1  Nisan 2009, Çarşamba

Son Güncelleme  20:17

Fransa, ‘düşman’ıyla yüzleşiyor

Fransa, ‘düşman’ıyla yüzleşiyor

27/03/2009 09:05

Sözün tükendiği dünyada Amerikan sineması dönüp dönüp Jesse James’i, İngilizler Robin Hood’u anlatırken, Fransızlar da belki sıkça değil ama uzun aralıklarla Jacques Mesrine’in hayatına uğruyor

UĞUR VARDAN (Arşivi)

FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN

YAPIM NOTLARI İÇİN TIKLAYIN

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

 


Güneş altında söylenecek sözün tükendiği bir dünyada, herkes eski defterleri karıştırıyor. Amerikan sineması dönüp dönüp Jesse James’i, İngilizler Robin Hood’u anlatırken, Fransızlar da belki sıkça değil ama uzun aralıklarla Jacques Mesrine’in hayatına uğruyorlar (Arsene Lupin’i araya katmıyorum, çünkü o daha bir ‘kurgusal’ karakter). 1936-1979 yılları arasında yaşayan Fransız banka soyguncusu Mesrine’i, sinemaseverler ilk kez Andre Genoves imzalı 1984 yapımı bir filmde tanımıştı. Bendeniz ise bu filmi, fragmanlarını görmeme ve şimdi artık bir tarih olan Harbiye AS Sineması’nda uzunca bir süre gösterimde kalmasına rağmen, nedense fırsat bulup izleyememiştim. İlk adımda Nicolas Silberg’in canlandırdığı ‘Mesrine efsanesi’ne, Fransızlar bu kez en uluslararası yüzlerinden Vincent Cassel’in oyunculuyla göz atıyor. Yönetmen koltuğuna oturan isimse, Hollywood’da çektiği ‘Assault on Precinct 13’ filmiyle de tanınan Jean-François Richet. Aksiyon sinemasına olan hakimiyetini ‘Assault on Precinct 13’de gösteren Richet, doğrusu yine iyi bir işe imza atmış gibi. Gibi diyoruz, çünkü Mesrine’in hayatı bu kez iki filmlik bir seriyle önümüze geliyor. Bugünden itibaren ilk bölüm, yani ‘Ölümcül İçgüdü 1’ (L’Instinct de mort) vizyona giriyor. ‘Arkası yarın’ esprisiyle çekilen yapımda, böylelikle resmin bütününe bakmadan bir karar vermek zor gözüküyor.
Peki, ‘Bir numaralı halk düşmanı’ olarak da bilinen Mesrine’in hayatının ilk bölümünde ne buluyoruz? Paris’te, yoğun trafikte önleri bir kamyonet tarafından kesilen ve yeşil ışıkta beklenirken, kamyonetin kasasından uzatılan otomatik silahları gördükten sonra geriye dönülerek anlatılan bir öyküyü izliyoruz. 1959’da Fransızların Cezayir işgali sırasında, bir asker olan Mesrine’i, ‘işkenceli soruşturma’ sırasında fark ediyor ve ilk cinayetine tanık oluyoruz. Peşi sıra Paris’e dönüp yakın arkadaşı Paul’le birlikle yerel bir mafya patronu olan Guido’nun emrinde çalışırken görüyoruz. Mesrine, bütün bu aşamalarda önce Sarah adlı bir fahişeyle yaşıyor, ardından da İspanya’da tanışıp evlendiği Sofia’dan üç çocuk sahibi oluyor. İçeri girip çıktığında ise, bulduğu ‘namuslu’ işte kendisine kapı gösterilince, yeniden kanun dışı hayatına geri dönüyor. Evliliği çatırdıyor, güzergâhı Kanada-Quebec’e çeviriyor, birlikte hareket ettiği yeni sevgilisi Jeanne’la birlikte, bir tür Avrupalı ‘Bonnie ve Clyde’ rüzgârı estiriyorlar, yeniden hapishaneye giriyor vs.
Richet, bence sağlam bir malzemeden, psikolojik derinliği olan bir yapım çıkarmış ama yine de yukarıda da dediğim gibi, film finalinde bizi yarım bırakılmış duygusuyla buluşturuyor. Galiba bu iki bölümlük yapımın parçalarını, arka arkaya vizyona sokmak en mantıklı iş olacakmış. Şimdi gerçek kararı vermek için ikinci filmi bekleyeceğiz, bu arada ilk filmde yaşananları unutmazsak...




Sinema kategorisindeki tüm haberler »

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet