19  Şubat 2009, Perşembe

Son Güncelleme  20:17

EKLER ARŞİV
 

Beni bu evler mahvetti!

Beni bu evler mahvetti!

‘Yemekteyiz’ programında yarışmacılar her hafta değişiyor ama değişmeyen şey yarışmacıların bir örnek evleri.

08/02/2009

‘Yemekteyiz’, ‘Yemeğe Bizdeyiz’, ‘Tadında Aşk Var’ gibi programların evlerinde gezinti

ORHAN TEKELİOĞLU (Arşivi)

Orhan Veli’nin şiirindeki gibi, yeni Türkiye orta sınıfının ekranlardan yansıyan ev hâlleri iç karartıyor. Bu evler hangi programlarda mı? “Yemekli-gizli ahçılı-aşklı” (Yemekteyiz, Yemeğe Bizdeyiz, Tadında Aşk Var) üç versiyonu olan yemek temelli popüler reality şovların gerçekleştiği evlerde, yeni orta sınıfın oturma mekânları, mobilya seçimleri, biblo ve aksesuar zevkleri görünür hâle geliyor. Kanal logolarına dikkat etmeden izlerseniz aynı anda yayınlanan bu programları kolayca karıştırabilirsiniz, çünkü evler aynısının tıpkısı! Tabii ki gelir düzeylerinde, sosyolojik profillerinde ufak tefek farklar var, yine de bu insanlar dış dünyaya evlerini göstermek istiyorlar. Pek yoksul olmadıkları anlaşılıyor, hatta evdeki eşyalara, altlarındaki arabalara bakarak bazılarının orta sınıfın bile üstünde olduğu söylenebilir, ama ruhlar ortak, kolayca görünen bir beğeni örtüşmesi var. Hatta daha da ileri giderek bu evlerin bazı dizilerdeki evlerle de benzeştiğini, neredeyse aynı tasarımcı tarafından tasarlandığı bile söylenebilir. Ekranda “taklit evlerin” aksi var, evlerdeyse içbükey bir yeknesaklık. AB Grubu bayılıyor zaten bu programlara, demek ki gizli açık birbirlerinin evlerini gözleyip birbirlerine benzemeye çalışıyorlar. Bu evlerin neye benzediği, nasıl kullanıldığı (neticede önce konukları karşılıyor, masada yemek yiyor, sonra koltuklara geçiyor, en sonunda “raks” ediyorlar) sorularının çok önemli olabileceği kanısındayım. Çünkü bu evler yeni merkezin kültürel beğenilerini yansıtıyor. Önce biraz gözlem, sonra da kuramsal ipuçları yakalamaya çalışalım.

Yerler lamine parke
Yeni ev mimarisi ve dolayısıyla tüketici tercihi ile ilişkili olmalı, eskinin konuklar gelmedikçe açılmayan, mobilyalarının üstü örtülü, biraz da kasvetli olan izole “misafir odaları” çoktan yok olmuş. Yeni orta sınıf, uzun boylu apartmanlarda (yeni toplu konut alanlarında) yaşıyor, hemen hepsinin çelik kapılı daireleri, küçücük holleri, ayakkabılar çıkarılmadan girilen kocaman salonları var. Sadece salon değil, kanapeler, koltuklar da kocaman; yerler lamine parke, üstünde genellikle soyut desenli bir halı (güzelim Bünyan halıları sizlere ömür olmuş), duvarlarda soyut röprodüksiyonlar ya da, daha da fenası, o bildik “doğa manzarası” resimlerden var. Oturma grubunun hemen arkasında, kamera yaklaşınca, ev sineması hoparlörleri fark ediliyor ve yeni ev mekânın olmazsa olmazı olan irice bir plazma ya da LCD TV duvara yaslanmış size bakıyor. Sıkça mobilya değiştirildiğini ya da son “trendler” yakından izlenildiği duygusu uyandıracak kadar “yeni” görünüyor eşyalar, mekâna entegre olabilecek herhangi bir “eski eşya” yok, bunun bir anlamı olmalı. Ayrıca kitap falan da görünmüyor etrafta, kütüphaneye benzer her şeyin içi gösterişli yemek takımları, alacalı bulacalı bardaklar, yaldızlı vazolar, biblolar, figürler, mumluklarla dolu. Bu evlerde gelişkin bir kiç beğenin hükümranlığı hiç bitmiyor, sehpa üstlerinde mutlaka bir iki “başyapıt” oluyor, ama yetmiyor bazen tavandan aşağıya bir “başyapıt” da sarkabiliyor, bazen birkaçı duvarda iftiharla duruyor. Neyse, sevenlerin arasına girmeyelim, mobilyalara geçelim. Genel olarak iki eğilim var, ya açık pastel renklerden oluşan “modern” stil ya da insanın içini en bayıltanından koyu renkte, varaklı mobilyalarla oluşturulan “klasik” stil. Gençler ve yeni evliler daha çok açık renkleri tercih ediyor, hatta bazıları, tüm temizlik takıntılarını azdıran cinsinden “beyaz” hastalığına tutulmuş durumdalar. Mobilyalar beyaz, duvarlar beyaz, giyilen elbiseler beyaz, bu evler hastanede olmadığına göre, hasta kim? Viktorya çağının püriten ahlakını simgeleyen “beyazın”, bir iki yüzyıl kadar (!) sonra, memleketimizde arzı endam etmesiyle “yeni muhafazakârlığın” bir ilişkisi mi var acaba? Sürekli titizleniyorlar zaten, bazıları tabakta kıl görünce anında fenalık geçiriyor, “hijyen” sözcüğüne özel bir ilgi gösteriyor, yerli yersiz sürekli kullanıyorlar.
Daha da yukarı tırmanmak, “monden” olmak için delice çırpındıkları ortada. Trabzon’da oturup Meksika salatası yapmak istiyorlar, hatta “jülyen” doğramayı bilmeyen “köylü” yarışmacı ile inceden kafa buluyorlar. Ama kameralara ara sıra yansıyan annelerini, masadaki konuşmalardan evde küçükken ne yediklerini, hangi mahallelerde oturduklarını, kısacası “geldikleri evleri” gizleyemiyorlar. Aslında yeni Türkiye’nin “tırmananları” bunlar, yoksul ve az eğitimli ailelerden geldikleri için evlerinde babadan kalma eski ama gösterişli eşyaları yok, daha da önemlisi, böyle bir mobilyayı salonlarına sokmayı akıllarına bile getirmiyorlar. Batı’daki anlamında “burjuva” değiller, eski elite asla mensup olmamışlar, iyi okullarda, kolejlerde okumamışlar, çoğunluğu üniversite mezunu değil, edebiyatla, sanatla ilgilenen arkadaşları da pek olmamış, klasik müzik konserlerine hiç gitmemişler. Evlerinde Fazıl Say CD’leri yoktur ama hepsi birer Sezen Aksu fanatiği, Recep İvedik’i mutlaka görmüş, herhangi bir popstar yarışmasında SMS yollamış, İbo Şov’u izlemektedirler. Bu evler, bu insanlar popüler kültürle yoğrulmuşlar.
Bayağı da iddialılar, bilmeseler bile bilirler; moderndirler aynı anda geleneksel; milli manevi değerler onlardan sorulur, tabii ki arkadan iş çevirme, her şeyi kendine yontma da. Hem kitleler hâlindeler hem de kitle içinde “bencil”; en güçlü oldukları yan ve en büyük çıkmazları bu. Çünkü benziyorlar birbirlerine ve içlerinden çıkacak, tapınacak bir benzerlerini arıyorlar. Alın size yeni şehrin “hüdayinabitleri”, yeni Türkiye orta sınıfının as elemanları. Aslında bir lidere muhtaçlar, mobilyalarına, kılıklarına, konuşmalarına, evlerine bakarsak, bir kiç üstadı “tasarımcı” buldukları ortada. Bir yandan meraklanıyor soruyorum: Acaba siyasetteki liderleri kim ya da kimler olacak? Öte yanım cevap veriyor: Meraklanma, siyaseten “milliyetçi muhafazakâr” da olabilirler, “muhafazakâr demokrat”, hatta “sosyal demokrat”, emin ol, hiç fark etmez. Burjuva olmayacakları, kitap okumayacakları ortada...

ORHAN TEKELİOĞLU: Bahçeşehir Üni.



