81dakikalık bu filmi güçsüz çitlerle çevrili bir bahçede ağırlamak kolay mı?
Heyecanla oturduğum masada, yıllardır dile getirdiklerimizin, binbir dereden su getirerek anlatmaya, paylaşmaya çalıştıklarımızın 81 dakikalık mükemmel bir belgesel drama örneğiyle, unutulamayacak şekilde aşikâr edilmesi karşısında uzun süre kalakalıyorum.
Orhan Eskiköy ile Özgür Doğan, Ankara Üniversitesi’nde tanışmış.
‘İki Dil Bir Bavul’dan önce de birlikte çektikleri belgeseller var.
Onları uzun Ankara gecelerinde odalarında kafa kafaya vermiş sabahlara kadar coşkulu sohbetler ederken düşünüyorum. Belki kendi ilkgençliğimi de Ankara’da yaşadığımdan.
İlk, 2001’de ‘Hayaller Kırık Ayna’yı çekmişler. Sonra üç film daha.
‘İki Dil Bir Bavul’, bir Türk öğretmenin uzak bir Kürt köyünde geçirdiği bir yılı anlatıyor. Özgür, son belgesellerine hangi dertlerden vardıklarını anlatıyor:
“Ben Muş, Vartoluyum. Türkçe bilmiyordum. Öğretmen Türkçe öğrenelim diye Kürtçe konuşmamızı yasaklamıştı. Türkçe bilmeyen dedemle ninemin yaşadığı evde bile. Ama tek kelime Türkçe bilmiyoruz ki! Kürtçe konuşunca dayak yiyorduk. O anılar canlandı işte. Kuzenimle oturduğumuz bir gün o da başından geçenleri anlattı. Kaba bir senaryo yazdık. Aslında onun anlattıklarıyla filmdekiler yüzde doksan aynı.”
Uzun süre uygun köy ve öğretmen ararlar. Bu arada yurtdışından, bir senaryo programından destek alırlar. Önce kamerasız Varto’yu çekerler. Kafalarındaki kamerayı yerleştirdikleri köyü orada bulamayıp Urfa civarında 60 köy gezerler. Aradıkları; bir Ankara gecesi anılarından, yakınlarının öykülerinden kokusunu, rengini, gökyüzünü kurdukları köyü orada bulurlar: Demirci köyü. Sıra öğretmene gelmiştir.
“İstediğimiz gibi bir karakter bulamamıştık... Siverek’e bir bakalım dedik. Öğretmen evinin bahçesinde Emre’yi gördük. Yıkılmış bir hali vardı. ‘Burada olmamam gerekiyordu’ diye düşünüyordu büyük ihtimalle. Ona önerdik. O da kabul etti.”
Belgeselin çekimi dokuz ay sürmüş. Emre’nin adımını attığı andan itibaren mutsuz ve yalnız bir yabancıya dönüştüğü toprakların her mevsimi görüyoruz.
Denizli’den, köye ilk geldiğinde İmam’a anlattığı ‘büyük apartmanlar ve her istediğini elinin altında bulduğu’ hayattan dilini bilmediği insanların yaşadığı bir çöle düşüveren Emre, temiz bir Cumhuriyet çocuğu. Her gün anasıyla telefonda konuşan, ona dert yanan, yönetmenlerin de anlattığına bakılırsa bir ara iyice içine kapanıp kimseyle iletişim kurmayan bir ana kuzusu. Yirmili yaşlarında,saçlarına özenen, titiz bir delikanlı.
Yoksul Cumhuriyetimizi temsil ediyor.
O uçsuz bucaksız ufuk karşısında o kulun tepesinde dalgalanan Türk bayrağı kadar yalnız ve yabancı.
Köy çocuklarına ilim irfan Türkçe götürmeye kararlı idealist Cumhuriyet öğretmeni olarak elinden geleni de yapıyor.
Hayatında ne sincap ne de ceviz görmüş çocuklara sincapın yediği ceviz hikâyesini okutmaya çalışırken, Kürtçe konuşan, yazan çocukları tek ayak üstünde tahtaya dikerken, günlerce elektriği gelmeyen evinde kuyudan taşıdığı suyla temizlenmeye çalışırken trajikomik bir kahraman olarak bize memleketimizin önde gelen açmazını işaret ediyor.
Yönetmenler, Emre ve çocuklara hiçbir şekilde müdahale etmemiş.
Sarsıcı bir doğallık var gördüklerinde.
Bir dağın başında Emre’nin zoruyla ‘Ne Mutlu Türküm Diyene’ diye haykıran çocukların 23 Nisan kutlaması, çocukların evlerinde akıp giden Kürtçe hayat, her şey, ama her şey, Cumhuriyet’in körlüğünü anlatıyor.
Orhan ile Özgür, bir başarı öyküsü olarak seyretmeye hazırlandığımız bu ‘idealist öğretmen’ belgeseliyle kör koşumuza sert bir çelme takıyor.
Kolonyal dünyanın periferisinden bir enstantane sunuyorlar adeta.
Yerlilerle uygar adam arasındaki iyi niyetle sıvanan çatlaktan ağır bir hüzün, koyu bir çaresizlik sızıyor.
Ama genç yönetmenler öncelikle sinemacı.
Hayatımızın kördüğümünü sakin bir dille anlatırken bana ille de Albert Camus’nün öykülerini hatırlatan bir derinlikten ses veriyorlar.
Tam da şu sıralar seyretmemiz, seyrettirmemiz gereken bir belge, filmleri.
Görmek İstemediğimiz Gerçekler - 16/6/200912:42
bu belgesel hakkında ilk bilgileri Sayın yıldırım Türker'in bu yazısından edindim.Daha sonra ise Adana Altın Koza Film Festivalinde yarışan bir film olduğunu öğrendim ama aksiliklerin peşimi bırakmaması sonucunda gösterim gününde çok yoğundum ama son tatil günümde bu filmin ödül kazandığını ve bir kez daha gösterileceğini öğrendiğimde ise ayrı bir mutlu oldum. Film inanılmaz anlamlı geldi bana, aynı toprakları paylaştığımız gerçeklerden bu kadar uzak, sağduyusuz nasıl yaşadığımızı anlamaya çalıştım o karanlık sinema salonunda. Gülüşmeler arasında bizlere yansıyan acı gerçeklerin yüreklerimiz sızlatması gerekirken bizler geçmişten süregelen bizim olmayan dertler kategorisinde tanımlıyordur bu imkansızlıkları. empati kurmak yerine bizden ne kadar uzak olduklarını düşünsekte, gerçekler bizlere o minik yavruların bizim geleceklerimiz oldugu gösteriyordu. Kısıtlı bütçesine rağmen konunun ağırlıgını beyazperdeye başarılı ile yansıtılmış bir sanat eseri oldugunu düşündüğüm " iki dil bir bavul" filmi bu seneye damgasını vuracağını umut ediyorum.
... - 3/6/200923:0
doğup büyüdüğüm topraklarda yani vartoda bunu ne yazık ki bende yaşadım.hepimiz yaşamışız bu trajikomik geçmişi.ama bunu dillendirmek sinemaya aktarmak çok harika...
iki dil bir bavul - 3/6/200913:43
bu filimin yönrtmenlerinden olan özgür dogan benim kuzenimin dayısı az çok bu filim için ugraşlarına şahit oldum çok ugraştılar ve yakında vizyona gireçek konusu ve bu konuyu işleyişi yönünden çok güzel bir filim herkeze izlemesini tavsiye ederim