15  Mart 2010, Pazartesi

Son Güncelleme  10:40

Geçmiş pi gününüz kutlu olsun!

Yazı Boyutu
   

Pazartesi sabahı böyle bir yazı okumak ister misiniz, bilmiyorum ama ben yine de yazacağım.
Artık her şeyin bir ‘gün’ü var hayatta. Sigarayı bırakmanın da, AIDS duyarlığını artırmanın da, tiyatroların da, emekçi kadınların da ve pi sayısının da. Evet yanlış duymadınız, matematik derslerinden çoğumuzun hayal meyal hatırladığı pi sayısının da ‘kutlandığı’ bir uluslararası günümüz var.
Size burada oturup pi sayısıyla ilgili ukalalıklar yapacak değilim. Taa en başından beri ‘sihirli’ muamelesi yapılan bu sayının sihrini ve etrafındaki efsaneyi öğrenmek istiyorsanız, biraz da temel matematik bilgilerinizi tazelemek isterseniz size Prof. Dr. Ali Nesin’in NTV Bilim (BLM) dergisinin bu ayki sayısında yayımlanan makalelerini öneririm. Hem eğlenir hoşça vakit geçirir hem de pi sayısıyla ilgili bilgilerinizi tazelersiniz.
Ali Nesin’in bu yazıyı yazmasının nedeni de, dün çoğumuzun haberi bile olmadan kutlanıp geçilen ‘Pi Günü’ elbette.
Peki ben bu yazıyı neden yazıyorum?
Unutanlarımız varsa onlara hayatta en az siyaset, demokratikleşme, yargı reformu, Ergenekon davası, darbe girişimleri, erken seçim olasılığı, Ermenistan’la ilişkiler gibi ‘mega’ hatta ‘meta’ konular kadar önemli ve onların aksine ölümsüz başka konuların da var olduğunu hatırlatmak için.
Siyaset, üstelik de hiçbir sonuç almayı başaramayan, o yüzden de giderek hırçınlaşıp çirkinleşen siyaset dört bir yanımızı sarmış durumda. Gündemi işgal ediyor.
Oysa, geçen gün de yazdım, hayat bir yandan devam ediyor. Sabahları işimize gücümüze gidiyoruz. İşsiz olanlarımız iş arıyor veya iş bulmaktan ümidi kestiği için kendini çıkmazda hissediyor. Milyonlarca insan
o akşam sofraya yemek koyabilmenin, bir somun ekmeği paylaşabilmenin derdinde.
İnsanlar âşık oluyor bir yandan, evleniyorlar, çocuk yapıyorlar. Çocuklar büyüyor bütün o kısır siyasi çekişmelere rağmen, bazıları hastalanıyor, onların başında sabahlıyoruz.
Seviniyoruz, çok büyük mutluluklar yaşıyoruz. Üzülüyoruz, mutsuz oluyoruz. Ankara’da dar bir çevrenin meşgalelerine rağmen bizler normal bir hayat yaşıyoruz, hayat kavgası veriyoruz, gülüyoruz,
ağlıyoruz, ayrılıyoruz, birleşiyoruz, bir şarkıda gözümüz doluyor, bir başkasında ayağa fırlayıp göbek atıyoruz.
İşte bu normal hayatın normal parçaları giderek daha az yer buluyor mnanşetlerde, köşelerde.
Sıradan insanların sıradışı hikayelerini, okuyana ilham verecek veya okuyana tecrübe kazandıracak hikâyelerini daha az görüyoruz.
Bakın geçen hafta Radikal’de mükemmel bir örneği vardı. Parlamento, hükümet, muhalefet ‘Taş atan çocuk’ deyip geçiyor ama o çocuklardan birini anlattık geçen gün. Küçük Apo, olaylara karıştığı için pişmandı, polis de onu okuluna göndermişti. Okumaya, hayattan ‘yırtmaya’ kararlıydı ama mahkeme onu hapse mahkûm etti. Bir insanın hayatı daha başlamadan kaydı anlayacağınız, bir küçük hata yaptı diye.
İşte bunlara ihtiyacımız var, gerçek konulara, gerçek insanların gerçek hikâyelerine, onları tartışmaya, konuşmaya...

 


Türkiye kategorisindeki tüm haberler »

Okur Yorumları (6 Yorum)

Cocuklar - 15/3/201014:25

Sayin Berkan, Hani bir laf vardir, ölenmi yoksa öldürenmi suclu. Cogukezde ölen suclu cikar. Kazalar haric. Cocuklarin konusuna gelince, acaba bu cocuklar kimi, neyi tasliyorlar ve NEDEN tasliyorlar. Önemli olan hastalaninca ilac ve care aramak yerine, saglikli ve dengeli yasamayi secsek , zaten mesele kalmiyacak. Problemde burada zaten. Gercek Demokrasi yerlesmadigi müddetce,bunlarin cözülmeside ASLA mümkün degildir. Aklin yolu birdir.

