23  Ağustos 2009, Pazar

Son Güncelleme  18:01

'Soysuzlar Çetesi' gösterime girdi

'Soysuzlar Çetesi' gösterime girdi

21/08/2009 10:05

Geçmişin sinemasından bulup çıkardığı parçalarla huzurlarımıza gelen Quentin Tarantino, son filmi 'Soysuzlar Çetesi'nde, hem spagetti western'lere, hem de '12 Belalı Adam' gibi yapıtlara göndermelerde bulunuyor. Film, Paris'te sinema işleten Yahudi bir kadının Nazilerden intikam alma çabasını anlatıyor

UĞUR VARDAN (Arşivi)

 

 

Adobe Flash Player YükleAdobe Flash Player Yükle

 

 FOTOĞRAFLAR İÇİN TIKLAYIN

 

GÖSTERİMDEKİ DİĞER FİLMLER İÇİN TIKLAYIN

Annesinin yanında yetişen biri olan Quentin Tarantino’nun kadınlara olan ‘inancı’ sürüyor. ‘Kill Bill’ serisinde ‘Gelin’in onca adamı, ‘iki bölümde’ yok etmesinin ardından ‘Ölüm Geçirmez’de bir grup deli dolu kadın, tacizci ‘Dublör Mike’ı bir güzel benzetiyordu. ‘Soysuzlar Çetesi’ adıyla vizyona giren ‘Inglourious Basterds’da ise, sarışın Yahudi kızı Shosanna Dreyfus, koca bir ‘Nazi uygarlığı’na karşı görkemli bir son için mücadeleye girişiyor. Fakat 153 dakikalık upuzun filmi, sadece Shosanna’nın mücadelesi olarak nitelemek elbette haksızlık olur. ‘Soysuzlar Çetesi’, her Tarantino yapımında olduğu gibi sinema tarihindeki birçok yapıttan ödünç alınmış kadrajlar, üsluplar ve göndermelerle dolu bir seyirlik.
‘Bir zamanlar Nazi işgali altında Fransa’ başlığıyla açılan (bir iddiaya göre başlarda filmin adı böyleymiş) yapımda, klasik olan bir Tarantino yöntemiyle öyküye takılıyoruz. Yani ‘chapter chapter’ (bölüm bölüm) ilerliyoruz. ‘Soysuzlar Çetesi’ beş bölümden oluşuyor. Ve hemen ilkinde, öykünün ‘can alıcı’ karakteri Albay Hans Landa’yla müşerref oluyoruz. Namı diğer ‘Nazi avcısı’, evini ziyaret ettiği Perrier LaPadite’den, kayıp bir Yahudi ailesinin, Dreyfus’ların akıbetini öğrenmek istiyor. Uzatmaya gerek yok; Dreyfus’lar yakayı ele verirken içlerinden birisi, Shosanna kaçıyor. Öykü 1944’e atladığında ise Shosanna’yı Paris’in merkezinde, daha çok sanat filmleri gösteren küçük bir sinemanın sahibi olarak buluyoruz. Lakin genç kadının Nazilere olan nefreti sürerken, kahramanlığı dillere destan olan ve hakkında ‘Ulusun Gururu’ (Nation’s Pride) adlı bir film çekilen Alman askeri Fredrick Zoller, kendisine abayı yakıyor. Bu arada, başka bir koldan da, Tennessee’li teğmen Aldo Raine komutasında, azılı Nazi düşmanı bir grup Yahudinin oluşturduğu küçük bir manga da, kendi rotasında işini görüyor. Filme adını veren bu çetenin üyelerinin amacı, her birinin en az 100 Nazi’yi öldürüp kafaderisini yüzmektir. Merkezden gelen emirle de ‘Kino operasyonu’ adı verilen hamlenin içine dahil oluyorlar. Bunun için de, güzel Alman artist Bridget von Hammersmark’tan yardım görüyorlar. Operasyonun nihai yerinin, Shosanna’nın işlettiği sinema olması da, bütün denklemi bir noktada topluyor.

İlle de ‘gönderecek’
İsmini İtalyan sinemacı Enzo G. Castellari’nin 1978 tarihli filmi ‘The Inglorious Bastards’tan, harf değişimlerine giderek alan ‘Inglourious Basterds’, daha ilk karesinden itibaren göndermelerine başlıyor. Bir Sergio Leone ‘spagetti western’i gibi açılan filmde, sanki bitkin bir kovboy odun kırarken (Perrier LaPadite), uzaktan yaklaşan kötü adamları onunla birlikte biz de, biraz da müzik yardımıyla hissediyoruz. Ardından öykü boyunca aklımıza sık sık Robert Aldrich’in ‘12 Belalı Adam’ı (Dirty Dozen), J. Lee Thompson’ın ‘Navarone’un Topları’ (The Guns of Navarone) gibi filmler, hatta ‘Kino operasyonu’ dolayısıyla da ‘Valkyre operasyonu’ geliyor (Hatta ben Mike Myers’ın canlandırdığı karakterin isminin Ed Fenech olması itibarıyla, Edwige Fenech’i bile saygıyla andım)... Bu arada Chaplin’in ‘Büyük Diktatör’ünü de hatırlamadan edemiyoruz. Shosanna’nın ‘Le Gamaar’ adlı sinemasında, koca bir Henri-Georges Clouzot imzalı ‘Le corbeau’ (Karga) afişine rastlamamız da ayrı bir sinemasal referans...
Bu, Tarantino imzalı ‘yeniden üretme’ ve güneş altında söylenen sözleri, bir kez daha taçlandırarak önümüze sunma çabasının son örneğindeki oyunculuk performanslarına gelince; ben kendi adıma en heyecanlı karakter olarak ‘The Hunger’dan Bobby Sands olarak hatırladığımız Michael Fassbender’in (kendisi anne tarafından Kuzey İrlandalı, baba tarafından ise Alman) canlandırdığı teğmen Archie Hicox’u çok beğendim. Özellikle de general Ed Fenech tarafından teğmene görev tebliğ edildiği bölümde. Tabii bu beğenimde Hicox’ın aslında eski bir film eleştirmeni olması ve bütün diyalogların neredeyse Alman sineması (GW Pabst’tan Leni Riefenstahl’a kadar) üzerine yoğunlaşması rol oynuyordu elbet ama yine de işin içine Winston Churchill’in de karıştırıldığı bu bölümün, filmin en zeki kısmı olduğu kanaatindeyim.
Til Schweiger’in canlandırdığı Hugo Stiglitz’in neredeyse bütün film boyunca hiç konuşmaması da ayrı bir ‘güzellikti’. Ama kuşkusuz bu yılki Cannes jürisinin de hakkını verdiği ve ‘En iyi erkek oyuncu’ kategorisinde ödüllendirdiği ‘Yahudi avcısı’ Albay Hans Landa rolündeki Christoph Waltz, filmi sürükleyen en önemli isim. 

Her dili konuşan adam
Avusturyalı oyuncu, Almanca, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca ‘şovuyla’ süslediği performansıyla gerçek bir ‘soysuz’ olduğunu gösteriyor. Onca ‘kirli’ işine rağmen ‘süt içip’, tatlısına ‘krema’ isteyerek sanki bu yolla ‘temiz’ kalmaya çalışıyor. ‘Hostel’den bu yana kanımın ısınmadığı Eli Roth ise, ‘Yahudi ayı’ lakaplı çavuş Donny Donowitz’de, ‘ruhuna göre bir rol bulmuş. Hazret, elindeki beyzbol sopasıyla Nazi kafalarını darmadağan ediyor. Shosanna’da genç Fransız oyuncu Melanie Laurent, soğuk güzelliğiyle dikkat çekerken, ‘gala gecesi’nde yüzüne örttüğü tülle hafiften bir Catherine Deneuve havası yayıyor perdeye. Diane Kruger ise Von Hammersmark’ta, özel bir oyunculuktan çok güzellik katıyor öyküye (ama onun karakterinin bir başka ‘güzelliği ve özelliği’ var; Cinderella’nın öyküsünü bu kez ‘acı son’la yorumluyor. Ya da şöyle uyaralım; olay mahalinde bırakılan ayakkabılara dikkat...). Martin Wuttke’nin canlandırdığı Hitler ise, Amerikalı bir eleştirmenin deyimiyle Mel Brooks karakterlerini andırıyor. Brad Pitt ise son dönemdeki abartılı ve şenlikli rollerinden biriyle (tıpkı ‘Burn After Reading’de olduğu gibi) arzı endam ediyor. 

‘Copycat’lerle geçen ömür
Şimdi işi kişiselleştirme zamanı: Sadece ‘Soysuzlar çetesi’ itibarıyla söylemiyorum, genel olarak Tarantino’nun sinema serüvenine baktığımda, çocukluğunun benim gibi Adapazarı-Bursa hattında geçtiğini iyiden iyiye düşünmeye başladım. Benzer şekilde ‘sinema eğitimini’ Sakarya’daki salonlarda alan sinema yazarı arkadaşım Murat Özer’e bu fikrimi açtım; o da benzer hislere sahip olduğunu belirtti. Tarantino, 70’li yıllarda ortaokul-lise döneminde izlediğim bütün birinci, ikinci üçüncü sınıf macera filmlerini, günümüzde yeniden yaratıyor. Bunun adının ‘post-modernizm’ olduğu su götürmez. Ama bu noktada şu hikâye geliyor aklıma: Çok da iddialı olmayan ama kendine ait bir çekiciliği barındıran Joel Amiel imzalı ‘Copycat’in finalinde Sigourney Weaver, Harry Connick Jr.’ın canlandırdığı seri katile, “Orijinal cinayetlerin kopyalarını işliyorsun ama sen de biliyorsun ki asla onlar gibi olamayacaksın. Sadece bir kopyacısın” der. Tarantino’ya olan soğukluğum malum. Zaman zaman ‘Üstad’ı, ‘Copycat’in katili gibi suçlama derdine de düştüm. Bu yargı belki ağır oluyor ama benim bu konudaki meselem şudur: Asıl problem ona vehmedilen büyüklüktedir. Sevenleri, ‘orijinal’ eserleri es geçerek 1963 doğumlu sinemacıyı yere göğe koyamıyor. Ama daha da kötüsü, o da bu ilgiyi karşılıksız bırakmıyor ve ciddiye alarak, kendisini ‘orijinaller’ sınıfına dahil ediyor. Bu noktada da ‘gönderen’ ve gönderilen’ arasındaki sınır belirsizleşiyor.

Tarantino tarih yazıyor
Sonuç? Nazizm’in Propaganda Bakanı Goebbels’i bile “Kendisi acaba Alman sinemasının Louis B. Mayer’i mi yoksa David O’Selznick’i midir?” tartışmalarının ortasına atan, ‘Gala gecesi’nin konukları arasına, ‘Mavi Melek’in aktörü Emil Jannings’i katan (bizdeki karşılığı Muhsin Ertuğrul ve üstadın, Cahide Sonku’lu ‘Şehvet Kurbanı’ adlı filmdir) ‘Soysuzlar Çetesi’, sinemaya ait bilgilerimizi yeniden tartıyor ve yönetmeni Tarantino da bunun karşılığında, ne kadar derin bir ‘sinefil’ olduğunu anlamamızı, daha da ötesi kabul etmemizi bekliyor. Üstüne üstlük, film 1944’te sona eriyor. Bu aslında Tarantino usulü bir bitiş. Tarihi de kendince 1944’e ayarlıyor hazret. Yani şöyle söylemek mümkün: Tarantino kendince tarih yazıyor... Ama filminin, belli bir kuşağın anılarını depreştirmekten başka tarihi bir anlamı yok. Komik, yer yer zekice, kuşkusuz eğlenceli ama bütün bunlar, filmi ‘tarihi’ ve ‘unutulmaz’ yapar mı, işte orası tartışmalı...




Sinema kategorisindeki tüm haberler »

Okur Yorumları (6 Yorum)

Evet Sendemii... - 26/8/200912:13

Sinema tarihinin tartışmasızlarından ama yine yahudi düşmanlığı ve naziler..... 7. sanatın evrenselliğne gölge düşecek gibi ama soykırım yaşayan tek millet sadece yahidiler değil..... evet 2O yüzyılın en mağdur halkı ama aynı yüzyılda ondan önceki yüzyıllarda ve 21 yüzyılda dahi ötekileştirlip şovenizmin gırdabında kimlik mücadelesi uğruna (dini,etnik, cinsel, siyasi) hala zülüm gören halkların acılarına soysuz çeteler bütün silahları ile acı katarken 7 . sanat hala yahudleri görüyor.. peki yahidlerin 20 yüzyıl da çok çekti peki 21. yüzyılda çektirdikleri konu olamaz mı Evet sen demi Tarantino???? demezsek.... bunlar 23. yüzyılda da sadece yahudi düşmanlığı üzerinden film yapmaya dvem ederler.......

Sabotör - 24/8/20092:4

Bana kalırsa özellikle bu filmden sonra Tarantino eleştiri klişelerinden biraz uzaklaşmak, yeni ufuklara yelken açmak gerekiyor. Postmodern demek de bu klişelerden biri, evet hala gümbür gümbür bir postmodern ama artık Sullivan tarzı salt biçim üreteminden, Gehryvari yapısal bir üretime geçmiş durumda yada daha doğrusu sinemasal bir sanatçıdan, bir sinema ozanı olma yoluna... Bu film için sanatı yani Tarantino sanatını göndermeler de aramak yerine bütünün kendisindeki sert ironiye odaklanmayı tavsiye ediyorum, o göndermeler yada karikatürler işin biçim tarafında ama yapıda çok sıkı örülmüş mesafeli bir ironu var. Bana kalırsa film ironiler puzzle'nın birleşiminden kendini üreten, açıklaması pek de mümkün olmayan, sonucu seyirciye bırakan yeni bir şey, sürreel yada postmodern değil dekonstriktivist... Yada en kısacası artık Tarantino'nun insanlık adına söylemek istediği şeyler var. Her zaman ucuz romanlar çeken biri için büyük ve umut verici bir geçiş. Bir de gönderme demişken pelikülün yanıcılığını anlatırken Hitchcock'un Sabotör filminden bir sahne vardı gibi geldi bana.

keşke... - 24/8/20091:49

izlemedim ama nasıl merak ediyorum anlatamam tarantino yapıyorsa ne olursa izlerim diyen insanlardanım ama şidet fena şekilde yine payını almış gibi artık birazda yahudi filimleri sıktı gibi daha doğrusu tarantinonun yapmış olması beni üzmüş gibi daha geniş daha küresel insanlığın müşterek olduğu bi konuyu işlemiş olsaydı daha bi sevinirdim çünkü tarantino dünyaya kendini ispatlamış bir yönetmen ve dünyayı kendince biraz daha aydınlata bilirdi...tarantino farkıyla nazi tarihini izlemekte yarar var yinede...

ADnet