24/03/2009 09:15
Mickey Rourke, 'Şampiyon'da kendisi gibi en parlak günlerini geride bırakmış Randy ‘The Ram’ Robinson'ı canlandırıyor. Ancak ‘The Ram’ın geçen yıllara inat, mükemmel bir fizikle onu oynayan Rourke’unki gibi bir geri dönüşü söz konusu değil
SEVİN OKYAY (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
'BİT RİNGİ'NE YAĞMUR YAĞDI...UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Mickey Rourke’un dönüş filmi ‘The Wrestler / Şampiyon’, onun gibi, en parlak günlerini geride bırakmış birinin hikâyesini anlatıyor. Randy ‘The Ram’ Robinson, düşmüş bir şampiyon. 20 yıl boyunca pankreas ringlerinde boy göstermiş. Ama artık koskoca salonları ağzına kadar doldurduğu parlak günlerinden çok uzakta. Bazen tek tük seyircinin önünde, yerel jimnastik salonlarında, kendi gibi eski güzel günlere hasret meslektaşlarıyla ringe çıkıyor. Onları izleyenlerin sempatisini toplamak için, sakladığı bir jiletle alnını kesip şakır şakır kanatıyor.
Olsun varsın, bunlar onun en sevdiği saatler. Artık ondan elini çekmiş olan mesleği, tek tesellisi. Fazla para da kazanamıyor gerçi, filmin başında kirasını ödeyemediği için treylerini kaybettiğini görüyoruz. Gene de en iyisi, işinden medet ummak. Sağlığı bozulmuş olsa da, bu yüzden başkalarıyla ilişki kuramamış olsa da, ‘The Ram’ olarak kalabilmenin tek yolu bu. Zaten özel hayatında da kayda değer bir şey yok. Yıllarca aramadığı kızı Stephanie (Evan Rachel Wood) ondan uzaklaşmış, ilgi duyduğu striptizci Cassidy (Oscar adayı Marisa Tomei) ile ise dost kalmayı tercih ediyor.
Pankreasın baştan aşağı sahtekârlık olduğu hep söylenmiştir. Sinema ise, malum, bir hayal âleminin yansımasıdır. Oysa gerçeği ‘mış’ gibi yapmaktan ayıran çizgi o kadar da net değildir belki. Robin Ramsinski, nefret ettiği asıl adını kullanmıyor olabilir. Meslek hayatı boyunca stereoidlere de esir düşmüştür, bütün meslektaşları gibi, bu yüzden sağlığını tehlikeye atmıştır. Hatta olur a, belki o lepiska saçlar bile sarı değildir (Bunu ben akıl etmedim, şüpheci ve yabancı bir meslektaş düşünmüş). Ama bütün bu ‘sahte’ özellikler, bir araya gelince gerçek bir pankreasçı oluşturur. Pankreasın gerçeği ise, bazı sporcuların ötekilerden üstün olması ve onları yenmesidir. Yani, bütün sahtecilikler üst üste gelse de, ortaya gene gerçek bir şampiyon çıkabilir.
Randy ‘The Ram’ Robinson da gerçek bir şampiyon. Geçen yıllara inat, mükemmel bir fizikle onu oynayan Mickey Rourke gibi.
Ancak ‘The Ram’ için, Rourke’unki gibi bir geri dönüş söz konusu değil. Malum, Rourke bu filmle Oscar adaylığına kadar varan bir başarı kazandı, pek çok ödül aldı. Hatta ben son ana kadar, onun performansı sanki Akademi’nin daha fazla hoşuna giden bir oyunculuğun temsilciymiş diye düşünerek (Şampiyon, ruhen de olsa sakat sayılır), Oscar alacağını sanmıştım. Rourke’un hakkını yemek istemem ama Akademi, oyuncuların meslek kuruluşu SAG’ın yolundan gitti, ödül de bence hak eden kişiyi, Sean Penn’i buldu.
Ne var ki, gençliğimizin ilahlarından, kimselere benzemeyen Mickey Rourke’un da burada gerçekten temiz bir iş yaptığına kuşku yok. Gençlik filmlerinden, özellikle ‘Rumble Fish’teki efsanevi ‘Motorcycle Boy’dan hatırladığımız kişiyle hiç ilgisi yokmuş gibi görünüyor. Zaten o da gençlik filmlerinin karakterlerinden, tanımadığı kişiler olarak söz ediyor. Yüzü, Randy ‘The Ram’ Robinson’ın sonunu çabuklaştıran stereoidlerden nasibini almış gibi şişmiş. Oscar törenine daha kısa bir versiyonuyla geldiği o sarı saçlar da insanı yanıltıyor. Ama siz gene de The Ram’e kanmayın. Çünkü Rourke’un kendisi, filmdeki kadar değişmemiş. Hele gözler, kesinlikle aynı gözler. Sahibi de karizmasını hâlâ istediği zaman, düğmeyle açıp kapatırcasına bir rahatlıkla, kullanıyor.
Darren Aronofsky’nin filmine gelince, her şeyden önce bir Darren Aronofsky filmi olduğuna bin şahit gerek. Akla hitap eden ‘Pi’, uyuşturucu konusundaki en caydırıcı filmlerden biri olan ‘Requiem for a Dream’ ve insanları ikiye bölen (Beğenmeyen kısmı büyük çoğunluk şeklinde) ‘Fountain’ın ardından, ‘The Wrestler’ çok sıradan bir spor filmi, daha doğrusu spor kahramanı filmi olarak görülüyor. Ancak, sürüden ayrıldığı nokta da burası: ‘The Ram’ alıştığımız anlamda bir spor kahramanı değil, hatta alıştığımız anlamda dönüş yapan ya da kimse beklemezken muzaffer olan spor kahramanı da değil. Aronofsky, karakterlerine saygıyla muamele etmekten geri kalmasa da, onun Rourke örneğini izlemeyeceğinden emin.
Hemen şu noktada ‘The Wrestler’ın da film olarak ödülden yoksun kalmadığını, Venedik’te Altın Aslan aldığını hatırlatalım. Aronofsky’nin filmi, şöhretini kısmen de olsa, geri dönen yıldızına borçlu olabilir ama her şeyi dozunda bırakan, iyi çekilmiş bir film olduğu da inkâr edilemez. Baş karakterini, kahraman mertebesine çıkarma açısından kollamaması da, diğer spor filmleriyle arasındaki farkı oluşturuyor. Bu arada, Cassidy’de, 45’i bulmuş yaşına rağmen fizik olarak eski günlerini hiç aratmayan Marisa Tomei’nin de çok iyi bir performans sunduğunu hatırlatalım. Demek ki elde iki iyi oyuncu ve makul bir film var. Arzu edene...