28  Ocak 2009, Çarşamba
Son Güncelleme  20:17
Ergenekon ‘masalı’
Ergenekon ‘masalı’

Ergenekon’un 11. dalgasında ilk gözaltına alınanlardan biri de Türk Metal’in Başkanı Mustafa Özbek’ti.

25/01/2009
CEM KAPTANOĞLU (Arşivi)

Ergenekon masalı, korkularımız ve kahramanlıklarımız üzerine kurulmuş bir efsanenin veya ‘resmi Cumhuriyet masalı’nın tersyüz edilmiş bir versiyonu. İnanmak kolay mı?

Çocuklar defalarca dinleyip ezberledikleri bir masalı aynı haliyle tekrar tekrar dinlemekten büyük haz alırlar. Anlatıcının masalda yaptığı küçük bir değişikliğe katlanamazlar. Hele masalda, yedi cücelerin cadı hesabına çalışan katiller olduğu gibi köklü değişiklikler yapmaya kalkışırsanız, sizi yalancılıkla suçlayıp ‘hakiki’ masalı bir solukta anlatıverirler. Çocukların, divan altlarında öcülerin, kapı arkalarında hortlakların beklediği kaygı dolu bir iç dünyaları vardır. Hep sığınacak bir kucak, tutunacak bir el ararlar. Tanıdık, bildik olanı biteviye tekrarlama, tutup bırakmama arzuları, “yabancı” olana duydukları korkudan beslenir. Çocuklar, “bizimkilerin” tamamen iyi, ötekilerin tamamen kötü olduğu, son sözü güzel ve cesur kahramanların söylediği masalları tekrarlayarak avuturlar ruhlarını. Biz yetişkinler de her masalı dinlemeye hazır değilizdir. Ezberimizdeki kadim masalın “saygın” kahramanının kötülüklerini anlatan farklı bir versiyonunu merakla dinleyip anlamaya, sorgulamaya hazır olmamız, içimizdeki çocuğun korkularıyla ne kadar başedebildiğimize bağlıdır. Hele o çocuk, cehennem zebanileri, parçalayıp yutuveren hain canavarlarla sürekli korkutulmuşsa işimiz daha da zordur.

Artık eski masalla uyunmaz
Ergenekon masalı, korkularımız ve kahramanlıklarımız üzerine kurulmuş bir efsanenin veya “resmi cumhuriyet masalı”nın tersyüz edilmiş bir versiyonu. Üzerimize boca edilen canilere, bombalara, lav silahlarına, suikast planlarına, katliamlara, darbe günlüklerine vs. bakarak devlet, ordu, iktidar, rejim ve topluma değin yeni bir anlatı kurmaya çalışıyoruz. Yerden gökten fışkıran somut verileri dikkate alarak anlatabileceğimiz yeni masal, pek çoğumuzun dinlemezse uyuyamadığı malum resmi masaldan çok farklı. “Gurur duyup” bağrımıza bastığımız “şerefli” kahramanların ortaya çıkan kötü yüzlerine bakıp, yutulup yok edilme korkularımızın veya güçlü ve “saygın isimlere” olan bağımlılığımızın derecesine göre farklı tepkiler veriyoruz. Toplumun birlik, bütünlüğünü ve Cumhuriyet’i ayakta tutan bütün değerlerin bu eski resmi masalın değişmeden kalmasına bağlı olduğuna inananlar, her şeye rağmen onu savunmaya çalışıyorlar. Onlar iyiler ve kötülerin değişmeden kaldığı masallarını sonsuza kadar dinlemek ve gerekirse zorla herkese dinletmek arzusunda. Öte yandan bu travmatik yüzleşmenin ardından, “kabak tadı” veren eski masalı dinleyerek uyumanın imkansızlığını gören geniş bir kesim ise yeni masallar dinlemek için kulak kabarttı. Toplumda şimdilik ana eğilim, korkutup uyku kaçırmayan yeni bir masal dinlemek.

