31/03/2009 09:27
Reha Erdem'in son filmi 'Hayat Var' da, herşeyi kendi başına halletmeye çalışan, sevgiden yoksun Hayat, Berlin’deki gösterimin ardından söylendiği gibi, sanıcılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı bir hayvana benziyor
SEVİN OKYAY (Arşivi)
FİLMİN FOTOĞRAFLARI İÇİN TIKLAYIN
BU DÜNYADA 'HAYAT VAR' MI?.. UĞUR VARDAN'IN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
HAZMI ZOR ŞEKERLEME...ERMAN ATA UNCU'NUN YAZISI İÇİN TIKLAYIN
GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN
Deniz kıyısındayız, aslında denizin ta içinde... Kahramanımız Hayat (Elit İşcan), Göksu kıyısında derme çatma ama dışarıdan çok güzel (biraz da tekinsiz) görünen bir evde oturuyor. Balık tutan ve deniz üzerinde küçük bir motorlu tekne ile gerçekleştirilebilecek ufak tefek gayrimeşru işlere de (kaçakçılık, pezevenklik) bulaşmış bir babası (Erdal Beşikçioğlu) var. Bir de, nefes tıkanıklığı yüzünden sürekli oksijen tüpüne ihtiyaç duyan dedesi (Levend Yılmaz). Annesi, besbelli babasını bırakıp gitmiş, bir polisle evli, küçük bir oğlu var. Ara sıra onların evine uğruyor, bazen de Hayat annesine gidiyor.
Orada sevgi bulduğu söylenemez. Buldumcuk olmuş üvey baba ile kızından pek de hoşnut olmayan annenin (Banu Fotocan) aklı fikri küçük oğullarındadır. Yerinden kalkamayan büyükbaba, kıza “Sen bana benziyorsun” diyerek gönlünü almaya, kızı yumuşatmaya çalışır ama, onun da kendisinden başkasını düşündüğü yoktur.
Baba ise, aslında kötü bir baba sayılmaz. ‘My Only Sunshine’ı (Aynı zamanda, filmin İngilizce adı) getirir ona mesela. Kırmızı bebeğin, şarkının sonunda ‘I love you’ demesi ise, filmdeki sevgisizliği büsbütün vurgular. Babası bir gün de anteni ayarlanmadığı için hiçbir şey göstermeyen bir televizyonla çıkagelir. Kıza baskı uygulamadan, özel hayatını uzakta yaşar. ‘Varla yok arası’ bir babadır.
14 yaşında, kadınlığın eşiğindeki Hayat, sevgiden yoksun bir ortamda (Reha Erdem, ‘aşksız’ demeyi tercih ediyor), her şeyi kendi başına halletmeye çalışır. Bu arada, komşuları Kamile’nin tacize varan ilgisinden de zaman zaman şikâyetçi olur. Zaten kadın (Handan Karaadam), kendisi muhtacı himmet bir dede durumundadır. Hayat kapıya gelip babasını soran, perişan haldeki adamdan (Nebil Sayın) bile medet umar. Bir de, babasının onu tekne ile getirip götürdüğü karşı yakada bulunan okulunun civarındaki, yüzü yer yer sarı-laciverte boyalı genç çocuk vardır.
Etrafındakilerin çoğu erkek olsa da, ‘Hayat Var’, bir kadın filmi, hayata kahramanının açısından bakan, onun durduğu yerde duran bir film. Bir kurtulma olmasa bile, bir umut söz konusuysa eğer, o umut da Hayat’tan doğacaktır. Öte yandan kız, hayal kırıklıklarının acısını bahçedeki tombul hindiden çıkarır.
Erdem, her filminde farklı bir şey anlatıyor ya da farklı şekilde anlatıyor. ‘Hayat Var’, onun bir önceki filmi ‘Beş Vakit’ten çok farklı bir film. Buna karşılık, benzerlikleri de var. Esas ortak noktaları ise, ‘Beş Vakit’te küçük bir kız olan Elit İşcan’ın, burada genç kızlığa adım atmak üzere olan bambaşka bir karaktere can vermesi. İşcan bence sinemanın en umut vaat eden genç oyuncusu. Hatta bu filmle büyüklerin arasına girip onların ödüllerini almayı da hak ediyor. Gene de ‘Beş Vakit’i beğenmiş olan izleyiciler, ‘Hayat Var’ı görünce biraz yadırgayabilir. Ama ona bakarsanız, ‘Korkuyorum Anne’nin arkasından da ‘Beş Vakit’i yadırgamışlardı.
‘Hayat Var’ın bir farkı da, Erdem’in en sert, en ürkütücü filmi olması. Bu ürkütücülük, filmin her şeyi anlatmamayı tercih etmesinden kaynaklanıyor. Pek az şey anlattığı bile söylenebilir. Çoğunu seyircisinin yorumuna, algısına bırakıyor. Hatta, filmdeki en önemli/ürkütücü olaylardan biri de, neredeyse bir oldu mu, olmadı mı düzeyinde kalıyor. Tekrarlar da, yönetmenin istediği etkiyi yaratıyor diye düşünüyorum. ‘Hayat Var’ın hem kurgusunu, hem de ses tasarımını Reha Erdem’in yapmış olması boşuna değil. Her ikisi de, seyircinin beklentileriyle oynuyor çünkü. Gerçi ses tasarımı ‘Beş Vakit’te de hayli önem taşıyordu ama, bu filmin en önemli unsurlarından biri. Umulmadık yerlerde, değişik tonlardaki sesler, Hayat’ın küçük harfli hayatı hakkında ipuçları verirken, izleyicinin dikkatini de büsbütün ayakta tutuyor.
Bir de su meselesi var tabii. Reha Erdem’in hem güzel, hem ürkütücü olan, hatta belki de bir ölçüde isimsiz olan İstanbul’u, filmde gerçek bir su şehri. Normalde farkına bu ölçüde varmadığımız su, her şeyi kuşatmış durumda. Kenarındaki evi sanki tehlikeye atıyor, dalgalar heyecan yaratıyor. Daha da önemlisi, şehre sudan bakıyoruz.
Hayat’ın babası küçücük teknesiyle Boğaz’dan geçen tankerlerin yanına yanaşınca, onun da aslında ne kadar savunmasız olduğunu anlıyoruz. Boğaz’ın sularını yarıp geçen tankerler, ilkçağ canavarlarını andırıyor. Kızın kendisi de, Berlin’de çok olumlu tepkiler aldığı gösterimin ardından söyledikleri gibi (Altyazı dergisi), ‘yaralı bir hayvan’a benziyor; sancılı bir büyüme dönemi geçiren, yaralı genç bir hayvana...
Reha Erdem’in son filmi ‘Hayat Var’, Antalya’da seyirci tarafından beğenilen, ama jüri nezdinde hak ettiğini bulamayan filmlerden biriydi. Hiç ödül almadı. Yarışmalı bölümde olmadığı Berlin’de çok beğenildi. Der Tagesspiegel gazetesinden de okur ödülü aldı. Benim gözümde, yılın en iyi filmlerinden biri. Yönetim, hikâye, oyunculuk bir yana (ki hepsini çok beğeniyorum), beni Erdem’in favori görüntü yönetmeni Florent Herry’nin görüntüleri ile ses tasarımı ve oyunbaz kurgu da çok etkiledi. Bir de, Mehtap Tunay’ın kostüm tasarımı. Orhan Gencebay’ın müziği bu hayatlara cuk oturmuş.