorlar. Bugün olup bitene kayıtsız görünüyorlar. Her haliyle patolojik bir konumda olan dünyayı sahiplenmeye elleri mahkûm.
Yazılarınızda özellikle Türkiye’nin sahip olduğu kültürel mirasın altını çiziyorsunuz, oryantalist kalıpları eleştiriyorsunuz. Türkiye’yi bugün ve yarın dünya üzerinde nerede konumlandırıyorsunuz?
Türkiye ergenlik çağında takılmış çocuk gibi. Geç bir doğumla dünyaya geldi. Tarihte hepsi imparatorluktan gelme akranları çoktan ulus-devlet olmuş, tek bir bayrak, din, dil etrafında birleşmişken Türkler kendilerine isim bile bulamadı.
Rivayete göre Namık Kemal Londra’daki ünlü British Library’ye girebilmek için fiş doldurmaktadır. Memleketini Osmanlı İmparatorluğu olarak belirtir. “Olmaz” der memure, “O memleketiniz değil, imparatorluğunuzun adı. Hangi millettensiniz?” Namık Kemal, Osmanlı İmparatorluğu’nun milletler kavramına uygun olarak “İslâm” yazar. Yine kabul edilmez. Sonunda fişe “Türk” yazarak okuma odasına girer.
Kimlik sorunu denilen bir patolojiye bağlı tartışma Türkiye’de hâlâ almış başını gidiyor. İster doğu olsun ister batı, herhangi katı bir kimlik insanımızı, karmaşık kültürümüzü unutturan bir tuzak. Bir yandan dünyada yalnızlığımızdan yakınıyoruz bir yandan üstümüze düşüyoruz. Türk, Türk’ten başka bir şeyle ilgilenmezse, Türk’ün Türk’ten başka neden dostu olsun ki?
Türkiye, Avrupa’daki akranları gibi yüzlerce yıl din savaşları da yaşamaksızın, üstelik Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra galip devletler tarafından Asya’ya sürülmeye, ülke haritadan silinmeye yüz tutmuşken Atatürk’le birlikte günün koşullarına göre son derece sağlıklı ama müdahale gerektiren zor bir doğum yaptı. Çocuk, müşfik ama otoriter babanın gözetiminde her şeye rağmen düşe kalka yürümesini öğrenirken, babanın ölümünden sonra onu unutururcasına resmini paradan puldan sildirtip kendi heykellerini diken üvey baba İnönü’nün tek derdi Türkiye’yi mahalle kavgasından korumak oldu. Dönem çocuğun burnu kanamadan atlatıldı. Çocuk, ilk fırsatta ona yıllardır nefes aldırtmayan üvey babasından kurtuldu. Ama ergenlik çağını bir türlü aşamadı. Her seferinde tam kendi istikametini bulacakken onu kendisine bağımlı kılmak isteyen Amerikalı velisinin yolladığı silahlarla yolu kesildi. Kendi topraklarında bir kışlada yaşarcasına korku içinde adım atamaz oldu, başka çocukların büyümesine, olgunlaşmasına bakakaldı. Onlara baktıkça kendini ezik hisetti. Ezikliğini bayrak ve din adına istismar edenlerden çok çekti. Hâlâ da çekiyor. Ama kimse çocuk kalamaz. Türkiye artık büyümekten korkmuyor. Başka birçok ülke, hele Batı ve Japonya yaşlılıkların ataleti içinde dünyanın gidişatına korkuyla bakarken, Türkiye gençliğinin kendisine verdiği gözü kara güvenle hepimizi şaşırtacak bence.
Kitapta hissedilen vurgulardan birisi de dünya vatandaşlığı üzerine. Ancak öte taraftan küreselleşmeye yönelik sert eleştirileriniz de var...
Batı’nın kültürel değerlerini dünyaca içselleştirmeye alıştık. Eskiden ‘kültür emperyalizmi’ diye adlandırılan fenomen günümüzde gönüllü edilgenliğe dönüştü.
