24  Eylül 2008, Çarşamba
Son Güncelleme  20:17
Cemaat ve vakıf ağlarında yoksullar
24/09/2008
ALİ HAYDAR FIRAT (Arşivi)

Bir toplum yolsuzluğu bir olumsuzluk olarak görmekten çok yolsuzluktan, talandan, vurgundan nemalanma pozisyonu arayışında ise ve iktidarlar buna çanak tutuyorlarsa burada sorgulanacak şey zihniyettir, ahlaktır. Bu durumda ülke ve toplum olarak daha çok yolsuzluğa tanık olacağız

Deniz Feneri davasıyla gündeme gelen yolsuzluk sorunu beraberinde birçok şeyi sorgulamayı gerektiren durum ve olguları ortaya çıkarmaktadır. Sorun tarihsel, toplumsal, ekonomik ve bir zihniyet meselesi olarak üzerinde çok ciddi durulması gereken hususları içermektedir.
Tarihsel olarak 1950’den günümüze yolsuzluklara bulaşmamış ve var olan yolsuzlukları sahiplenmemiş tek bir sağ iktidar yoktur. Bir sağ refleks halini almış olan bu durum ne yazık ki toplumda gerektiği kadar bir öneme tabi tutulmamış, gittikçe kanıksanmış ve normalleş(tiril)miştir. Burada toplumsal bir zihniyetin yapı sökümü gerekmektedir.
Bir ülkede toplumun farklı katmanları ve de bireyleri devletten yararlanmayı, imtiyaz elde etmeyi, kendi çıkarları için yetkilerini kullanmayı normal bir durum olarak görüyor ve kanıksıyorsa, yolsuzluk bir olumsuzluk değil, başkaları tarafından gerçekleştirildiği için ancak kızılacak bir durum olarak algılanmaktadır. Toplumun büyük çoğunluğu kendi imkân ve şartları dahilinde devleti soymayı, dolandırmayı ve talan etmeyi bir alışkanlık haline getirmişse ve herkes kendi çapında bir hileye başvuruyorsa ortada bir yolsuzluk sorunundan öte bir zihniyet ve ondan da öte bir ahlak sorunu var demektir. Yani gece kondu da oturan elektriği kaçak kullanır, kuyumcusu, doktoru, avukatı vergi kaçırır, işadamı hayali ihracat yapar, siyasetçisi kendi yandaşına ihale verirse ve o ülkenin bütün genlerine sirayet eden bu durum sözde yakınmalara karşın daha da büyük bir pratik olarak devam ediyorsa ve yapılan son kamuoyu yoklamasında yolsuzluk toplumun en eğitimli ve yüzde 20’lik kısmı için bir sorun teşkil ediyorsa çözüm bir yerde imkânsızı istemektir. Talan ve vurgun üzerine kurulmuş bir ekonomide mevcut liberal paradigma çerçevesinde bir ekonomik model yaratmak bugüne kadar ülkemizde görülmüş bir şey değildir. Çünkü Türk toplumu halen devleti soymayı bitiremediği için normal piyasa şartlarına ve onun kurallarına geçiş yapamamıştır. Bu pre-modern zihniyetin ne kadar süreceği ve nasıl evrim geçireceğini de tarih bize gösterecektir.
Gündemdeki Deniz Feneri ise; iktidar, cemaat ve vakıf ilişkilerinin sorgulanmasını zorunlu kılmaktadır. Öncelikle Türkiye Cumhuriyeti sosyal devlet olma niteliğini kaybetmiş ya da bu niteliği kaybettirilmiştir. Bu alanda ortaya çıkan boşluk ise iktidar destekli vakıf ve cemaatlerle doldurulmaya çalışılmaktadır. Burada diyalektik bir süreç vardır. İktidarlar, toplumun yoksul ve yoksun kesimlerinin iş ve aş sorununu gidermedikleri ve bu alanda kapsamlı politikalar üretmedikleri için bu kesimler cemaat ve vakıfların desteğine bağımlı olmaktadırlar. Bu cemaat ve vakıflar iktidar tarafından desteklendiği ve beslendiği ve de büyük ekonomik imkânlara kavuştukları için toplumun bu çaresiz kesimlerine din faktörünü de kullanarak rahat bir biçimde ulaşabilmektedirler. Ulaştıkları bu kesimlere her türlü
yardımı yapan ve bunu dinsel bir temele oturtan cemaat ve vakıflar, ulaştıkları kesimleri iktidarların kemik oyu haline getirmektedirler.
Bugün ülkemizde yardım dernekleri her biri farklı bir cemaatin ve dinsel gurubun denetimi altındadır. Elbetteki bu ağın dışında olan kurumlarda söz konusudur. Ancak bu kurumlar iktidarlar tarafından desteklenmediği ve gözetilmediği için çok büyük varlık gösterememektedirler. Dinsel cemaatlerin denetimindeki bu vakıf ve dernekler nasıl denetlendikleri konusunda çok ciddi kuşkular bulunmaktadır. Bugüne kadar ortaya çıkan yolsuzluk haberleriyle ilgili kamuoyunu tatmin eden hiçbir soruşturma yapılamamıştır. KOMBASAN, YİMPAŞ ve Deniz Feneri Konusunda ne tür adımların atıldığını ve atılacağını hep birlikte gördük, göreceğiz. Ama ‘savcılarımız gereğini yapar’ savunusu
çok da umutlu olmamamız gerektiğini ortaya koymaktadır.
Sorunun bir diğer boyutu bu durumun İslami kesimdeki algılayışına ilişkindir. Vakıf ve cemaatler siyasal islamın hegemonya projesinin çok önemli bir parçası olduğu için çıkan yolsuzluk haberleri pek itibar görmüyor. ‘Anlı secdeye deymeyenlerin iftirası’ şeklindeki savunmaları da Alman Mahkemesi’nin kararından sonra pek bir geçerliliği yok. Ama İslamcı kesimlerin tavrı yine değişmeyecektir. Çünkü onlar halen ‘cihad’ ve ‘gavurun malı helal’ ve ‘amaca giden yolda her şey mubah’ zihniyetini taşıdıkları için yolsuzluk onlar için bir sorun değildir.
Asıl büyük sorun bütün bu yolsuzlukları gündeme getirenleri karşılaştıkları durum ve gördükleri muameledir. Bu sorunu gündeme getirenlerin, her türlü ahlaksızlık ve şeref yokluğuyla itham edilmeleri ve yolsuzlukla suçlanmaları aslında durumun vahametini ortaya koymaktadır. Bu ev sahibini bastırma siyaseti bu ülkede ne yazık ki hala geçer akçe.
Evet bu ülkede yolsuzluk bir zihniyet meselesidir. Bu nedenledir ki yıllardır sağ iktidarların yolsuzlularını açığa çıkaran ve bunu gündeme taşıyan solcular asla toplum nazarında bir itibar sahibi olamamaktadırlar. O yüzden yaklaşan yerel seçimlerde de solcular yolsuzluk üzerinden AKP’ye karşı siyaset yapmamalıdırlar. Eğer bir toplum yolsuzluğu bir olumsuzluk olarak görmekten çok yolsuzluktan, talandan, vurgundan nemalanma pozisyonu arayışında ise ve iktidarlar buna çanak tutuyorlarsa burada sorgulanacak şey zihniyettir, ahlaktır... Bu durumda ülke ve toplum olarak daha çok yolsuzluğa tanık olacağız ve biz yapmadığımız için daha çok kızağız...

Ali Haydar Fırat: Gazi, Gazetecilik, Doktora


OKUR YORUMLARI
Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet
Siz de reklam verin