3  Temmuz 2009, Cuma

Son Güncelleme  19:53

EKLER ARŞİV
 

'Trajediler gündelik hayatta yaşanıyor'

'Trajediler gündelik hayatta yaşanıyor'

Ahmet Tulgar FOTOĞRAF: SERKAN TAYCAN

03/07/2009

Ahmet Tulgar yeni hikâye kitabı 'Birbirimize'de, yirmi üç farklı hayatı bir araya getiriyor. Tulgar: 'Gerçek trajedi zaten gündelik hayatta yaşanıyor. Büyük kahramanların başına gelen şeyler aslında gerçek trajediler değil. Bizim gibi sıradan insanların dünyayla baş etmeğe çalışmaları, bu çaba çok daha trajik'

ÖMÜR ŞAHİN (Arşivi)

Biz bu satırları okurken o çok sevdiği Bruce Sprinsteen’in turnesinin yolunu tutmuş pek çok şehirde onun şarkılarını dinliyor olacak.
Ahmet Tulgar bu kenti kısa süreliğine de olsa terk etmeden hemen önce yeni kitabı  Birbirimize’yi  konuşmak için kapısını çaldık. Tulgar daha salonundaki koltuğa oturmadan  “Bu Arthur’un resmi” diye duvardaki tabloyu işaret etti... (Kitapta yer alan ‘Arthur, Niko ve İsa Peygamber’ hikâyesindeki Arthur)
Böylece kitaptaki 23 hikayede kendi hayatından da izler olduğunu öğrenerek başladık konuşmaya.

Kitap birbirinden çok farklı karakterlerin hissettiklerini anlatıyor. Nasıl bu kadar çok kişi gibi hissediyorsunuz?
Çocukluğumda başka evleri ve insanları seyrederdim. Merakım başka insanların hayatıydı. Şurada tablosu da var. Mehmet Güleryüz oturuyordu karşımızda. Resim yapardı. Onu seyrederdim. Aslında çok mutlu bir çocukluk geçirmeme rağmen herhalde yetmeyen bir şeyler vardı kendi hayatımda. Hâlâ da izlerim. 

Ama basit bir merak değil bence bu, ne hisettiklerinin merakı... 
O öyle ileri bir noktada ki bende, siyasi açıdan bazı insanlara, bazı meslek gruplarına, bazı kişilere düşman oluyorsunuz, ama yine de affediyorsunuz. Ben siyasi olarak kime düşman olduysam edebiyatta onları affettim. Solcu biri polise sempati duymaz. Ama ben bir roman yazıyorum orada polisin ruhunu anlamaya çalışıyorum. Volkan’ın Romanı da öyleydi, bu kitapta da var öyle. Hep affetme, anlama çabası var ...

Anlaşılamadığınızı hissettiğinizden kaynaklanıyor olabilir mi? Anlaşılamayan birinin hırçınlığıyla yazıyormuşsunuz gibi...
Evet, kendimi de affettirmeye çalışıyorum. Volkan’ın Romanı’nda mesela, “Bütün sanat eserleri gibi kendisini affettirmeye çalışıyor” diye bir cümle var. Sanki sanatçı, edebiyatçı bir ürünü bunun için üretirmiş gibi geliyor bana, birilerinden af dilermiş gibi. Nereden o suçluluk kompleksi içselleşmiş bende, var mı böyle bir suçluluk kompleksi bilemiyorum ama kendimi affettirme çabası var. 

Her sınıftan insanı oldukça gerçek şekilde yazıyorsunuz ama bir tarafa kendinizi daha yakın hissediyorsunuzdur mutlaka...
His olarak edebiyatın dışında her zaman yoksullara yakınım. Zenginler beni korkutur, rahatsız eder. Ama meslek icabı, bulunduğum sosyal durum nedeniyle zenginlerle aynı sofralara oturduğum da oluyor. Dostluk yapmam da gerekiyor. Yakın hissettiğim bir şey varsa, o da güzelliğin peşinde olan insanlardır. Hayatları ne olursa olsun bir işçi, bir gay, taşrada sıkışmış bir doktor, bir polis, bir şoför kim olursa olsun... 

