17  Kasım 2008, Pazartesi

Son Güncelleme  20:17

Yeşil kartın vatandaşlık rejimi

10/11/2008 06:35

Adana Valisi'nin sözleri herkesi sarstı. Sağlık güvencesinin gelir tespiti esasına dayandırılmasının getirdiği sonuçları tartışmanın sırasıdır

AZER KILIÇ (Arşivi)   /  OSMAN SAVAŞKAN (Arşivi)   /  ÇAĞRI YOLTAR (Arşivi)


“Türkiye Cumhuriyeti’nin tüm imkanlarından yararlanan, Yeşil Kart ile tedavi olup, kömür ve çeşitli kuruluşlarımızın yaptığı yardımları kullanan ailenin çocuğunun terör yandaşlarının düzenlediği mitinge katılmasına izin vermeyiz. Çocuklarına karşı yükümlülüklerini yerine getirmeyen ailelerin Yeşil Kartlarını iptal etmeye karar verdik. ”

Geçen hafta Adana Valisi'nin ağzından kaçırdığı bu sözlerle sarsıldık. Hükümet dahil birçok kesimin tepkisini çeken bu sözler aslında hiç de sıradışı olmayan bir uygulamanın anlık bir ifşasından ibaret. Vali’nin sözleri Yeşil Kartta olduğu gibi, sağlık güvencesinin gelir tespiti esasına dayandırıldığı bir sistemin beraberinde getirdiği sorunları tartışmak için iyi bir başlangıç noktası. Bu tür bir tartışma, vatandaşların sağlık hakkına eşit bir şekilde erişimlerinin sağlanması kadar, Türkiye’de vatandaşlığın deneyimlenme ve kurgulanma biçimlerinin sorgulanması bakımından da şiddetle elzem.

1992 yılında başlayan Yeşil Kart uygulaması, sosyal güvenlik sistemi dışında kalan ve hanede kişi başı geliri asgari ücretin üçte birinden az olan yoksul kesimlerin sağlık güvencesi kapsamına alınmasını amaçlıyordu. Her ne kadar Yeşil Kart toplumun önemli bir kesiminin sağlık hizmetlerine erişimi açısından önemli bir açılım getirmiş olsa da, bu güvencenin gelir tespiti şartına bağlanmış olması çok ciddi sorunları beraberinde getirdi.

Gelir tespiti uygulaması, tanımı gereği hak eden/ hak etmeyen ayrımından yola çıkması sebebiyle şüphe üzerinden işleyen bir mekanizma. Yeşil Kart vermekle yükümlü yerel kurumlar ve memurlar, başvuran kişilerin gelirlerine ilişkin “doğru” bilgilere resmi kayıtlardan ulaşmanın neredeyse imkansız olduğu düşüncesinden hareketle, bir çeşit dedektiflik sürecini devreye sokuyor. Başvurucuların “gerçek” ekonomik durumunu tespit etmek amacıyla, çoğunlukla polis veya jandarma tarafından kişinin oturduğu mahallede yürütülen soruşturmalardan muhtarların ve komşuların kapısını çalmaya ve “ev ziyareti” tabir edilen yerinde tespit uygulamalarına kadar hangi kritere göre yapıldığı belirsiz, güvenilirliği ve doğruluğu şaibeli bir dizi gayriresmi bilgi edinme faaliyeti yürütülüyor. Yeşil Kart verilmesi sürecinde toplanan ve çoğu zaman birbirleriyle çelişen tüm bu resmi ve gayri resmi bilgilerden hangisinin karar aşamasında daha belirleyici olacağı ise tamamen yerel düzeydeki karar vericilerin kişisel kanaatlerine kalıyor. Örneğin, bir kişinin Yeşil Kart alabilmesi için, o kişiye ilişkin resmi kayıtlar mı (sosyal güvence durumu, kayıtlı menkul, gayri-menkul mallar, vergi kayıtları gibi), yoksa mahalledeki komşularının söyledikleri mi, ya da polisin yaptığı araştırma sonucunda vardığı kanaat mi daha belirleyici, bunu önceden kestirebilmek mümkün değil.

Gelir tespiti şartının yarattığı böylesi bir belirsizlik ve şüphe ortamında ideolojik faktörlerin de etkili olması kaçınılmaz. Bu noktada Adana örneğinde de görüldüğü üzere devletin geleneksel “kırmızı çizgilerinin” ve kimin hak eden / “özde vatandaş”, kimin hak etmeyen / “sözde vatandaş” olduğuna dair kanaatlerin Yeşil Kart verme sürecinde belirleyici olabileceği aşikar. Adana’da polise taş atan Kürt çocukların ailelerinin Yeşil Kartı hak etmediğine kanaat getiren zihniyet, başka yerlerde Alevilerin Yeşil Kart’larının “Hristiyanlığa meylettikleri” dedikodusundan yola çıkarak iptal edilmesine, ya da iş Romanlara geldiğinde ihtiyaç tespiti kriterlerinin iyice daraltılmasına ve sadece hasta, hamile ya da çok yaşlı olanlarla sınırlanmasına karar verebiliyor.

Yeşil Kartta ve diğer sosyal yardımlarda karşılaşılan bu sorunların, gelir tespitinin daha merkezileştirilmesi ile çözülebileceğini söyleyenler var. Oysa biliyoruz ki, merkezi olarak yürütülen Şartlı Nakit Transferleri (ŞNT) uygulamasında kullanılan kriterlerin çok katı olması birçok yoksul ailenin bu yardımlardan yararlanamamasına sebep oluyor; ayrıca ŞNT’nin merkezi karar verme mekanizması yukarıda tarif ettiğimiz türde “kanaat” sorunlarını aşma konusunda da yeterli olmuyor. Bu noktada, örneğin ŞNT kapsamında 0-6 yaş arası çocuklar için verilen yardımlar hakkında halkın, bu yardımların doğum oranını arttıracağına kanaat getirmiş yetkililer tarafından kasıtlı olarak yeterince bilgilendirilmemesi veya yanlış yönlendirilmesi sıkça karşılaşılan sorunlardan biri.

Dolayısıyla, Yeşil Kart alımında karşılaşılan ve kişilerin en temel haklardan biri olan sağlık hakkına erişimlerini oldukça olumsuz bir şekilde etkileyen sorunların gelir tespitinin nasıl uygulandığına değil bizatihi kendisine ilişkin olduğunu söyleyebiliriz. Vatandaşlar arasında hak eden-etmeyen ayrımı üzerinden hiyerarşi kuran, devletin elinde yer yer popülist yer yer cezalandırıcı bir mekanizmaya dönüşebilen gelir tespitine dayalı bu tür uygulamalar, bir belirsizlik ve şüphe ortamı yaratıyor ve devletin müdahale alanını temel hak ve özgürlükler aleyhine genişletmesine imkan tanıyor.

1 Ekim’de uygulamaya konan prime dayalı zorunlu Genel Sağlık Sigortası (GSS) sistemi, Yeşil Kart’ın yukarıda anlattığımız sorunlarını daha da vahim bir boyuta taşıyor. Bu yeni GSS sistemi ile birlikte, çeşitli sebeplerle Yeşil Kart alamayan yoksullar için bir de prim ödeme zorunluluğu gündeme geliyor. Bu durumda önümüzdeki günlerde prim borcunu ödeyemeyen kişilerin bu borçlarından dolayı icraya kadar varabilecek yasal yaptırımlarla karşılaşmaları ve sağlık hizmetlerinden yararlanamamaları söz konusu olabilecek. Ayrıca, Türkiye’de 1 Ekim öncesinde Yeşil Kart da dahil hiçbir sağlık güvencesi olmamakla birlikte, prim ödeme yükümlüsü de olmayan ve nüfusun yaklaşık yüzde 30’una tekabül eden bir kesim de söz konusu. Çoğunlukla enformel işgücü piyasasında çalışan ve geliri belirsiz ve düzensiz bu kesimin GSS primlerini ödemede karşılaşacakları güçlükler de düşünüldüğünde, bizi bir kaos ortamının beklediğini söylemek yanlış olmaz. Her ne kadar sağlık hizmetlerine erişim meselesi şu anda hükümetin gündeminde yer bulamasa da, tüm bu sorunlara eşitlik ve hakkaniyet temelinde bir çözüm getirmek mümkün ve gerekli. Bunun yolu ise prim koşuluna ya da devletin sopalı şefkatine bağlı olmayan, artan oranlı bir gelir vergisi sistemi ile finanse edilen, evrensel bir sağlık sisteminin oluşturulmasıdır. Sağlığı tüm vatandaşların eşit bir şekilde erişebilecekleri bir hak olarak kurgulamak ve bunun için örgütlü bir şekilde mücadele etmek aynı zamanda toplumsal adaletin sağlanması ve temel hak ve özgürlüklerin güvenceye alınmasının da önkoşullarından biridir.


