24/01/2009 02:09
Nedense bu mapustan çıkan solcular hep büyük şehirden uzak bir yere giderler; orada bir kızla karşılaşırlar; mutsuz bir aşk yaşarlar vs
BARIŞ YILDIRIM (Arşivi)
O kadar az anlatılıyor ki öykülerimiz, kim ve nasıl anlatırsa anlatsın, gereğinden cömert bir hoşgörü göstermeye hazırız. 19 Aralık katliamının 8. yıldönümünde gösterime giren, yönetmeni Özcan Alper'in ödül törenlerinde sözünü sakınmayan konuşmalar yaptığı, aldığı ödülü Engin Çeber'in annesine ithaf etmek gibi son derece duyarlı tutumlarına vesile olan bir film olarak Sonbahar, bu hoşgörüden epey nasiplendi. Alper'in duyarlılığına, hiç kimsenin el atmak istemediği konuları işliyor olmasına vb. alkış tutmak kolay ve fakat yararsız olurdu. Bizim öykülerimiz anlatılmalı evet, fakat bundan da önemlisi, iyi anlatılmalı. Sonbahar, öyküsünü pek çok bakımdan iyi anlatamayan bir film.
Özcan Alper yenilgi filmi yapmadığı noktasını çok vurguluyor. Oysa ortaya çıkan ürün, '80 sonrasının Ses, Sen Türkülerini Söyle vs. türünden mapustan çıkan yılgın, yorgun, ezik, mutsuz solcu tipini konu alan filmlerinin hık demiş burnundan düşmüş. Adı bile Sonbahar! Nedense bu mapustan çıkan solcular hep büyük şehirden uzak bir yere giderler; orada bir kızla karşılaşırlar; mutsuz bir aşk yaşarlar vs. Son derece yalnızdırlar, mutsuzdurlar, çevreleriyle iletişim kuramazlar. Ha bir de yakışıklıca olurlar; 80 sonrası Tarık Akan'dan, Kadir İnanır'dan aşağısı kurtarmazdı ama Onur Saylak'ın da yeterince "kuul" bir havası var.
Alper'in filminde bu klişelere ek olarak Karadeniz'in harika doğası var; bir kısmı halktan kimseler olan oyuncuların yapaylıktan uzak oyunculukları var (ki bu öyle kolay bir şey değil); öğrenci eylemleri, hapishane katliamları gibi pek dokunulmayan bazı siyasi konularla Hemşin cenazeleri, ev gezmeleri gibi yine az işlenmiş fakat turistik konular var, ama başkaca da pek bir şey yok.
Öncelikle öykü yok. Filmin gövdesinin önemli bir kısmını, adeta bir slayt gösterisi gibi izlediğimiz çeşitli Karadeniz manzaraları ve yerli yersiz giren "toplumsal olay" görüntüleri oluşturuyor. Öyküden bütünüyle arınmış dramatik bir tür olacağını sanmıyorum, ama öyküye dayanmayan dramatik türlerin de dayanacak başka bir yer bulması gerekir. Ne yazık ki Hopa manzaraları yeterince sağlam bir dramatik zemin sayılmaz! "Yusuf hapisten çıkar, köy ve kasaba çevresinde cenaze, gezi, konu komşu ziyareti gibi bir takım etkinliklere katılır, bir fahişeye âşık olur, kız ülkesine geri döner, Yusuf ölür ya da ölmek üzeredir…" falan diye giden çizgi bir öykü oluşturmuyor.
Karakter derinliği bunu bir yere kadar ikame edebilirdi. Ancak Yusuf, yukarıda bahsettiğimiz "yenilmiş solcu" prototipinin gayet ilkel bir örneği. Seyirciye onu sevdirmek için bir takım klişelerden yararlanılıyor: Köyden bir çocuğa matematik çalıştırıyor, sonra bisiklet alıyor; arkadaşının "ısmarladığı" fahişeyle yatmıyor ve ondan daha "başka" bir şey istiyor; kendi kendine satranç oynuyor –ki bundan çok yalnız olduğunu anlıyoruz– vs. Bunun dışında tam bir "kazma." Devrimciler Yusuf gibi olsaydı halktan sempati talep etmeye pek az hakları olurdu. Annesi dâhil kimseyle doğru dürüst bir iletişime girmeyen; ideallerine, çektiklerine dair sorulara ya umursamaz kalan ya da cevabı acı acı bakmaktan ibaret olan; öyle ki bu ilgisiz, asosyal vb. haline çevresindekilerin "N'apsın çocuk, 10 yıl hapis yattı" falan diye açıklama getirmeye çalıştığı biri. Tamam, anladık, çok acı şeyler yaşamış. Ama devrimciler tam da bu çok acı şeyleri yaşarken ve yaşadıktan sonra, onları niçin yaşadıklarını çok iyi bildikleri için, umutlu, direngen ve iyimser kalabilen kişilerdir.
