Sinemada kah ciddi, derin mevzuları ele alan kah çocuksu bir hava peşinde koşan, zaten sinemamızdaki en önemli çocuk portrelerinden olan Umur’la (‘Teyzem’) ortaya çıkan Ümit Ünal ikisini birleştiriyor ve bir hırpalanmış kız çocuk portresiyle karşımıza çıkıyor. Son zamanlarda Türk sinemasının ilgisini yöneltmeyi önemsediği orta sınıf dolaylarından bir ‘ses’.
‘Ses’ filmi, akraba düğününde, çalçene bir çapkının genç ve suskun bir kızı dansa kaldırması ve lafa tutması ile çok hoş, hatta edebi tadda açılıyor. Bunun, Ünal’ın sevdiği cinsten bizden ve yabancılardan edebi esintilerle dolu farklı bir hikaye olacağını düşünüyoruz. Çağrı merkezinde (‘Başka Dilde Aşk’tan sonra ikinci!) çalışan, annesiyle yaşayan, fazlasıyla dışadönük iş arkadaşıyla kanka, patronuyla da uzaktan çocukluk arkadaşı olan genç kadın kahramanımız belli ölçüde donuk; kentli, sıradan işlerde çalışan, özel bir kimliği, rengi olmayan orta sınıfların donukluğu bu. Bu yüzden kafayı yemeye yatkın olması da inandırıcı. Belki de en ‘yakın’ arkadaşı kafasında dönüp duran, onunla konuşan ‘ses’.
Ne var ki bu ses, bu tür filmlerin iyicelerinde olduğu gibi belli aralarla gidip gelmiyor, içine girdiği zihinle gerilimli bir mesafe tutturamıyor. Çok geçmeden ‘onu yap bunu yap, sağa git sola git,’ demesinden sıkıldığımız, ‘söz, bunu da yap gideceğim’ demesine güldüğümüz, onunla da bizimle de fazlaca içli dışlı ‘biri’ olup çıkıyor- neredeyse turist rehberi. ‘Ses’ bizi bu sesle çok fazla yüz-göz etmekten kaybediyor. Kahramanla ve ortamıyla ise yeterince içli dışlı kılamamaktan. Hikayenin belki de temel zaafı da, bu tipler aracılığıyla bir çeşit eski İstanbulluluğun bir çeşit reklam ortasınıfı kisvesinde hala varolduğunu ima etmesi ama bunun içini yeterince dolduramaması. Çağrı merkezlerinde çalışıp da berhanemsi, eski, ilginç evlerde oturan, anneleri Londra’ya torun sevmeye uçan, aile albümlerinde hem Gotiksi hem alaturka sırlar gezinen, evlerinde Klimt reprodüksiyonları asılı olup geçmişlerinde de süt anneler olan bu insanlar kimler, merak ediyoruz.
Kahramanının illetini, varlığından tam da emin olamadığı bir toplumsal çevreye gereğince yanaştıramayan, ne bize ne onlara yar olan, dolayısıyla da çok ger(e)meyen bir film bu. Bu kızı tanısak, ‘hah’ diyeceğiz, ‘işte bu! bu kızlar bu yüzden deliriyorlar.’ Başroldeki kadın oyuncunun silik olmayı ya da erkek oyuncunun duygusal olmayı göze alabildiği kadar cesur ve kararlı olabilse, ‘Ses’ farklı bir film olabilirmiş. Şu haliyle laik, ruhbilimden de bihaber olmayan kentli ortasınıfın manevi içerikli, dindar korku filmlerine cevabı gibi duruyor.
Ama diğer bir küçük kız da sizi fazla sevindirmeyebilir bu hafta. Girişken ve maceracı küçük kızların en ünlüsü, en fantastiği Alice o çok kendine özgü ‘harikalar diyarı’nda, yönetmen Tim Burton’un alışıldık marifetlerine, Johnny Depp’in de son yıllardaki en ‘fevkaladenin fevkinde’ oyununa rağmen Yüzüklerin Efendisi sonrası sinemasının malum iyilerle kötüler savaşının bir neferi olmaktan ileri gidemiyor- yani bir arpa boyu yol. Bir de filmde Alice’in hayal dünyasının ‘Britanya emperyalizminin hayalgücünün sınırlarını genişletmeye yaradığı’ yolunda bir ima var ki, düz alsanız bir türlü ironik alsanız başka türlü. Tim Burton’a uzun süre fantastik konular masallar vermeseler, onun yerine Ken Loach’ın yanına çırak verseler diyesi geliyor insanın. Neyse, önümüzdeki haftalarda buralı diğer bir Gotik kızla, Büşra ile buluşuncaya kadar esen kalınız.