Kalın Musa / Erdil Yaşaroğlu
25/04/2009
Türk edebiyatının en kendine özgü imzalarından İhsan Oktay Anar, bir sempozyumla mercek altında. Etkinlik, kuramsal edebiyat tahlillerinin ötesinde animasyonlu, maketli, müzikli bir panayır gibi, adres Santralistanbul...
İleride, 90’lı yıllar üzerine yapılacak araştırmalarda üzerine konuşulacaklar listesinin başında kuşkusuz İhsan Oktay Anar, uzun bir maddenin sahibi olacak. Anar, ilk kitabını yazarken yıllar içinde kendisine böyle fanatik bir hayran kitlesi edineceğini düşünür müydü bilinmez, ama edebiyatı ‘Tarih Kadar Hayal, Rüya Kadar Gerçek’ başlığı altında koskoca bir sempozyuma konu oldu bile. Asık suratlı, akademik dilli, edebiyat kuramı üzerine tahlillerden ibaret olmayacak bu sempozyumda, tam aksine bir panayır havası amaçlanmış.
Sempozyum bugün Santralistanbul’da 09.30’daki Bezmara’nın müzik dinletisinin ardından Ahmet İnam ve Murat Belge’nin açış konuşmalarıyla başlayacak. Anar’ın romancılığı, yapıtları çeşitli yönleriyle edebiyatçılar, eleştirmenler tarafından masaya yatırılırken, Anar’ın metinlerini sinema diline uyarlamanın mümkün olup olmayacağı da Ezel Akay, Derviş Zaim ve Mustafa Altıoklar tarafından tartışılacak.
Sempozyumun heyecan verici taraflarından biriyse ilk kez gerçekleşecek olan üç boyutlu animasyonlar ve video-art çalışmaları.. ‘Kitab-ül Hiyel’deki üç makinenin maketleri, ‘Suskunlar’daki müzik aletleri, Amat kalyonunun ve bazı roman kahramanlarının güzergâhlarını gösteren kolajları da görme fırsatımız olacak.
Bilgi Üniversitesi’nde Türkçe dersleri veren, sempozyumun mimarı Akın Tek’te söz...
İhsan Oktay Anar’ı siz nasıl keşfettiniz?
Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı’nda okurken, bizden alt sınıflara Türkçe dersi için ‘Puslu Kıtalar Atlası’ önerildi. O zamanki ev arkadaşım kitabı okuduktan sonra ballandıra ballandıra anlattı. Akabinde okudum, çok sevdim. Edebiyatı üzerine düşünmeye başladıkça üstkurmaca fikri ilgimi çekmeye başladı. Sonra da Boğaziçi’nde Türk Dili ve Edebiyatı yükseklisans tezimi Anar’ın romanlarında üstkurmacayı inceleyerek yaptım. Onun kitapları sanki fantastik bir âlemden bahsediyormuş gibiyken, bize yaşadığımız hayatın metinselliğini, kurgusallığını hatırlatıyor. Dünyanın bir metin, hakikatin aslında kurgulanmış bir gerçek olduğunu ima ediyor. Bazı yazarlar bunu sezgileri ile buluyor.
‘Mutsuz Çocuğun Hikâyesi: Ahmet Mithat’tan İhsan Oktay Anar’a Üstkurmaca’ adlı bir çalışmanız da var. Bu çalışma neyi amaçlıyor?
Ahmet Mithat da üstkurmacanın bütün tekniklerini kullanıyor, bu yüzden onu bir üstkurmaca roman yazarı olarak ananlar var ama o hayatımızın metinsel bir kurmaca olduğunu fikrine yönelmiyor. ‘Gerçeği en iyi, en doğrudan nasıl aktarırım’ diye arıyor. İhsan Oktay Anar gibi üstkurmaca roman yazarları ise hayatın aslında metinsel, kurgusal olduğunu sezdiriyor.
