Geçmişinde altından kalkamayacağı büyüklükte bir travma olan kişinin sonraki yaşamı neye benzer?
Nuri Bilge Ceylan’ın ‘Üç Maymun’ adlı filmindeki temel sorunsal bu. Bu sorunsalı, üç kişi ve onların toplumsal konumları etrafında kurcalıyor film. Geçmişteki büyük travmayla ağır yaralı olan ruhlar, ilkinin yanında ufak çaplı kalan, ama başka bir filmde rahatlıkla ana travma olarak yer bulabilecek ve pek çok sefer de bulmuş olan daha başka travmalara fazlasıyla açık kalacak kadar edilgen ve kırılgandır. Belki büyük travmadan önce, onun yolunu açmış “öncü” travmalar da olmuştur kişilerimizin yaşamında. Filmde biz izleyicilere bu türden düşgücü egzersizleri yapmak için epey yer ayrılmış ve bu, filmi büyük kılan özelliklerden biri.
“Üç Maymun” bize geçmişlerinde dört beş yaşlarında ölü bir oğlan çocuğu bulunan üç kişinin yaşamlarından bir kesit gösteriyor. Bir aile bu: Anne, baba ve ergen oğul. Korku filmlerini andıran çok kısa sanrılar biçiminde görebildiğimiz küçük oğlan ise
belli ki ailenin ikinci oğludur ve trajik bir biçimde yitirilmiştir. Küçük oğulla ne olup bittiği gösterilmiyor bize; yalnızca diğer üç kişinin, daha sonraki yaşantılarına tanık ediliyoruz.
Anne, baba ve ergen oğul; Hacer, Eyüp ve İsmail. Hacer bir sanayi kölesi ve kutsal kitaplardaki gibi İsmail’in annesi. Ama filmdeki koca, kutsal kitaplardaki İbrahim’in yerine, Eyüp adını taşıyor. Hacer (/ hacer) oluşun, İsmail oluşun ve Eyüp oluşun farklı ve çatışmalı görünümleriyle karşı karşıyayız. Başka bir deyişle film arketiplerin yolundan gidiyor ama, bütün hat boyunca değil, kendi öyküsünün ihtiyaçlarına göre.
“Üç Maymun”, büyük travma sonucu yaşanabilecekleri epey uç noktalarına kadar götürüyor. Edilgenlik ve kırılganlık, had safhada; en ucuz “ahlaksız teklif”lerin peşinden gidecek, hatta, belki de bir suçluluk duygusuyla, kendini o ucuzlukla cezalandıracak kadar. Zaman zaman, erkekler “erkeklik” ideolojisi doğrultusunda, kadın, dişi olmak doğrultusunda olmak üzere, parlayıp hayata sarılacak gibi olmak, ama o kıvamda dikiş tutturamayıp sönmek, yeniden aşağılara düşmek. Bir an gelip, her biri kendi yaşına, cinsiyetine ve konumuna göre olmak üzere, aşağılanmanın peşinden bile gitmek...
Bütün bunlar, hemen görülebilecek ölçülerde açık değil film boyunca; hatta, kişilerimizin yaşadıklarının “dışardan görünüşü” denebilecek mesafeye çok yakın bir mesafeden anlatılıyor. Öyle ki, aradaki incecik farkı gözden kaçırıp görünüşe aldanmak işten bile değil. Hacer’in ruhen olmaktan çok ahlaken sıfırın altında gezdiği algısı öne çıkabilir örneğin, görünüşe aldanan bakışa göre.
Yönetmen ve/ ya da senarist, “Üç Maymun” için, büyük travmanın etkilerini en net çizgileriyle göstermeye elverir bir toplumsal çerçeve aramış ve bunun en uç noktalarıyla çizilebileceği bir zemini sağlayacak sınıfsal konumu bulmuş sanki: Parayla satılamazlığın ve sadakatin en önemli olduğu konumlardan biri. Öyle ki, üçünün ayrı ayrı, para karşılığı teslim oluverdiği o belirleyici ve gösterge niteliğindeki ânlar, şoför Eyüp’ün sabıkaya, Hacer’in yatağa girmeye rıza gösterdiği, İsmail’in öfkesinin söndüğü, üçünün de yerlerde sürünürcesine üç maymunları oynadıkları o ânlar, bir yapaylık duygusuna kapılmamıza yetecek ölçüde, tam o ölçüde saçmalık içeriyor. Film kişileri, karşımıza geçmiş, kendilerine konduramayacağımız işler yapıyor ve bizi gerçekten de sürekli olarak rahatsız ediyorlar. İtiyorlar düpedüz. Yoksa çekmeleri mi gerekiyordu?
Barış
Vicdani retçiler
Farklı siyasal eğilimlerden Yahudi ve Arap kadınların savaş karşıtı ortak bildirileri yayımlanıyor. Siyahlı Kadınlar ve çok sayıda İsrailli barış yanlısı kadın Filistin halkının yanında. Bence gerçek bir barış için umut varsa ancak bu sayede var: İhanetle suçlanmak pahasına verilen mücadeleler sayesinde.
Bu arada “şministim”ler, İsrailli vicdani retçiler; orduya katılmayı ve şiddet kullanmayı reddeden, işgale karşı çıkmayı sorumluluk sayan İsrailli gençler. Ailelerinden, çevrelerinden ve devletten gelen tahmin edilebilecek baskılara karşı direndikleri için cezaevine atılmışlar. Seslerinin duyurulmasını İsrail barışçılarına borçluyuz. İsrail Savunma Bakanlığı’na yüz binlerce kart gönderilip yalnız olmadığımız belirtilse gibi dileklerde bulunuyorlar.
Özellikle de bugünlerde katılınmayacak gibi değil “şministim”lerin bu dilekleri.
18 Aralık’ta on binlerce mektup gitmiş zaten... Ek bilgi ve imza kampanyası için:
http://www.december18th.org
LGBTT
Kız Şaban, Memet Abla
Yılın bitimine iki gün kala gazeteler “Diyarbakır’ın Kız Şaban’ı”nın, yakını Ali Yavuz’la birlikte öldürüldüğü haberini verdi. Kız Şaban, Memet Abla.
Ayşe Kilimci’nin “Yıldızları dinle...” adlı öyküsü “Memet Ablamı öldürdüler” diye başlar, bir yadırgıyla okunur ve zihnimizde vazgeçilmez bir yer edinen o sayılı öykülerin arasına yerleşir (“Mucize Var mıdır Memet Abla?” adlı kitabı).
Ayşe Kilimci’nin çok konuşan edebiyatı, aynı zamanda çok kişinin, bu arada çocukların, daha çok da Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu dolaylarındaki çocukların anlatıcı olduğu bir edebiyattır. Kilimci onların dilini çok iyi konuşur ve “çocuktan al haberi” sözünün hakkını vermeyi görev edinmişçesine konuşturur onları. Bir doz popüler hayat felsefesi, bir doz melodram, bir doz da eğitsellik katar anlatılarına ama, bunlar var diye terk
edemeyeceğimiz, tersine belki bir kanaldan daha çok ortaklaşabileceğimiz kadar etraflı ve zengin, Kürtlük dahil, hayatın arka bahçelerinden herkesten önce söz eden bir kavrayış sunar.
Şimdi meraktayım: Kız Şaban, Memet Abla öyküsünden haberdar mıydı?