Birçok ülke gibi Türkiye de siyasetten kültüre kadar gönüllü tutsaklığımızın örnekleriyle dolu. Ama mesele Batı’ya karşı çıkmak değil. Özellikle özgürlük ve insan hakları konusunda, din ve devletin ayrışmasında, Batı’nın da kritik katkısı olan evrensel dünya kültürümüzü birlikte sahiplenebilmek; ABD imparatorluğuna mesafe alma gayretinde, totaliter ideolojilerin, dinî ve milliyetçi provakosyanların tuzağına düşmemek.
Fukuyama’nın tezini doğrularcasına tarihte bugün geldiğimiz noktada, düzenin iflasına rağmen, liberalizm ve kapitalizmden başka seçenek yokmuş gibi davranmaya, düşünmeye başladık. Bu yol bizi çok merkezli sermayenin dünya diktatörlüğüne götürür. Günümüzde taraf gibi gözüken ülkelerin hepsi çıkarlarıyla, sermayeleriyle, birbirleriyle pazarlıklarıyla, yoksulu yoksullaştıran, zengini zenginleştiren yaşam tarzlarıyla, mevcut dünya düzenine sımsıkı bağlı. Kurulmakta olan ittifaklar bizi dünyalı olmaktan, dünyanın karş karşıya olduğu sorunlarla uğraşmaktan alıkoyuyor.
Bu tür aymazlıklar dünya vatandaşlığını kaçınılmaz kılıyor. Göçlerle, iletişim araçlarıyla, hepimizin dünyanın uzaktan fotoğ- rafının bilince olmamızla, kozmosdaki yolculuğumuzun kara deliklerle dolu serüveni- nin mistik şaşkınlığında, farkında olmadan evrenselleşiyoruz.
Özellikle milliyetçilik ve dini akımların yükselişinden duyduğunuz rahatsızlığı da açıkça ifade ediyorsunuz...
Türümüzün tarihinin bu aşamasında her ikisi de bize yakışmıyor. Hele ikisini birleştirip apoletli tarikatçılar yaratıyoruz. Örneğin bugün bizi birbirimize düşüren türban 12 Eylül cuntasının mirası. Dinlerin, bayrakların dokunulmazlığında geleceğimizi görmemizin önüne perde çekiyoruz. İkisini de, kendisi de sabit olmayan, güneş kadar sabit sanıyoruz. Hele dinlerin dokunulmazlığında eleştiriden kaçınan müritlerin dinlerine en büyük tehdit kendileri. Oysa insan kıymet verdiğini eleştirir.
Tarih gelecek için bir ipucuysa neler yok olup gitmiş. En kalıcı uygarlıklarımızdan binlerce yıllık geçmişi olan Mısır bile unutulmadı mı? Geçmişin küllerinde kıvılcım aramak geleceğimiz önünde şaşkınlığımızın, günümüzden kaçışımızın bir ifadesi.
Hemen her kitabınızda ilginç detayları bulup çıkarıyorsunuz. Örneğin Amerikalıların ‘turkey’, bizim ‘hindi’ dediğimiz hayvana Hindistanlıların ‘Peru’ dediğini öğreniyoruz. Bunları araştırmak, bunlarla ilgilenmek nereden aklınıza geliyor?
Kendime sürekli ‘ben kimim’ diye sormamamdan!
Peki kitabın adını size soralım: Türkiye kim?
Padişah Abdülaziz, dönemin Avrupa kralları tarafından saraylarına davet edilir. Ancak davet ulema arasında sorun yaratır. Osmanlıların egemen olduğu topraklar ‘Dar-ül İslâm’, davet sahibi Avrupalıların yani Hırıstiyanların toprakları ise ‘Dar-ül Harp’ olarak telakki edilmektedir. Dolayısıyla padişah, kendi toprakları dışında Avrupa’ya ayak bastığında savaşmaya mecburdur. Çözüm, kurnazca olduğu kadar endişe vericidir: Padişahın ayakkabılarına özel bir bölüm yapılıp içine toprak yerleştirilir ki, gittiği her yerde düşman toprağına değil İslâm toprağına ayak basmış olsun... Yani bugün de Türkiye’de yapıldığı gibi sorun kökünden halledilmeyip, ilkeler bazında çözüm üretmek yerine pragmatizmin cevalliğiyle idareten yol bulunur!
|