Yeni masallar, masalcılar aranıyor
Devletin ideolojik aygıtlarının anlattığı resmi masalı, samimi olarak benimsemiş geniş bir kesim, “ortaya dökülen bunca şey faso fiso olamaz” diye düşünmeye ve Ergenekon masalını, merakla dinleyip sorgulamaya başladı. Başta ordu olmak üzere resmi ideolojinin kutsal yapı taşları, bu kesimin zihninde yeniden anlamlandırılıyor. Bu zor ve sancılı bir süreç, çünkü toplumlar da çocuklar gibi parçalanıp yutulmaktan veya “Irak gibi”, “Gazze gibi” olmaktan korkarlar. Düzeni, her şeye rağmen ayakta tutan “bol mühimmatlı” kahramanlar ararlar. Kadim masalın anlatıcıları bunu çok iyi bildikleri için onları korkutup ürküterek, biraz rötuşlanmış eski masala razı etmek için uğraşıyorlar. Kötüler şanslı çünkü, eski masalın kurgusunun çöktüğü, yeni masalların, masalcıların arandığı bugünlerde, halka eski masalın hakikatini anlatabilecek Türkiye solunun sesi pek duyulmuyor. Çünkü ortaya çıkan “kozmik” ve “arkeolojik” Ergenekon gerçekleri, gerçeğe dokunan yeni bir masal anlatmak isteyen herkesi kendi kadim masalını da değiştirmeye zorluyor. Bir masalı, altüst edip tekrar anlatmak, anlatıcının kendi rolüyle de yüzleşmesini ve masaldaki yerini yeniden tanımlamasını gerektirir. Masal, dinleyenin gözünde hayatı yeniden anlamlandırırken, anlatıcı bu sürecin dışında kalamaz. Ancak bu hesaplaşmadan sonra, baş kötüyü yeniden tanımlamak ve “kötünün iyisiyle” demokrasi, özgürlük, eşitlik, adalet arayışının bir döneminde gocunmadan aynı yerde olmak mümkün olabilir. Masalın değişerek sonsuza kadar süreceğini bilmek “murada erilen” değil ama umut veren bir başlangıçla bitirip anlatmaya devam etmek. 

Aydınlanmış yanlış bilinç: Sinizm
Ergenekon, şimdiye kadar, ülkemizde etkinlikleriyle ilgili en fazla belge ve kanıt ele geçirilmiş bir terör örgütü. Ancak toplumun küçümsenmeyecek bir kısmı, Ergenekon’un, baş kötü AKP’nin, “Cumhuriyet’in saygın kişi ve kurumlarına” bir komplosu olduğunda ısrarcı. Kadim devlet masalını her şeye rağmen inatla anlatmayı sürdüren, en küçük bir değişikliğe katlanamayan bu kesimin tutumunu, “yanlış bilinç”le yani resmi ideolojiye samimi sadakatleriyle açıklayabilmek mümkün değil. Marx, ideolojiyi şöyle tanımlıyor: “Bilmiyorlar ama yapıyorlar”. Yani Marx’a göre, kendi önyargılarını ve içinde yaşadığı toplumun gerçeğini algılayışındaki çarpıklığı bilmeden eyleyen, ideolojik birey, yaptığını inanarak, içtenlikle yapar. Sözünü ettiğimiz kesimin, herkesin gördüğü olgusal gerçekleri görmesine ve bilmesine karşın bilmemezlikten, görmemezlikten gelmesi, yalnızca ideolojik körlükle açıklanamaz, bu görmezlikten gelmeyi anlamamızı sağlayacak kavram, “sinizm”dir. Sloterdijk, sinizmi, ideolojinin “yanlış bilinç” şeklindeki tanımından çıkarak, “aydınlanmış yanlış bilinç” olarak tanımlıyor. Sinik, gerçekliği akılcı bir açıdan değerlendirebilir ama ulaştığı sonuçların gerektirdiğini yapmaz. Bu yüzdendir ki, sinik bir aklın karşısında, anlattığı masalın boşluklarını, tutarsızlıklarını açıklamak işe yaramaz.. Çünkü sinik, görmemek için bakar veya görür ama görmezlikten gelmek için kendince hep bir nedeni vardır. Sinik dilin en sık kullandığı kalıp “Çok iyi biliyorum... ama yine de...”dir. “Çok iyi biliyorum terörizm kötüdür, ama yine de...” “Bu silahlar çok ürkütücü ama kim bilir kimin...”, “Bunlar Susurlukçu katiller ama bu saygın isimler...” gibi. Sinikler, tüm tutarsızlığıyla karşılarında sırıtan resmi masalı doğru ve inandırıcı olduğu için benimsemezler. Onlar masalla değil, çok daha pratik bir şeyle, onun ardındaki vaatle ilgilidirler: Kan, şiddet, darbe... Her ne yolla olursa olsun hep muktedir kalmak.

CEM KAPTANOĞLU: Prof. Dr., Eskişehir Osmangazi Üni.


OKUR YORUMLARI
22/7/2009

20:13
sudaki yüz

değerli yazarımızın yazısı ve aldığı yoruma dair belki katkı olur diye bir iki satır da ben eklemeyi uygun gördüm. çünkü tasvir edilen ruh halinin psikiyatrik içeriğine hukukla "back hand" yapmak tam da o psikolojiden beklenilebilecek bir şey ve o hukuk ve psikoloji ilişkisinin içeriğine 33 kişiyi öldüren idamlık bir subayın adını o bölgedeki askeri birliğin tabelasına yazılmasının ya da güpegündüz bombalar patlatıp suçüstü yakalananların serbest bırakılmasının da sığdırabilindiğini biliyorsak önümüze alacağımız yeni konu belki de dış katmanda var olan sinizmi kendisine maskeleyen yapının ne gibi bir ruh halinde olduğunu çözümlemek olmalıdır. ne de olsa tam da şu anda hukuk cephesinde kopan patırtıyla kitleler epeyce aydınlanmış konumda. yargı aşamasındaki sanıklarla aynı fotoğrafta bulunmanın gururuyla yaşayan bir hsyk başkanının adaletinden şüphe duyanlara da hukuki bir avuntu bulunur elbet. bu zihniyete dair işin tıbbi boyutuna gelince (beden sağlığı kısmını es geçiyorum o konudaki namımız da şu sıralar normal bir insanın kafa sağlığımızı bozacak kadar saçmaladığı için cumhurbaşkanı tarafından incelenme altına alındı zaten.) ruh sağlığına bakanların tarihine şöyle bir göz gezdirmek için şu örneği vermek sanırım faydalı olacaktır. cemal dindar'ın nal kitabından aynen aktarıyorum. -buraya niye getirdiler? -hasta diye getirdiler. -hastalıgın neydi? -melankoli dediler, erken bunama dediler... -simdi nasılsın? -gecti, iyiyim. -neden musluman olmak istedin? -mektebe gitmek icin. -buna luzum var mıydı? rum olarak da gidebilirdin. -bilmiyorum. -bir arzun var mı? -taburcu olmak memlekete gitmek isterim. -reisicumhur kim? -ismet inonu. -bir muharebeye girdik mi?(ikinci cihan harbi) -girdik yunanlılarla harbettik. bu gorusmeden sonra doktor imzaları degisiyor, sorular degismiyor. iki yıl sonraki gorusmedeki -bir arzun var mı? sorusuna verdigi yanıt kısaca: -hayır. benim burada dikkatleri çekmek istediğim nokta hasta olarak nitelendirililen kişinin psikolojisi değil. devlet adına psikiyatr olarak görevlendirilen kişinin psikolojisi. bu örneği atlama taşı olarak kullanıp hemen bir başka örneğe dalarak müesses nizamla ruh halini sağaltan zihinle aramda bulunan bilim adındaki köprüyü atıyorum. james f masterson'un narsistik ve borderline kişilik bozuklukları kitabından olduğu gibi aktarıyorum. "narsistik bir hasta ise şunları aktarmaktadır. 'yaptığım iş iyi olduğu halde yönetim kurulu üst yöneticiliğe yükselmemi ret etti, çünkü çalışanlarımla ilişkilerimin zayıf olduğunu düşünüyorlardı. eşime dert yandığım zaman, o da kurulun kararını haklı buldu.kendisiyle ve çocuklarla ilişkilerimin aynı derecede kötü olduğunu söyledi.hiç anlamıyorum, bu insanların tümünden daha yetenekli olduğumu biliyorum.'" bu ikili ilişkiler bütününün çekirdeğini koruyan kabuk merkezden gelen kodlamaların dışındaki çalışma frekanslarının tamamına kapalı olduğu için baba figürünün sistem tarafından gözlerinin önünde tokatlanmasının akabinde sisteme sığınmışlardır. hep olmak istedikleri şeyin nasıl bir şey olduğunu görmek için gölün başına koşturup durmaları ondan. alınan komuta göre gidilen göl keşke serap değil, gerçek olsa da teşhis sayısı ikiden bire düşse.
27/1/2009

19:3
"Sinik" bir okuyucudan Prof. Dr. "Önyargıya"a yanıt

"Biraz kül, biraz duman, o benim işte".. Rahmetli bestekar Avni Anıl'ın bu şarkı sözünde olduğu gibi biraz "edebiyat", biraz yabancı "terim", en çok ta "önyargı"... İşte Sayın Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu'nun yukarıdaki makalesinin bütün özü, özeti bu. Bizim üniversitelerde Prof. ünvanı nasıl alınır bilmiyorum ama, üniversitelerle ilgili kesin bildiğim bir şey var sa o da , oraların pozitif bilim yuvaları olması gerektiğidir. Başta pozitif "hukuk" olmak üzere tüm pozitif bilimler, olgu ve olaylara ortak bilimsel bir mantıkla yaklaşır. Bu mantığın en belirgin niteliği "önyargısız" olmasıdır. Yani yargı inceleme, irdeleme sürecinin en sonunda yer alır. Bilimsel araştırma ve irdelemelerin birinci aşamasında ise her zaman veri toplama vardır. Bu mantık ve yaklaşım tarzı elbette pozitif "Hukuk" için de geçerlidir: Bir hukuki davada da önce delil, kanıt toplanır, ki bu davanın "Soruşturma" aşamasıdır. Sonra "mahkeme" yapılır. Yani yeni deyimle yargı süreci işletilir. "Yargı" sürecinde, yargıçlardan oluşan yargı kurulu tarafından, davanın "Soruşturma" aşamasında elde edilen delil ve kanıtlar ışığında, olayla ilgili kişilere karşı yönetilen suçlamalar ve onların savunmaları dinlenir. Olaylar ve kişiler arasında somut ve "canlı" bağlantılar kurulur. Sonuçta davalı ve davalılar hakkında geçerli yasaya göre "suç" tesbiti varsa ceza verilir, yoksa beraat ettirilirler. Normal hukuki dava bu kadar basit işler. "Ergenekon" denen davanın "yargı" süreci halen işlerken, aynı zamanda da "soruşturma" ve "koğuşturma" sürecileri de devam ediyor. Ama Sayın Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu kendi yargısını çoktan vermiş bile: Makalesinden yaptığımız alıntıları bir kez daha okuyalım: 1) "ortaya çıkan “kozmik” ve “arkeolojik” Ergenekon gerçekleri" 2) "Ergenekon, şimdiye kadar, ülkemizde etkinlikleriyle ilgili en fazla belge ve kanıt ele geçirilmiş bir terör örgütü." 3) "Sözünü ettiğimiz kesimin, herkesin gördüğü olgusal gerçekleri görmesine ve bilmesine karşın bilmemezlikten, görmemezlikten gelmesi, yalnızca ideolojik körlükle açıklanamaz." Sayın Prof. Dr. Cem Kaptanoğlu, davanın "gizli" olması gereken "soruşturma" aşamasında, yasa ve hukuka aykırı olarak TV yayınlarında "canlı" gösterilen kazılarla elde edilen tüm silah, mühimmat, kroki v.s. nin "Ergenekon" culara ait "delil ve kanıt" olduğundan o kadar emin ki, onlardan hep "Ergenekon gerçekleri" olarak bahsediyor. Sanırsınız bu davanın yargıçlarından birisi. (Kaldı ki yargıçı olsa bile, henüz hüküm verilmiş değil!). Bir bilim insanı nasıl bu kadar "önyargılı" düşüne biliyor? insanın aklı almıyor! Tek kelimeyle pes doğrusu!
ADnet
Siz de reklam verin