Ahmet Mithat yaşadığı dönemin üstkurmacasını yazarken İhsan Oktay Anar, 20. yüzyıldan 17. yüzyıla gitme ihtiyacı duyuyor...
Ahmet Mithat da kendi çağından yüzyıllar öncesine baksaydı aynı şeyi yapar, gazeteci ya da tarihçi gözüyle anlatırdı. Anar, çok farklı bir tarih okuyucusu ama tarihçi gözüyle roman yazdığını söyleyemeyiz. İkisinin benzeşen yanları var: İkisi de oyun oynamayı çok seviyor, ayrıca romanlarının içine giriyorlar. Postmodern bütün işlerde de oyunculuk ve bulmaca kavramı çok önemli ama Ahmet Mithat’ın eserlerini bu terimle anmak olanaksız.
İhsan Oktay Anar’ın postmodern bir yazar olarak tanımlanmasının sebebi ne?
Hilmi Yavuz’un, Hulki Aktunç’un, Süreyya Evren’in yaptığı işler postmodernist olarak tanımlanabilir bu
anlamda. Sait Faik de hikâyelerinde bunu araştırmaya başlıyor aslında; mesela ‘Çarşıya İnemem’ öyküsü bu anlamda iyi bir örnek.
Sait Faik hikâyeye ‘Çarşıya inemem’ ile başlıyor, ‘Çarşıya inemem’ lafı ile bitiriyor. Bir sürü olası dünya kuruluyor ama hiçbiri tamama ermiyor. Asıl öykü, öykünün kendisi. Anar’ın postmodernliği gerçekliğe bakışında. Olası dünyalardan bahsediyor. ‘Puslu Kıtalar Atlası’nda kurulan bütün dünya, romanın sonunda yerle bir ediliyor. Klasik romanlarda tamama eren sürecin tersi. Uzun İhsan, Bünyamin ve diğerleri tamamlanma değil, eksilme yaşıyorlar. Bütün yazarların asıl derdi hakikati anlatmak. Bunun içinde yazıyor oldukları hakikati de var ve hikâyenin içine bu da giriyor. Bazı eleştirmenler şöyle görüyor: ‘Artık roman ya da hikâye, yazılacak her şey bitti. Roman da, öykü de kendisiyle oynamaya başladı’... Hayır, bu hakikatle ilgili.
İhsan Oktay’ın okuyucu profili nedir? Kentli bir okuyucu akla geliyor, öyle mi?
Tek başına değil. Evet, telefonları genelde Ankara, İstanbul ve İzmir’den aldım. Ama mesela bu sempozyuma katılmak için Kocaeli Üniversitesi’nden bir grup öğrenci de ‘Gelmek istiyoruz’ diye aradı. Yaş grubuna gelirsek de sadece üniversite öğrencileri değil. Mesela bir okuma grubu gelecek Ankara’dan; onlar da şu sıralar İhsan Oktay kitaplarını okuyup tartışıyorlarmış.
Siz de Bilgi Üniversitesi’nde Türkçe dersleri veriyorsunuz. Yeni nesil nasıl buluyor Anar’ın kitaplarını?
Liselerde hep edebiyat dönemlerinin kitapları okutulur. Bunlar da gençlere hitap eden kitaplar değildir. Biz öğrencilerimize bildikleri edebiyat kitaplarının dışında önerilerde bulunuyoruz. Sadece İhsan Oktay Anar değil, Hasan Ali Toptaş da var, başka günümüz yazarları da... Açıkçası en olumlu tepkiyi aldığım kitap da ‘Puslu Kıtalar Atlası’. Özellikle içindeki bilmece-bulmaca kısımları açığa çıkınca öğrenci çok heyecanlanıyor. “Başka kitapları var mı?” diye gelip soruyorlar. Öğrenci ilk 20 sayfayı geçebilirse, çünkü ilk sayfalarında “Arapça, Farsça yazılmış bu kitap” diye itiraz ediyor bazıları, sonra anlıyorlar ki geri kalan sayfalarda birkaç alet edevat isminden başka bilmedikleri sözcük yok.
Bir romancının merkezinde sinemadan müziğe, animasyondan çizgi romana, heykele, resme uzanan bir sempozyumla karşı karşıyayız...
Yazarın nadiren verdiği söyleşilerden birinde “Neden kendinizi bir kahraman olarak kitaplarınıza koyuyorsunuz?” diye soruyorlar. İhsan Oktay da diyor ki “Her roman bir panayır. Ben de katılmadan edemiyorum.” Sempozyumu oluştururken aklımda bu fikir vardı. Bu bir panayır olmalı. Buraya gelenler farklı farklı renkler görmeli ve eğlenmeli...
‘Arap İhsan süper kahraman gibi’
Sempozyumda Anar romanlarından esinlenilmiş animasyonlar ve maketler de sergilenecek. Punkt grubundan Arda Yalkın, Enver Tokmak ve Hande Şekerciler’e, Anar edebiyatının farklı disiplinlerdeki meyvelerini sorduk...
Arda Yalkın: Bu sergi için İhsan Oktay Anar’ın savaş makinelerinin animasyonlarını yaptık. O makineler sanal olarak da olsa çalışıyor artık. Aslında bizden istenen ilk iş, İhsan Oktay’ın yazılarıyla, bazı çizimlerinin basit animasyonlarını yapmaktı. Ama işin içine girdikçe, Akın Hoca’nın verdiği bilgilerle, Anar’ın el yazıları ve verdiği ipuçlarıyla daha fazlasını yapmak istedik. Sonunda Debbade’yi çalıştırdık, artık sanal ortamda yürüyor. Zamanında insanlar bu makineyi nasıl düşünememişler, inanılır gibi değil. Debbade suda ve karada gidiyor, hem denizaltı hem de tank. İnsan düşünmeden edemiyor: Acaba böyle bir silah Osmanlı’da olsaydı neler değişirdi tarihte? Bir de Hakan Karataş, Galip Tekin gibi çok önemli çizerler bir araya geliyor. Neler yapmışlar, çok merak ediyorum doğrusu.
Enver Tokmak: Akın Hoca’nın Ekşi Sözlük’e attığı, ‘İhsan Oktay Anar kitaplarından hareketle animasyon yapacaklar aranıyor’ duyurusunu okuduğumuzda anda talip olduk ve ‘Sonunda...’ dedik. Kendi adıma konuşayım, İhsan Oktay Anar’ın kitaplarını her okuduğumda hayalini kuruyordum sinema filmi olsa, animasyonu yapılsa nasıl olur diye; oldu...
Hande Şekerciler: İlk kez ‘Kitab-ül Hiyel’i okumuştum. Arap İhsan, Eflatun, Kubelik ve Uzun İhsan’ın maketlerini yaptım sempozyum için. Uzun İhsan ayrıca bütün kitaplarda var ve İhsan Oktay’ın da kendisi! ‘Suskunlar’da en sevdiğim karakter Eflatun, galiba yaptığım maketlere de yansıyor bu, her gören önce Eflatun’a takılıyor. Eflatun’un İstanbul’da yaptığı rutin bir yürüyüşü var; Saray tarafından geliyor, Haliç’ten karşıya geçiyor ve zamanın Galata Mevlevihanesi’nde son buluyor bu yürüyüş. O güzergâhı düşünmek heyecanlıydı doğrusu. Şöyle hissediyorum her seferinde; evet bir şehir var, tasvir de ediliyor, hayal edebiliyoruz, kahramanımız da var ama neresi? En çok Eflatun’un ellerini bitirdiğimde heyecanlandım. Arap İhsan da, Eflatun da benim için süper kahraman gibi! Özellikle Arap İhsan’ı yaparken karşımda bir Batman modeli duruyordu...