Azer Kılıç, Osman Savaşkan, Çağrı Yoltar: Boğaziçi Üniversitesi Sosyal Politika Forumu, Araştırma Asistanları




Tartışı-Yorum kategorisindeki tüm haberler »

Okur Yorumları (10 Yorum)

sosyal devlet - 23/12/200815:33

sosyal devlet vatandaşlarının yaşamlarını daha iyi sürdürebilmelerini yaşam kalitelerini artırmak için sosyal ekonomik kültürel vb alanlarda anayasaya uygun olarak gerekli düzenlemeleri yapar ve gerekli önlemleri alır bunu yaparken o insanların dini inancına etnik kökenine bakmaz tc vatandaşı olması yeterlidir kapitalist sistemde serbest piyasa ekonomisi işleyişi doloyısyla ekonomik hayata pek müdahele etmesede sınıflar arası çıkar çatışmalarında sermayeden yana taraf olabilmektedir yaşanan işsizlik ve rekabet işçi ücretlerindeki yetersizlikler uluslar arası factörler zenginle yoksul arasında açılan makas sosyal devletin önemini dahada ortaya koymuştur devletin yasaları kurumları vardır sosyal hakların sosyal devlet tarafından verilmesi asla bir şantaj yada önleme aracı olarak kullanılmaz sosyal haklar anayasayla güvence altına alınmıştır egitım saglık gıda yaşam hakkı gibi

YEŞİL KART BAHANE! YEŞİL KARTLILAR(!) ŞAHANE - 12/12/200817:52

Tüm yeşilkartlıların tüm özellikleri baştan aşağı incelenmeli.Bundan önce, tc kimlik no iyice hayata geçirilmeli, her yurttaşın tüm ekonomik hareketleri tc kimlik nosuna işlenmeli. Bir insanın doğduğu, hatta öldüğü bile tc nosundan anlaşılmalı ki, şurada şu malı, burada bu taşınmazı, şurada şu taşınırı, şu bankada şu kadar parası, şu kuyumcudan şu kadar tane altın almış gibi bilgiler tc kimlik nodan anlaşılmalı. Bakın o zaman mercedesli, bağ evi'li, bilmem nelikimselerin yeşil kartı oluyor mu!

Nerem doğru ki... - 11/12/20086:55

Önce bu yazının 10 Kasımda mı, 10 Aralıkta mı yayınlandıpına karar verip, üstündeki tarihi düzeltelim. Mevcut koşullar arasında doğru olanı aramak, temel olarak işleyen, makul düzeyde de aksaklığa sahip olan bir sistemi düzeltmek, ince ayar yapmak için elbette kabul edilebilir bir yöntem. Ancak, baştan aşağı dökülen bir sistemde de aynı şeyi yapmaya başladığınız zaman, insanlarla dalga geçiyormuşsunuz gibi bir izlenim doğuyor ki, günümüzde durum, budur. Ekonominin yarısından fazlasının kayıt dışında olduğu bir ülkede, kimin fakir kimin zengin olduğunu bilemezsiniz. Biliyorum derseniz, yalancısınız demektir. Sağlığı, yeşil kartı filan bir yana bırakın, bütün enerjinizi ekonominin tamamını 1 sene içinde kayıt altına almak için harcayın. 1 sene içinde 1 milyon kişi hastalanıp ölse büyük bir kayıp değil. Ama ekonominin kayıp olan kısmını 1 sene içinde kayıt altına almak, ÇOOOOOK büyük bir kazanç. Kalan 69 milyon kişinin hakkını teslim etmekten bahsediyorum, eğer anlayan çıkarsa. Tedavinin başlangıcı, teşhisin doğru konması değil, hastanın bende bir hastalık var diyerek doktor aramasıdır. Bizde tedavi bu yüzden gerçekleşmiyor galiba. Biz hep bize önerilen tedavilere uygun hastalıklar taşıdığımıza inanıyoruz. Bu tedavilerin hiç bir işe yaramadığını ben 50 yıldır görüyorum. Ya siz?

ADnet