Fikir heyecan verici; Türk sinemasının yeterince değerlendirilmemiş oyuncuları Meral Çetinkaya ve Derya Alabora ile gereğince değerlendirilmeyecekler arasına girmeye aday oyuncularından Erdem Akakçe aynı filmde...
O garip duygusal aşırılığıyla Meral Çetinkaya, çoğumuzun zihninde ‘Masumiyet’teki Uğur karakterinin aksiliğine kitlenmiş Alabora ve Akakçe bir arada kimbilir neler yaparlar! Çağan Irmak’ın oyuncu değerlendirmedeki yeteneği de malum; Kuşkan’ı, Şerif Sezer’i, Hümeyra’yı yeniden tarif eden onun filmleri.
Mucize gerçekleşememiş; ‘Karanlıktakiler’, afişinin de ‘ağzından kaçırdığı’ gibi, üç ayrı kulvarda ilerleyen, ayrı tellerden çalan üç karakterizasyonun birbiriyle ilişki kuramadığı bir film. En zararlı çıkan Meral Çetinkaya: O ilginç tedirginlik bu filmde sadece kaba saba bir ‘deli kadın’ rolünde işe koşulmuş. ‘Ara’da kazanmaya azmetmiş, garip biçimde enerjik yeni bir şehirli erkek tipini canlandıran Akakçe burada ikinci dereceden bir Zebercetliğe, bir ruhi peltekliğe mahkûm edilmiş. Filmden sadece Derya Alabora sağ salim çıkıyor. Bir tek o, üstelik rahatlıkla ‘canavar kadın’ klişesine dönüşebilecek bir rolde, ortayaş bunalımından anaçlığa kadar uzanan nüansları değerlendiren, karakterin değişim imkânını sezen bir oyunculuk gösteriyor. ‘Sezen’ diyorum, çünkü muhtemelen bunu kendi başına yapıyor, zira öbür iki rolde yönetmen ya da senaryo tarafından önerilen bir gelişme ve değişme yok. Onlara yazılan roller, daha derinde de filmin fikriyatı tek boyutlu çünkü.
‘Karanlıktakiler’in meselesi, sonunda oğulun da dayanamayıp ‘püskürttüğü’ gibi bir ‘şehir tarafından püskürtülmüş’ olma durumu. Gerçi işin içinde iş var; film bu çok çiğnenmiş ‘sosyolojik tesbit’le yetinmiyor, hikâyeye şatifilli bir seksüel boyut da katıyor. ‘Karanlıktakiler’in ‘gitti o güzelim insanlar’ mealindeki İstanbulluluk methiyesine bulaştırdığı şiddet dolu cinsel şeylerin içinden Sevim Burak’la Nahit Sırrı bir araya gelseler çıkamazlar, zaten de denemezler. (Çağan Irmak keşke harbi, karanlık porno filmler çekse, bu duyarlılık işlerini bırakıp.)
‘Karanlıktakiler’i bir ‘büyük lokma ye büyük laf etme’ filmi olarak, akraba ziyareti bölümü gibi mükemmel sahneleri ya da teyze ya da sekreter gibi yan rollerdeki oyuncularıyla hatırlayacağız. Hatırlayacaksak.
Bir hafta gecikmeyle gördüğüm ‘İçimdeki Barut’uysa içerdiği yönsüz ama garip enerjiyle hatırlayacağız, hatırlayacaksak. Filmin kurgusuyla, oyunculuğuyla, müziğiyle, ‘artist’ mizansenleri ve ara sıra da ilginç İstanbul manzaralarıyla dile getirmeye çalıştığı şey bir öfke, daha doğrusu duygusal şiddet. Sanki bir film bir şeyleri bağıra bağıra söylemeye yaramalı, bunun aracı olmalı öncelikle. Ancak böyle tarif edilecek bir damar var yeni Türk filmleri içinde. (‘Güneşi Gördüm’de bunlardandı.) Bir hassasiyetin dışavurumu olarak ilginç bu filmler. Demirkubuz ya da Ceylan olmakla ilgilenmiyorlar, ‘La Haine-Nefret’i duymamış olabilirler. Bir çeşit suyunun suyu Yılmaz Güney enerjisi ya da ‘Duvara Karşı’ fiyakası taşıyorlarsa o da doğrudan öfkeleriyle ilgili. Din-cami, sokak çocukluğu, kaybetmişlik (‘tutunamamak’ değil), çocukluk kâbusu, cinsel travma, tiner vb. bu filmlerde bir çeşit molotofkokteyli halinde mevcut. Ayrıca bunları yapanlar TV tanıtımlarına, şöhret mekanizmasına da inanıyorlar. Zaten yaptıkları film de medyanın ‘anında görüntü’ mantığına uygun- haklılar da, artık her şeyi oradan ‘seyretmiyor muyuz’? Ben de ‘Kanımdaki Barut’u, yapımcısı/ yönetmeni/ starı Haluk Piyes’in TV talk-showlarından birindeki çok acayip performansı yüzünden seyretmeye karar verdim. Bu sinemaya ‘ciddi’ kimseler yüz vermeyecek uzun süre muhtemelen, ama damar güçlenecek ve belki sinema seyircisi nezdinde daha çok itibar görecek. Kafa karışıklığı ve melodram yerini bir çeşit politizasyona da bırakabilir; Yılmaz Güney’in Çirkin Kral
günlerini hatırlayın.