Bu kadar çok karakterin hissettiklerini hissetmek ‘kimim ben?’ diye sorduruyor mu zaman zaman?
Evet soruyorum, devamlı. Bir yerde bir gece klübünde, çok lüks heteroseksüellerin ağırlıklı olduğu çok güzel manzara... Orada otururken birden bire çok hoşuma gidiyor bulunduğum ortam ve bu mu acaba benim istediğim diyorum. Sonra paramın bittiğini fark ediyorum, tekrar daha az parayla takılınan yerlere dönüp “Ya ben manyak mıyım, orası ne kadar korkunç bir yerdi” diyorum. Almanya’ya gidiyorum şimdi. Orada bir kafede otururken şunu diyeceğim biliyorum: “Ben aslında burada yaşamak istiyorum.” Ama bileceğim ki, bir hafta sonra dönmek için can atacağım. Bazen bizim siyasi arkadaşların yanında kendimi son derece mutlu hissediyorum. Sonra eve dönüyorum, bir müzik çalarken “Yahu kâbus gibi bir yerdi orası” diyorum

Kitaptaki hikâyeler gündelik yaşamın politikanın ta kendisi olduğuna dair bir tat bırakıyor okurken. 
Gündelik yaşamın değişmesiyle dünyanın değişeceğine inanıyorum. Yukarıdan dayatılan büyük değişimlerle dünya değişmeyecek. Ben hayatı hem seviyorum, hem de hayatın beni kahrettiği  oluyor.  Gerçek trajedi zaten gündelik hayatta yaşanıyor. Büyük kahramanların başına gelen şeyler aslında gerçek trajediler değil. Bizim gibi sıradan insanların dünyanın bugünkü haliyle baş etmeğe çalışmaları, o çaba çok daha trajik. 

Kitapta anlatılan karşılıksız aşk yaşayan eşcinseller, kanser hastası yaşlı adam... Hep bu trajedinin örnekleri değil mi?
Evet. Bir geyi düşünün mesela. Birisinden çok hoşlanıyor. Ama o kişi ona asla yüz vermeyecek. Ne kadar zor onunla mücadele edebilmesi. Yoksul bir insan, ölmek üzere olduğunu bilen bir insan, bir süre sonra kanserden öleceğini bildiği halde hâlâ kendisi için bir şeyler üretmeye, kendisi için yemek yapmaya çalışan birinin trajedisi... Kitaptaki hikâyelerden birindeki giyinmeyi bile önemsemeyen o adam niye gece kalkıyor yemek yapıyor kendisine? Ya da başka bir hikâyede şoförle birlikte eve giden ve onunla sevişirken kendisine arkadaşımın da böyle biriyle sevişmesini istiyorum dediği çocuk ne yaptı acaba? Gerçekten o bir komplüman mıydı? Yoksa bir süre sonra sırf gey olduğu için, nasıl olsa geyler herkesle yatar diye çok sevdiği arkadaşına mı ikram edecekti onu? O nasıl baş ederdi onunla? Kabul eder miydi? 

Acılar tariflendikçe etkileri azalıyor galiba. Bence yaptığınız şey hepimizin ortak acılarını tarif etmek. Hepimize ait bütün bu acıları hissediyorsunuz...
Hissediyorum. Kızamıyorum mesela. Olmadık manzaralar canımı yakabiliyor. Yıllar önce lüks bir pizzacıda oturuyorduk. O sırada çember sakallı, çok temiz yüzlü bir adam geldi yanında da 10-11 yaşlarında gözlüklü meraklı, cin gibi bakışlı bir çocuk vardı. Orada barda raflarda rengârenk kadehler olurdu, rengârenk içkiler, çocuğun oynamak isteyeceği bir yer, oyuncaklı bir yerdi. Orada o çocuğun bakışını gördüm, göz göze geldim. Hem hayranlıkla bakıyor, hem de babasının yanına sokuluyor, etrafta kendi sosyal çevresinde göremediği insanlar şık tabaklarda şık yemekler yiyorlar. O çocuğun babasının elini tutuşu babasına sığınışı ama bir yandan da renklere hayranlıkla bakışı, inanılmaz bir şeydi. O akşam rahat edemedim. Meğerse adam matbaacıymış, yeni mönüyü basmış ve onu getirmiş. Bir yandan o babayı düşünüyorum, mutlaka çocuk da bunları gördü canı bir şey istemiş midir diye düşünüyor.
Bir gün mutlaka o babayla oğul üzerine bir şey yazacağım. 