Radikal 2 kategorisindeki tüm haberler »

Okur Yorumları (2 Yorum)

Barinak mi? Ev mi? - 25/2/20090:19

Ahcinin, asci seklinde yazilmasi gerektigini hatirlatmakla birlikte, goruslere katiliyorum. Tek tip evlerle, sokaklarla, iliskilerle, yemeklerle cercevelenmis yasamlar. Duvarlarin arasinda nefes alinacak yer kalmamis. Hersey plastik, oyle ki bugun duvarda asili o tablo, yarin eritilip kamyon lastigine donusturulebilir, ve moda oldugu surece buna kimse sesini cikartmaz. Mekanlar filmlerden, reklamlardan ogrenilmis sablonlarin gerekleriyle dolu, bireysel baglantidan ya da katkidan arindirilmis... Her evde bir gardiyan "buyuk ekran televizyon", her evde ameliyat eldivenleriyle yemek yapan ev sahipleri. Kisacasi, hayir kotumser degilim, yalnizca, kendimizi anlamaya layik oldugumuzu dusunuyorum ve Konfucyus'un duasini tekrar etmek istiyorum, TANRIM BANA KİTAP DOLU BİR EV VER, ÇİÇEKLERLE DOLU BİR BAHÇESİ OLSUN

Bu Radikal Analizi, Analiz Edersek - 22/2/200921:54

Sorun nasıl daha elitist olunacağı mıdır ? Yoksa, “biz öyle değiliz” demece midir ? Bir sorun var ama o nedir ? Analizi analiz ediyoruz ya bakınız: Argumentum Ad Hominem yazar tipik bir Türk evini ilk defa görüyor herhalde. Uzaylı gören masum köylü hesabı bir yazı yazmış. Konakta büyümüş anlaşılan. Bahçeşehir Üniversitesine de böyle bünyeler yakışır zaten. Ben mi ? Vallahi memur çocuğu olarak geldim dünyaya. Ben de memurum, gayet de memnunum yani ! Ne olacaktı ayrıca ? Bu paraya bu kadar oluyor. Bunun haricinde: Ekşi sözlüğe girip bir dünya Semra hanım yazısı gördüğüm günü hiç unutmam. Özal’ın karısına bir şey oldu sandıydım. Benim anladığım kadarıyla bu insanlar bu programları izliyorlar. Bu yazarlardan bahsediyorum. Zira ben hiç izlemiyor ve bu konuları bu kişilerden öğreniyorum. İbo’nun karısı mıydı metresi miydi neydi ? Birbirinin bacaklarına sıktıranlar vardı. Şimdi bu olaylar gündemin tepesindeydi. Radikal alışılmış ve geleneksel olanın belirgin biçimde dışında ya ! Bu mevzuyu haber yapmamışlar. Protesto etmişler diğer gazeteleri. Bütün basın bu olanları manşetten verirken, Radikal haber bile yapmıyor. İşte sorumluluk bilinci işte gazetecilik, medyacılık örneği değil mi ? Ben de bunları burada eleştiriyorum! Değil canım! Radikal gazetesi keşke o mevzuyu haber yapsaydı. Keşke haber yapsaydı da o yaptıklarını yapmasaydı. Bu olayları haber yapmadığını yaklaşık iki hafta boyunca yazdı. Evet hemen tüm köşe yazarları bunu yaptı. Şimdi benim gibi İbo’nun karısıyla metresiyle ilgili haberlere bakmayan birini düşünün. Benim gibi şu yemek programlarını bilmeyen birini düşünün. Ben elitist miyim ? Ben o muyum ? Şu muyum ? Bilemiyorum. Peki ben neden Radikal gibi bir gazetede, hem de Radikal 2 gibi pek sevdiğim bir ekte bu tür haberlere maruz kalıyorum ? Yani Radikal de diğerleri gibi bunları haber yapsın herkese satsın. Bana ben bunlarla ilgilenmiyorum, bak ben bunları böyle eleştiriyorum diye satmasın. Mine Kırıkkanat mevzusu da böyleydi. Bu elitistlik yaftaları arasında geçti. Her şey tartışılır ancak bence bu şekilde değil. Radikal’in bu üslubu hiç hoş değil. Bazıları bu tür tutum ve davranışlar içine girebilir. Ben çok elitistim evim parke döşeli değil (ne alakaysa), demek isteyebilir. Çünkü o programdaki herkesten nefret ediyordur. Bakar yerdeki parkeyi görür ona da verip veriştirir. Bunu yapan okumuş biriyse bunu biraz daha süslü yapar. İşte böyle bir yazı çıkar ortaya. Peki Radikal alan hatta doğrudan Radikal 2 alan kişilerin çoğu bunu mu istiyor yani ? Bu mudur oraya konulması gerek yazı ? Durum çok kısır görünüyor. Akademisyen olmak yeterli mi ? Mesela bu yorumu akademik unvanla mı yollamalıyım ? Hala kürkü olan mı yiyor, yoksa yol alabildik mi bir fersah yukarı.

ADnet