"Olmuş" bir film - 9/10/200915:14
Sinema ile hiç bir teknik bilgim olmasa bile, şu kadarını söyleyebilirim ki Karanlıktakiler, Issız Adam gibi sentetik bir filmden fersah fersah ileridedir. Issız Adam gibi klişelerle dolu, içi boşaltmış, özenti ve nefessiz karakterlerden çok, ayağı yere basan ve sadece Istanbul'da değil, her şehirde karşımıza çıkabilecek karakterleri konu alıyor. Egemen ve Gülseren içimizde, her an bizler de birer "Gülseren" veya "Egemen" olabiliriz. Bu karakterlerin gerçekliğini gaddarce eleştirmek yerine daha yönlendirici eleştiriler yapılabilir. Belki Egemen ve Gülseren karakterlerinin çözümlenmesi her iki yarıda da devam edebilirdi veya Gülseren'in delirmesinin ardındaki neden ilk yarıda da seyirciye ipucu şeklinde verilebilirdi. Böylesine duyarlı ve hasas bir film için, buradan bütün film ekibine emekleri için teşekkür ederim.
"sanat filmi?!" - 9/10/20091:50
En kısa sözlerle, kötü ve tutarsız bir film olmuş. Çağan Irmağın yönetmenlik kimliğini bulamadığını gösteren ve maskesini düşüren film de dene bilir bence... Oyncuları oyun devamlılıklarını tutmakta yönetmenin işiyse,( ki öyledir de) ana kuzusu patetik karakter neden bir zihinsel engelli bir zavallı aşık durumunda?
'Bu duyarlılık işleri' - 8/10/200921:13
Yazar, Çağan Irmak'ın kimi yeteneklerinine değiniyor. Ama son tahlilde filmlerini beğenmiyor. 'Bu duyarlılık işleri' dediği yönü açmıyor yazarı, belki de gıcık oluyor bu yönüne.'Karanlıktakiler' için, oyuncuların biraradalığından beklenen(yazarın beklentisi yok, belli, tahmini/yorumu öyle) "mucize"nin gerçekleşmediği fikrinde. Derya Alabora'nın, karakterin değişim imkânını 'sezen' bir oyunculuk gösterdiğini, diğer iki oyuncudan birinin "kaba saba bir 'deli kadın' rolünde 'işe koşulduğunu' ", öbürünün "bir ruhî peltekliğe mahkûm edildiğini" söylüyor. Ya da, bu ikisi, ilkinin aksine, kendilerine "yazılan rollerin ve daha derinde de filmin fikriyatının tek boyutlu oluşu"nun mahkûmları yazara göre. " 'Gitti o güzelim insanlar' mealindeki İstanbulluluk methiyesi" ifadesi, örtüşüyor mu filmde verilmek istenen mesajla? Filmi nasıl hatırlayacağız yazara göre? 'Büyük lokma ye büyük laf etme' filmi olarak. Bir de akraba ziyareti bölümü gibi mükemmel sahneleriyle, yan rollerdeki oyuncularıyla. Tabii "hatırlayacaksak." Yazarın filmi değerlendirişi böyle. Yönetmenin duyarlığı, fikriyatı böyle olmasa ona bakışı, filmlerini değerlendirmesi daha farklı olur, diye düşünüyorum.