Özcan Alper istediği kadar "her şey bitti demek istemedim" desin, Yusuf yenilmiş bir tip. Aslında sorun Yusuf'ta değil elbette, yönetmende. Alper'in çeşitli açıklamalarında yenilgi ruh hali çok açık: "Evet bazen yenilirsin ama bu yenilgi kaybetmek anlamına gelmez." Nasıl yani?.. "Ben sana bekar demedim, evlenmemiş erkek dedim" de diyebilirdi Alper. Sözcüklerle oynamanın zevahiri kurtaramadığının o da farkında, toparlamaya çalışıyor: "Ben de çok 'her şey bitti' demek istemedim ama bir taraftan da realite bu." Allah allah! "Her şey bitti" demek istememiş, daha doğrusu "çok" demek istememiş. Ama realite de buymuş: E, her şey bitmiş yani! Ama Alper, "iyimserlik bende kalsın" diye düşündüğünden herhalde, realiteyi bize "çok" söylemek istemiyor. Ama güzel şeyler de var! "Sovyetler yıkıldığı halde insanlar hala sosyalizm için mücadele ediyor ve güzel olan da bu." Geldik işte o (hocam Erkan Ergin'den ödünç alacak olursam) "köpek sever gibi devrimci sevme" noktasına. Aslında yenilmişler, her şey bitmiş, hedefleri de pek matah değilmiş ("reel sosyalizm de mutlaka sorgulanmalı"!) ama işte iyi niyetli insanlar oldukları için, çok acı çektikleri için, e biz de pek yüce gönüllü olduğumuz için, onları seveceğiz.
Ayrıca bu "reel sosyalizm sorgulaması" meselesi de pek eğlenceli. Sosyalizm sonrası dönemde fahişe olan kadınları örnek vererek "reel sosyalizm eleştirisi" yapmayı kahve köşesi muhabbetlerinde kaldı sanırdık! Reel sosyalizmi falan değil de "reel devrimciliği" pek güzel "eleştirmiş" Özcan Alper. "Oturur gençliğinizi eylemlerle, hapishanelerle falan heba ederseniz sonuçta tükenmiş bir vücut ve psikolojiyle, ha belki bir de iyi şeyler yapmış olmanın zerrece huzur vermeyen huzuruyla, yalnız, mutsuz ve de umutsuz kalakalırsınız" mesajı çok iyi geçiyor seyirciye.
Alper'in röportajlarında yaptığı şeyi filmin kendisinde de sık sık görüyoruz. Alabildiğine umutsuz bir manzara çizip aralara "ama umutlu olmak lazım" mesajları serpiştiriliyor. Mesela, Yusuf'un arkadaşlarından biri, "N'apalım bizim de hayatımız biraz boşa gitti" minvalinde konuştuktan sonra ekliyor: "Ama hiçbir şey boşa değildi!" Çevresine mutsuzluk saçan bir tipi (o kadar mutsuzluk saçıyor ki etrafına, sevgilisi arkadaşıyla gayet şen şakrakken, onu görür görmez suratı asılıyor!) intiharvari bir araba sürme ve uçurum kıyısında çığlık atma sekansında gösterdikten sonra Vanya Dayı'nın meşhur cümlelerini dinliyoruz: "Yaşayacağız Vanya Dayı … ve … parlak, güzel, sevimli bir hayata kavuşacağız." Bunca umutsuzluktan sonra bu eğreti umut cümleleri olsa olsa idam sehpasındaki Temel'in "Bu bana ders olsun," demesi gibi duruyor.
Film sık sık mantığı zorluyor. Elka'nın Gürcistan'la telefona kart takmadan konuşması, Yusuf'un yattığı battaniyeyi yağmur altında bırakıp eve koşması falan gibi küçük ve eğlenceli hatalardan bahsetmiyorum. Mesela Yusuf'un ne olduğu bellisiz efsanevi bir hastalığı var. Öksürüyor, tamam, başka da bir şey yok. Eski Yeşilçam filmlerinde kan tükürürlerdi hiç olmazsa. Adam 21. yüzyılda muhtemelen tüberkülozdan ya da başka bir solunum yolu hastalığından ölüyor! Bu adam niye doktora gitmiyor yahu? Doktora gitmediği gibi karlarda yuvarlanmak, deniz kenarında ıslanmak, kamyonet sırtında yağmur altında gitmek, içki, sigara vs. gibi her tür zararlı davranışla haşır neşir. Bence bildiğin aymaz bu çocuk, ama hadi depresyonda diyelim. Niye? Mapusta yattı diye mi? Hapis yattığı için mutsuz olanlar neden hapis yattıklarını bilmeyenlerdir; yaptıklarından pişman olanlardır. E olabilir, Yusuf da böyle bir pişman kişi olabilir, birileri de onun öyküsünü anlatmayı seçmiş olabilir; ama bize bu hikâyeyi 19 Aralık, ölüm orucu, 90'ların devrimci eylemleri vs.nin hikayesi olarak yutturmayınız lütfen.
Özcan Alper için en sık getirilen övgülerden biri "ajitatif olacak bir konuyu ajitasyondan uzak kalarak işlemeyi başarması". Alper de bununla pek övünüyor. Valla bu, ajitasyonu ne sandığınızla ilgili bir şey. Islıkla çalınan güzel bir marş eşliğinde araya giren o eylem görüntülerini saymazsak sosyalist bir ajitasyonu yok Alper'in, ama yılgınlık konusunda gayet ajitatif ve hatta propagandif bir başarısı var. "Sonuçta her şeyden önce bir sanat ortaya koymak gibi bir çabam vardı," diyor Alper. Belli ki bunu söylerken aklında politika, ajitasyon, propaganda, halk, devrim gibi şeyleri bir yana, sanatı (o yüce, başı göklerde, her türlü toplumsallıktan uzak şeyi) onun karşısına koyan harcıalem çapsızlıktaki sanat anlayışının izleri var. Bu onu, ajitasyonu tersten yapma durumundan kurtarmıyor ama.
Çünkü apolitiklik fena halde politik bir şeydir ve egemenin politikasına yedeklenir. Üreticileri ister iyi ister kötü niyetli olsunlar… Sonbahar, 80 sonrasının yenilgi edebiyatına "kansız" darbemiz 28 Şubat ile onun "kan" kısmı olan 19 Aralık sonrası dönemden yedekleniyor. Ha, ayrıca sinematografik olarak son derece tekdüze, seyirciyi hiç şaşırtmayan (ki galiba her iyi sanat eserinin başat niteliğidir alımlayıcısını şu ya da bu şekilde şaşırtmak), öykü, kurgu ve çekim hatalarıyla dolu bir film. Ama tüm bunlar filmin çekirdeğinde olan yılgın ruh halinden daha önemsiz. "Solcu" olmak, sosyalistlerle ilgili bir film yapmak, duyarlılıklarını korumak hiçbir şeye yetmiyor ne yazık ki. Sanat anlayışınız burjuvazinin sanat anlayışıysa, ürününüzün ona hizmet etmesi pek mümkün. Siz kim olursanız olun, niyetiniz ne olursa olsun.
Doğru söze ne denir? - 31/1/200913:29
Bu zamana kadar insanların adlarına ağzına dahi almaya cesaret edemedikleri,yanlız bir o kadar sempatik buldukları devrimcileri günümüzde yapılan bütün filmlerde umutsuz,mutsuz ya da neyi niçin yaptığını bilmeyen insanlar olarak aktarılması insanlara bu şekilde tanıtılması bırakın 80'lere haksızlık yapılmasını,19 aralık katliamları ya da 99 ölüm oruçları ve daha sayamadığım bi çok olayın insanlara farklı yansıtılması yeni nesilin çoğu şeyi yanlış yorumlamasına,hatta korkudan(bak devrimcilere ne yapıyorlar)yorumlayamamasına neden oluyor.Bu yüzden çevremizde o kadar çok,sistem içerisinde yanlızlaşmış bencilleşmiş,paylaşımdan,emekten bihaber insanlar var ve hala da yetişiyor..Biz onurlu yaşamımıza mücadelemize sahip çıkmazsak,kendimizi anlatmayı beceremezsek,dilin kemiği yok ,bizi istedikleri gibi anlatırlar..Hatta bu anlatanlar maalesef içimizden umutsuzluğu ,yenilgiyi olabildiğince yaşamış insanlardan çıkar ki nitekim o da umutsuzluk yayar...
Katılıyorum. - 29/1/200922:40
Tabiki daha farklı biçimde de anlatılabilirdi. Size bu konuda katılmıyorum değil ama Her film başka bir açıdan yakalayacak sonuçta bu olayları birkaçı eğlendirerek bişeyler anlatmaya çalışsa da sonu hep hüzünle biten hikayeler ama bu olayların özü bu kimse bu insanların yaşadıklarından dolayı üzülmediklerini inkar edemez . Sizinde dediğiniz gibi birkaç sahne dışında pek görüntü yer almıyor .Haa benim gençliğe bilgi veriş şekli dememe gelince ben bu olayı hiç duymamış hiç haberi olmayan ‘konusu ne ?’ dediklerinde ’19 aralık katliamını yaşayan birinin özgürlüğüne kavuştuktan sonraki ruh halini anlatıyor ‘ dediğimde ’19 Aralıkta ne olmuş kı ‘ diyen gençlerden bahsediyorum .yani ‘BİRAZ’ bilen insanlardan değil.(sonuçta yurt arkadaşlarını kendin seçemiyorsun )
Barışa katılıyorum.. - 28/1/200917:43
Eleştiri yerinde ve barış'ın sağlam bir mantığı var.Konuya hakim olduğu hemen anlaşılıyor.Bu sinemacıların hiçmi devrimci tanıdığı olmamış,ya bunalımlı yada son derece mekanik tipler yaratıyorlar.Sanki böyle bir gelenek var.Sinan Çetinin Prenses'ini dayanamamış yuhlamıştım.İlk odur.Soğudum ve konusunun benzer olduğunu duyduğum bu türden filmlere gitmiyorum.Teşekkürler Barış..