24  Şubat 2009, Salı

Son Güncelleme  20:17

Yesun oni nenesi

   

‘Recep İvedik 2’ birincisinden daha derli toplu görünüyor. Bu sefer dikkat etmişler, kıl sürekliliğinde önemli bir sorun yok. Recep İvedik’in genelde sabit kalan top sakalı ve ortada birleşen tek parça kaş sistemi gözü fazla uğraştırmıyor. Film boyunca aynı turuncu gömleği üstünden çıkarmadığı için önemli bir vücut kılı sürekliliği tutturmak da gerekmemiş. Risk alınmamış, filmin geri kalanı da gömleğin rengiyle uyum içinde sanki, genel bir reklam filmi havası hâkim. Bu da akla şunu getiriyor; ilk filmin vahşiliğinden, tabir caizse ‘natüralizm’inden fedakârlık mı edilmiş? Hem öyle hem değil. Olay örgüsü, özellikle Recep kuzeninin reklam bürosuna avdet edene kadar, ilk filmdekinden daha mekanik; babaannesi Recep Oğlan’ı iş bulmaya yollar, Recep eczacı kalfası, pizacı, kasiyer vb. vb. olur, hiçbirinde dikiş tutturamaz. Ama aynı durum, Recep’e birinci filmde de bir yeknesaklık olan ‘orada durur komiklik yapar/ küfreder/ yer kaplar/ karşısındaki bir şey yapamaz’ komedisi yapma fırsatını daha da ezici biçimde vermiş. Bir görevle yola çıkan Keloğlan tipi masal kahramanlarının tersine, Recep’in karşısındakiyle komedi alışverişi bu filmde
daha da az, dolayısıyla daha çok ‘doğal afet’...
Bu film ilkinde de olanı sistematize etmiş, oturtmuş; Recep’in karşısında durabilen,
daha doğrusu durması istenen kimse yok. ‘Muhatap’ları silikler, kavruklar, ezikler, oynayamıyorlar ya da öyle görünüyorlar çünkü cümleleri yok, dolayısıyla kendileri de; bir tek Japon lokantasındaki kız direnecek oluyor, onun da yüzüne kusuluyor. Gülecekseniz,
filmin komedisi bu. Gülmeyecekseniz, durum şu; Recep kimseyle konuşmak istemiyor, sadece mümkün olan her biçimde patlamak istiyor. Birinci filmin ardından, Recep’in cüssesinden, aşırılığından ve filmin başarısından etkilenen bir ekol,
Recep’in ruhumuzun, sosyolojimizin ya da sosyolojik ruhumuzun bir yerlerine dokunduğunu, bunu görmekten gelmememiz gerektiğine dikkat çekmişti. Eğer bu doğruysa ve Recep, bazılarının hayranlıkla adını koymaya çalıştığı ve bu filmde kendisinin de zevkle tarif ettiği lağım patlaması gibi bir ‘id patlaması’ ise, onunla başa çıkmanın, ya da bir ilişki kurmanın tek yolu bu filmden anladığımız kadarıyla dişsiz, gözükara, aseksüel, ağzı bozuk bir nene olmak. İd’i id, lağımı lağım temizler hesabı, Recep’le başa çıkmanın tek yolunun ondan farklı bir ses tonunda daha çok bağırabilmek ve daha sıkı küfredebilmek olduğunu kanıtlıyor nene.
İyi saatte olsunların kadrolu bir elemanı, ‘Hellboy II’deki trollerden biri gibi olan Recep’in play-station’lı nenesi şahane bir buluş ama sadece bir tane var ondan, keşke daha farklı biçimlerde daha çok olsaydı. (Lokantadaki kıza şans verilseydi ya da çömez oğlana doğru dürüst bir rol yazılsaydı.) Ya da, hadi peki Recep İvedik tarzı komedi çeşitliliğe değil aşırılığa prim verdiği için ‘vadaa!’ tipi küçük küçük nineler ortalığı sarsaydı, ne bileyim. Recep’e ‘yesun oni nenesi’ diyor, sadece bir lağım patlaması olmakla yetinmeyecekse ilerki filmlerde ya Keloğlan tipi halk komedisinin gerçeğine yönelmesini ya da, mümkünse, nene bazında ‘fanki’ bir sürrealizmin hakkını vermesini diliyorum.
Bu vesileyle, en son golü nenenin attığını da neşeyle tesbit ediyoruz. Son jenerikler akarken gördüğümüz çekim aksilikleri sahnelerinden birinde kahramanımızın nenenin oturduğu çek-yatın üzerine oturur oturmaz çek-yatı çökertmesi karşısında nenenin (anladığımız kadarıyla istem ve senaryo dışı) bir hazırcevaplıkla şu mealde bir şey deyişine hayran olmamak elde değil: “Ayısın işte!” Natüralizme çare yok.

 


Kültür Sanat kategorisindeki tüm haberler »

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet