Geçenlerde ‘Fethullah Gülen yurduna dönebilmeli’ diye bi yazı yazdım, biliyorsunuz.
Pek tabii ki Fethullahçılar’dan ‘Çello Bursu’ alabilmek, Vietnam’daki okullarına müdüranım olabilmek, Zaman’a transfer olabilmek; ne biliim basith arzular/çıkarlar/hesaplar için yazmadım
o yazıyı. (Çıkar Gözlükleri’nden başka ekipmanı olmayanlar, ordan muhakkak, okumuş olsalar da.)
Her zamanki gibi geç bi vakit kahvaltımı ederken gasteleri okuyordum. Fethullah Gülen’le ilgili kitabın tanıtımı gibi bi yazıya rast geldim. Fotoğrafına baktım, yüzüne baktım; içim acıdı. Sızladı. Duygulandı. Dalgalandı.
Ama içim ennn çok (her zaman olduğu gibi)
Bu Topraklar’ın ikiyüzlülüğüne acıdı. “Neden dönemesin ki? Geç gelen adalet, adalet değildir” temalı DA; o yazıyı yazdım.
Almanya’nın bi yerlerinde okumam vardı. Ve de birkaç kişi (eski/yeni/vazgeçilmez: Türk Solcuları) “Nasıl yazarsınız o yazıyı? Gülen’i Nâzım’la nasıl bir tutarsınız?” diye beni sorguya çekti.
Yazımda Nâzım Hikmet’in ‘Na’sı yoktu!
Ben fikirlerimden dönmem sıkıştırılıyorum diye. “Tabii ki dönmek hakkı. Memleketi burası” dedim. Ve ekledim “Ne İsa’ya yaranabiliyoruz,
ne Musa’ya: Benim durumum hep aynı.”
Zira yazımdan sonra davul ve zurnalarla yazıyı alıntılayan Fethullahçı bir sitede (3 aşağı 5 yukarı) şu yorumu okudum: “Hocaefendi’yle ilgili bunları yazıyor diye sakın bu kadını beğenmeyin. Kanmayın! Kalkar yarın eşcinselleri savunur, vicdani reddi savunur, Kürtler’i savunur.”
Yaaa, öyle.
Ben Abdullah Öcalan’ın (nedense hiç kimsenin girmediği, çok da mühim bir mevzu) hapishane koşullarının düzeltilmesinden yanayım.
Öcalan’ın koğuşunda televizyon olsa, istediği rahatlıkta bir yatakta yatsa, daha sık görüşmecileriyle görüşebilse bundan hiç kimse HİÇBİR ŞEY kaybetmez. Ama barış kazanır, İNSANLIK KAZANIR.
‘Kendine Müslüman olmak’ diye bir deyim var biliyorsunuz Güzel Türkçemiz’de. Niye var? Zira: buralarda yalnız ve yalnız ‘kendine Müslüman olmak’ diye bir durum var feci halde.
Ben dinsiz olduğum için, böyle bir meselem yok. Kendime Müslüman değilim, olmayı da istemem.
Ama Müslümanların kendilerine değil yalnızca, cümle âleme Müslüman oldukları bir ülkede yaşamayı, harbiden isterdim.
Alın; en son (ve orantısızca büyütülmüş) Hürriyet’in sinema yazarı Ömür Gedik’in ‘köpeklere DE Ramazan çadırı’ meselesi.
Bir kere Hürriyet yazarı! Hürriyet son yıllarda öylesine laikçiliğin Ulubatlı Hasan’ı ‘rolüne soyundu’, öylesine abartılı/çarpıtılmış/şirazesinden çıkartılmış haberler, ille de manşetlerle insanların (normal insanların) sinir telleriyle oynadı ki-
Bu Yazı, bir Hürriyet yazarından gelince, bazıları ‘münasebetsizlik/densizlik’ten ziyade ‘kötü niyet’ arıyor olabilir-
Ki, hiç de haksız sayılamazlar.
Ayrıca Hürriyet’in büyük köpek-kedi sevgisi yazarı Bekir Coşkun’un insanlarımızı, AK Parti’ye oy veren vatandaşlarımızı yukardan aşağıya, sağdan sola badanalayan/horrr gören/böcekleyen yazıları da NAL GİBİ ortada. Ve de ortadan kolay kolay kalkamayacak ağırlıkta.
‘Hürriyet’ deyince- orda dur.
Hrant Dink düşmanlığını, Orhan Pamuk düşmanlığını; bir ara Sabah’ın başına geçince körükleyen Fatih Altaylı’yla birlikte; Hürriyet’in alameti farikası yılların Ermeni düşmanlığını, Azınlık düşmanlığını, ağır milliyetçi (hadi faşist demeyelim) manşet atma temayüllerini yabana atmayalım. (Atamayız da, zaten.)
Buna ‘safdillik’ denir, zira. Bırakalım ‘safdillik’ Ömür Gedik’e kalsın.
‘Köpek görünce içi sızlayan laikçi teyze’ klişesinden feci sıkıldım ben. Ama kalkıp Ramazan çadırlarında iftarını açmakta olan kalabalıkları, böyle bir ‘teşbihle’ horrr görmüş, Bekir Coşkun/Mine Kırıkkanat Çizgisi’ni bir adım öteye götürmüş oluyor musun?
Bal gibi de oluyorsun. Bunun lamı cimi yok.
Madem ‘film tanıtımcısısın’ (Gedik’ten hiç kimsenin ‘sinema eleştirmeni’ diye söz edemeyeceğini de, kabul edelim) böyle toplara, için NE kadar
köpek sevgisiyle dolu olsa da; girmeyeceksin.
Tamam: Star’ın olayı manşetlemesinde de ‘orantısız güç kullanımı’ mevcut; ama Bu Memlekette inançlıların horr görülmesi pratiğinden bana fenalıklar geldi.
HAYATIMDA BİR SABAH aşırı bir Sabah Ezanı’ndan yola çıkarak kalemlediğim (dinsiz!) yazım, Büyük Birlik Partisi tarafından (İzmir Şubesi) protestolanmama neden olduysa diyelim: vız gelip tırıs gider. Gitti. Alıştık, böyle salvolara.
Bir yazarın duruşu var, geçmişi var, yazı toplamı var. Buralarda birine hücum edilirken bunlar da kaale alınmıyor, Niyet Okunması da yapılmıyor.
Ömür Gedik’in yazısını İYİ niyetle, ARD niyetsiz, tamamen halisane hislerle yazdığına eminim. Ama Türk Baskını’ndaki en büyük sansür makinesini sürekli işleten Hürniyet Gazetesi nasıl oldu da bu İŞ KAZASI’na izin verdi?
Yine kendi duruşuma döneyim: bir dinsiz (ve fakat Allahsız değilim o da ayrı) olarak ben nasıl dinsizlik haklarıma hürmet talep ediyorsam yıllardır, Dindarlık Hakları’na da her daim hürmet duymamızın şart olduğunu düşünüyorum.
İnançlıysa; bir dine, onun kurallarına: ne güzel! Buna saygı duyarım. Hor görmem, aşağılamam, dalga geçmem, hürmetsizlik etmeyi aklımın
5 karış ötesinden bile geçirmem.
Bu Topraklar’da BAZILARI böylesine ferah fücur/sorgusuz sualsiz/her nevi dalaverelerine+denyoluklarına sonsuz bir tevekkülle kuşatılmış
yaşıyorlarsa; BU tamamen bu ülkenin Müslümanları, İnananları sayesinde oluyor.
Özellikle bu elemanların, Müslümanlar’a neden feci şekilde hürmet duymaları gerektiğini gözden geçirmelerinde sonsuz fayide
görüyorum. Hatırlatırım!
Yaşam / 31/01/2009
Yaşam / 29/01/2009
Yaşam / 27/01/2009
Yaşam / 25/01/2009
Yaşam / 22/01/2009
Yaşam / 17/01/2009
Yaşam / 15/01/2009
Yaşam / 11/01/2009
Yaşam / 10/01/2009
Yaşam / 06/01/2009
Yaşam / 04/01/2009
Yaşam / 03/01/2009
Yaşam / 01/01/2009
Yaşam / 23/12/2008
Yaşam / 21/12/2008
Yaşam / 20/12/2008
Yaşam / 18/12/2008
Yaşam / 16/12/2008
Yaşam / 14/12/2008
Yaşam / 13/12/2008