Gündelik hayatın bu kadar trajik olması mı sizi sade yazmaya iten...
Gündelik hayatı ağdalı anlattıkları zaman sevmiyorum. Gündelik hayat yeteri kadar trajik. 

Kitabı ithaf ettiğiniz Thomas Beruhard’la da böyle bir benzerlik var herhalde...
O kitap boşuna Thomas Bernard’a ithaf edilmedi. Thomas Beruhard gündelik hayat içinde bir şey buluyor , büyük bir şiddet, öfke, kavga mücadele oluyor ama kısacık oluyor hikâyeler.
Thomas Beruhard’la başka bir benzerlik de var. O da önce gazeteci olarak çalışıyor. Avusturya’da küçük bir gazetede. Sırf yazı yazmak için gazeteci oluyor. Ve ona gerçek yetmiyor. Bir kişi öldüyse üç kişi ölmüş gibi yazıyor. Bu nedenle davalar açılıyor. Daha sonra gazeteciliği bırakıyor tamamıyla edebiyat üretmeye başlıyor. Bana da gazeteciliğim boyunca editörler çok süsleme çok hikâye gibi anlatma, dümdüz yaz haberi demişlerdir. Duygusal bir giriş olsun okur haberdeki kişiyle özdeşleşsin istedim. Perihan Mağden benim röportajlarımla Ebru Gündeş’ten bir Virginia Wolf, ünlü bir yazardan da Küçük Emrah üretiyor diye dalga geçiyordu. 

Bu kitabın başka bir önemi de eşcinsel ilişkinin ‘normal’ olarak anlatılabilmesi. Bu ne yazık ki çok az karşılaştığımız bir şey.
Sahiden bunu yadırgamıyor insanlar. İlişkinin heteroseksüelliği ya da homoseksüelliğiyle değil de daha çok olanla ilgileniyorlar. Müziğini çok sevdiğim ve otuz bir senedir dinlediğim Bruce Springsteen’in seksen yedi yılında yaptığı bir video var, aşktan bahsediyor ‘Tougher than the rest’ şarkısı. Ekrana sürekli çiftler geliyor ve poz veriyorlar. Siyah ve beyaz geliyor, yaşlılar, gençler geliyor, lezbiyen çift geliyor, iki erkek geliyor öpüşüyor. Onu şarkı içinde doğal bir insanlık durumu olarak veriyor. Bizde eşcinsel olan skandallar yaşayarak gündem oluyorsa, 60’lı yıllarda Zeki Müren gibi mini şortlar giyiyorsa, Bülent Ersoy gibi abartılı kıyafetlerle çıkıp şarkıcılık yapıyorsa ya da modacı oluyorsa bir sorun yok. Hep tanınmış bir alan var eşcinsellere. Onun içinde kaldığı zaman Türkiye toplumunun eşcinsellerle bir sorunu yok. Ne zaman ki bu bir biçimde herhangi bir yerde normalize oluyor, onu fark ettikleri anda oraya yükleniyorlar. O normal anlatım yüzden de bu kitap ben bir eşcinsel kitabıyım diye bağırmıyor.

BİRBİRİMİZE 
Ahmet Tulgar
Everest Yayınları
2009
100 sayfa
8 TL.



Kitap kategorisindeki tüm haberler »

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet