17/02/2009 10:03
Kate Hudson’la Anne Hathaway’in oynadığı ‘Gelin Savaşları’, kadınların, ne kadar tahsilli olup ayakları üstünde dursa da evlilik için icabında savaştığını anlatıyor
ERMAN ATA UNCU (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Bu hafta gösterime giren Bride Wars/Gelin Savaşları’nın (yönetmen Gary Winick) bir tezi var gibi. “Gibi” çünkü filmin eleştirilerinde hikâyede sık sık bu unsurun öne çıkarıldığı yazılıyor. O unsur da Gelin Savaşları’nın kadınları evlilik delisi gibi gösterdiğine dair kabul.
Öyle ki eleştirilere kulak verecek olursak Gelin Savaşları’nın kadın kahramanları kariyerlerinde ne kadar ilerlerse ilerlesinler, tek başlarına ayakta durma güçlerini ne kadar kazanırlarsa kazansınlar, hayatlarını evliliğe odaklamışlar. Hatta hayallerindeki düğün tehlikeye girince en yakın arkadaşlarını başdüşmanları bile ilan edebiliyorlar.
Gelin Savaşları’nda Anne Hathaway, halim selim bir öğretmen. Küçüklükten beri en yakın arkadaşı olan Kate Hudson ise cevval bir avukat. İkisi de düğünlerini, Sex and the City’den aşina olduğumuz Plaza Otel’de yapmak istiyor. Ama olmazsa olmaz bir karışıklık; iki gelin adayının düğünü aynı güne denk geliyor. Ve haliyle iki genç kadın tüm cazgırlıklarını konuşturdukları bir kavgaya tutuşuyor.
Nedir bu romantik komedilerin genç kadınları evlendirme tutkusu diye sorarsanız, işi tersinden ele alan örneklere de bir bakmanızı öneririz. Akla hemen Muriel’s Wedding/Muriel’in Düğünü geliyor. P.J. Hogan imzalı bu Avustralya romantik komedisi, aşkı da, evliliği de boşlayan bir finalle son bulduğunda nice seyirci derin bir oh çekmiş, karakterle özdeşleşmenin doruğunu yaşamıştı.
Malum özdeşleşme romantik komedilerin seyircisiyle ilişkisinin temeli. Yoksa bir aralar sokaklarda Meg Ryan saç kesimli yüzlerce kadın görmezdik muhtemelen. Ama bu özdeşleşme, akla bir soru getiriyor. Kadın seyirciler niye hesapta kendilerini evlilik delisi gibi gösteren romantik komedileri böylesine sahipleniyorlar?
Aslında “kadınlar” gibi homojen bir izleyici kitlesi belirleyip onun üzerinden tespitlerde bulunmak pek akıl kârı değil. Ama romantik komedilerin kadın hayranlarının bolluğu ve bu filmlerde kadın karakterlerin evliliğe bu kadar odaklanıyor olmaları ilk bakışta çelişkili bir manzara sunuyor gibi. İnsanın bakmaktan, kendini alamayacağı, kategorileri aşma fırsatı sunan bir çelişkiler yumağı...
Sex and the City’yi sevmek Azer Binnet “Sex and the City’yi seven feminist” (Radikal İki, 29.06.2008) yazısıyla bu çelişkiyi başlığa taşımıştı. Hem Sex and the City’yi sevip hem de nasıl feminist olunabileceğini kendi hikâyesinden örnek vererek açıklamıştı. “Sex and the City’yi sevip de feminist olduğunu savunmak bir çelişki gibi görünür. Benim gibilerinin yaptığı feminizmi ‘bu benim hayatım ve benim vücudum, istediğimi yapmakta özgürüm’ şeklinde anlayanlar olduğu kadar, benim özgürlüğü ‘erkekleri kendi yarışlarında yenmek’ olarak algıladığımı düşünenler de olur. Ama ben derim ki, bana ve Sex and the City’ye daha yakından bakın.”
Belki Gelin Savaşları, Sex and the City gibi daha yakından baktıkça katman katman açılacak incelikli bir yapım değil. My Best Friend’s Wedding/En İyi Arkadaşım Evleniyor gibi evlilik konulu bir romantik komedi klasiğindeki mizahtan da yoksun. Ama yine de hikâyesine üstünkörü bakıp onu kadınları evlilik delisi gibi gösterdiğini iddia etmenin âlemi yok. En başta filmin, Kate Hudson ve Anne Hathaway gibi iki kadın yıldızın gücüne güvenmesi. İkincisi, hayalindeki düğünleri yapabilmenin, iki karakterin erkeklere rağmen ulaşmaya çalıştığı bir hedef olması. Daha da derinlere baktıkça esmer Anne Hathaway ile sarışın Kate Hudson arasında ucu Mulholland Drive’a kadar götürülebilecek bir lezbiyen tutkunun titreşimlerini hisseden çıkabilir. Belki bu son seçenek, romantik komediden alınan hazzı rasyonelleştirmek için analizi abartmaktan başka bir şey değil. Sonuçta her şey, seyirciyle perde arasındaki ilişkiyi ne kadar komplike kabul ettiğinize bağlı. Ama Kate Hudson ile Anne Hathaway’in bir düğün için didiştikleri türlü sahne farklı okumalara açık. Zaten filmin odağında iki kadın var. Ve onların seyirciyle kurduğu bağ, türün sınırlandırmalarını da aşar, erkek zihniyetinin niyetini de.