Gerçek insanların, sloganlar ve indirgemeci bakış açılarıyla karartılmamış gerçek hikâyeleri - 15/3/201013:12

Nasreddin Hoca’da biz güler yüzlü, tatlı kaçık ve şakacı bir halk kahramanı görürüz, batılı ise bir Sufi bilgesi. Mesela Hoca’nın mahkeme başkanlığı yaptığında, her dinlediğine sen de haklısın demesi, gerçekten sadece mizah mıdır? Eğer, insanların her birine hikayesini özgürce anlatma fırsatı verecek olsak, onu dinleyecek kadar vakit ayırsak, hikayesini kendi sloganlarımız, ön yargılarımız ve birçoğu çocukluk yıllarımızdan kalan öfkelerimizle birleştirmeden duyabilmeyi başarsak, en çok kızdığımız kişilere de hak verirdik büyük olasılıkla. Şüphesiz en azından olaylara kendi bakış açımız değişir, daha sağlıklı, daha yapıcı ve daha az öfkeyle yaklaşırdık dünyada olan bitene. Yanlış yapanı, insanlara zarar vereni yine yanlış yapmış biri olarak görürdük elbette, ama bu sefer etiketler yapıştırmaz, kötülüğü büyüten biz olmazdık şüphesiz. İnsanları dil, din, ırk ve cinsiyet olarak farklı kategorilere bölmez, belli sınıflardan olanlara karşı daha hikayesini duymadan öfke beslemez, onu kendi zihnimizde bir yerlere yerleştirdiğimiz bir mutlak kötü olarak yargılamaz, bir insan olarak görebilirdik böylece. Bu bizi ve çevremizi değiştirirdi gerçekten. Cezaevlerine atılan çocuklara acıdığımız gibi, cezaevlerinde her gün işkence gören, hatta öldürülen yarım akıllılara, kendi hikayesini ön yargılılara anlatma fırsatı ve becerisi olmayanlara da acırdık o gün belki. A.B.D. hükümeti adına sınırsız casusluk yaptığı Çin hükümetinin deşifre etmesiyle ortaya çıkan en büyük canavar Google firmasına, hayatımıza dair her türlü bilgiyi kendi ellerimizle teslim eden saf ve iyi niyetli insancıklarız biz. O Google bize, tarayıcısına bir basit logo ekleyerek Pi gününü hatırlatarak hizmet ettiğinde, ona bile minnet duyabilen güzel yaratıklarız biz. Aslında böylesi bir dünyada bizim, yani temelde iyi oldukları ve acı çektikleri dışında haklarında hiçbir şeyden emin olamayacağımız biz insanların, birbirimize eziyet etmek yerine, iyilik etmeyi tercih edeceğimiz günlerin gelmesi hiç de imkansız değil.

"Pi" Gününün hatırlattıkları - 15/3/201012:23

Ben "Nesin" soyadını duydukça çocuk sevgisi ve eğitimini hatırlarım. Bize böyle insanlar lazım. Taş atan çocuklara gelince birkaş taş atmayla (ve belki bir vatandaşın camlarının kırılması, bir vatandaş veya görev yapmaya çalışan polisin kafasının yarılması gibi "ayrıntıları bir kenara bırakırsak konunun hep tek yanını almak köşe filozoflarının ortak paydasıdır. Acaba bu çocuğun anası, babası yok mudur, bu tür taş atmanın cezası olduğunu söyleyen yok mudur? Dünyaya 6-10 çocuk getirip sokağa salıverenlerin sorumluluğu yok mudur? "Fakir insanlar, ailelerini bile geçindiremiyorlar, eğitim verilemiyor" demenin de alemi yok. Bu çocukları kışkırtanlar olduğunu, hatta bunu medya'ya düşsün diye yaptıran vicdansızlar olduğunu biliyoruz, nedense onlardan bahsedilmez. Her fakir ailenin çocuğu polis veya camekan taşlamıyor. Cezanın abartılı olduğu apaçık, iki parça baklava çalan çocuğun hikayesini unutmadık. Ama cezanın faturasını hakimlere çıkarmanın da alemi yok. Hakim kanuna göre hüküm veriir, kanunu da o yapmaz. Kim yapar? Kabaca siyasiler yapar, yani bizleri idare edenler. Bazı hakimler görevlerini yaparken abartıya kaçtıklarında hatalıdırlar, çoğu defa düzeltmek imkani da vardir. Peki görevini doğru dürüst yapmayan siyasilere ne diyelim? Biliyoruz da buraya yazmıyoruz, zira hemen orasını traşlarsınız. Şu kadarını söyleyeyim: éDarbe geliyor, darbeciler var!" diye bağırırlar.

ADnet