13  Nisan 2009, Pazartesi

Son Güncelleme  20:17

EKLER ARŞİV
 

Uzakta ve kayıp...

Uzakta ve kayıp...

10/04/2009

Mehmet Açar, roman kahramanı özelinde arada kalmış bir kuşağı mercek altına alarak hikâyesine hem tarihsel, toplumsal, siyasal derinlik katmış hem de böyle bir tarihin, toplumun, siyasetin birey üzerindeki etkilerini ortaya koymuş

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

2000 yılında yayımlanan Siyah Hatıralar Denizi ile roman alanına başarılı bir giriş yapmasına rağmen Mehmet Açar’ı daha çok film eleştirmeni kimliğiyle tanıyoruz. Bunda sık yazmamasının rolü olmalı. İkinci romanı Hayatın Anlamı ya da Akhisarlı Hasan Tütün’ün Maceraları için dört yıl ara vermişti. Açar, bu kez beş yıllık bir sessizliğin ardından, Çok Uzaklarda Bir Yaz’la romancılığını yeniden hatırlattı. Çok Uzaklarda Bir Yaz da hatırlamak üzerine kurulu bir roman.
Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi romanında Marcel Proust’a, Kayıp Zamanın İzinde’ye yapılan göndermeden söz etmiştim. Mehmet Açar’ın Çok Uzaklarda Bir Yaz’ında da kayıp zamanlara dair bir hikâye bulacaksınız. Açar, önce romanın ismiyle gönderiyor bizi uzak ve kayıp zamanlara. Ve romanın her bölümü Marcel Proust’tan yapılan bir alıntıyla açılıyor. Özellikle ilk bölümdeki, “Hiçbirimiz, tek bir insan değilizdir, hepimiz ahlaki değerleri farklı, çok sayıda insan barındırırız içimizde” cümlesi romanı özetler gibi. Açar, hatırlamanın dinamikleri gereği mekânda ve zamanda göz yanılmalarına -bilerek- düşerek, içinde çok sayıda insan barındıran roman kahramanının gençlik çağını 80’ler Türkiye’sinin siyasal ve toplumsal atmosferi içinde anlatmış

Gencin aşk ihtiyacı
Roman, 2000’li yıllardan geriye doğru bakan bir adamın, geçmişinden bulup çıkardığı hayat parçalarını birleştirme, anlama, anlamlandırma ve hesaplaşma uğraşı biçiminde kaleme alınmış. Hikâyesini roman kahramanının kendi ağzından dinleyeceğiz. Anlatıcı, yıllar sonra zamanın bir noktasından geriye dönüp her şeyi hatırlamaya çalışırken olayları kronolojik bir sıraya dizmek istese de, sıra sıklıkla bozuluyor ve araya hafızada uçuşan anılar, olaylar, insanlar, düşünce ve duygular girip çıkıyor.
“Hafızamı uçsuz bucaksız bir ülkeye benzetiyorum. şimdiki zaman, hükümranlığımı kurduğum, içinde yaşadığım bir başkent; onun ötesiyse esrarengiz, sürekli hareket halinde tekinsiz bir coğrafya. Bana yabancı değil o topraklar ama yine de geçmiş, çok uzak bir ülke... Her şey o uzak ülkede başlıyor, 70’li yılların ortalarında... Kaz Dağları’nın eteklerinden, denize kadar uzanan zeytinliklerin arasındaki bir sahil beldesinde.”
Başlangıç anında, 77 yılı yazında, kahramanımız ergenlik çağında. Öğretmenlikten emekli olmuş anne ve babasının tek çocuğu. Yaz tatili için gittikleri Altınoluk’ta tanışır Ali, Mustafa ve Hümeyra ile. Anlatıcının gençliği, bu tanışıklıktan doğan karmaşık ilişklilerin tarihi olacaktır. Daha o yaşta ilgisini çekmiştir Hümeyera. Ne var ki, Altınoluk’ta arda arda geçen üç yaz mevsiminden sonra Hümeyra Ali’yi terih edecektir.
Gençler, 80 darbesini takip eden yıllarda İstanbul’da üniversite okumak için bir araya geldiklerinde de durum değişmez. Kahramanımız Ali ve Humeyra’nın aşkını kıskançlıkla gözlemekle yetinecek, aşk ihtiyacı çekecek, aşık olacağı bir kız, aslında aşkına bir ‘nesne’ arayacak, yıllar önce bir kez görüp unutamadığı Nilüfer’le karşılaştığında aradığı aşka kavuşacaktır.
Mehmet Açar, roman kahramanı gencin aşk ihtiyacının analizini çok iyi yapmış. Bu aşk, delikanlılık sancıları kadar 80 sonrasının Türkiye atmosferinden, Ali ve Hümeyra ilişkisinin yarattığı kıskançlıktan, genç adamın edebi metinlerden etkilenmişliğinden tetiklenen tuhaf bir aşk. Aşktan ziyade bir aşk imgesi; ama sonuçta yine de aşk işte. Bu iki genç de, ilişkilerini aşkın bildik rutin ve ritüelleriyle; sevinciyle, coşkusuyla, kıskançlığı, kavgaları, ayrılık ve barışmalarıyla sürdürecekler, ancak zaman içinde farklı yerlere savrulacaklardır. Böyle bir savrulma anında çocukluk aşkı Hümeyra’ya rastlayan anlatıcı, anısı anlatı zamanında bile içini sızlatan kısa süreli bir ilişki yaşayacak, neler yaşadığını ise çok sonra anlamlandırabilecektir. Bu anlama ve anlamlandırma bir dönemin aşk anlayışını ortaya koyması kadar, roman kahramanıyla birlikte solu da kapsayan genel bir ahlaki tartışmayı barındırmasıyla da önemli.
Ve yıllar ilerliyor. Sona geldiğimizde 40’lı yaşlarını sürmektedir kahramanımız; “Bu satırları iki binli yıllarda, Beşiktaş’ın arka sokaklarındaki ucuz, güneş görmez bir bodrum katının rutubetli duvarlarının arasında emektar ve külüstür bir PC’de yazıyorum. İşsiz, borçlu ve yalnız biriyim. Çeşitli dergi ve gazetelerde çalışan eski arkadaşlarımın ısmarladığı yazıların telif ücretlerine, Bakırköy’deki evin kira gelirini ekleyip geçinip gidiyor, borçlarımı ağır ağır ödemeye çalışıyorum. Aslında çok da mutsuz olduğum söylenemez. 
Bazen Abbasağa Parkı’nda köpekleri, kedileri severken ya da sahilde balıkçıların yanında Boğaz’ın sularını seyrederken, var olmaktan keyif aldığımı düşünüyor, kendimi iyi hissediyorum. Açgözlülük, kıskançlık ve kibirden tümüyle kurtuldum mu? Sanmıyorum, onlar içimde bir yerlerde mutlaka pusuya yatmış bekliyorlardır.”

80’ler Türkiyesi
Anlatıcının sıfır noktasına öncelik verdim ve gençlik çağının yaz aşkıyla başladım. Ancak aşk hatıratın sadece bir bölümü ve gerek roman gerekse de roman kahramanının hayatı sadece oradan bakarak anlaşılacak kadar basit değil. Mehmet Açar, roman kahramanı özelinde arada kalmış bir kuşağı mercek altına alarak hikâyesine hem tarihsel, toplumsal, siyasal derinlik katmış hem de böyle bir tarihin, toplumun, siyasetin birey üzerindeki etkilerini ortaya koymuş.
Türk romanında 68’lilere, 78’lilere dair hikâye çok yazıldı. Şimdilerde 2000’li yılların gençliğini de işleyen romanlar yazılıyor. Ama 78’lilerin hemen ardından gelen, darbenin fiziksel etkisini doğrudan üstlerinde hissetmeseler de kendilerini 78’lilerle ilişkilendiren, onların bir gün geri döneceğini ve sol muhalefetin kaldığı yerden devam edeceğini düşünen, kendilerini isyana hazırlayan ama isyan edecek mecraları bulamayan bir kuşaktan söz ediyorum. Üniversiteye sıralarına 1981’de adım atan roman kahramanı onlardan biri. Sosyal demokrat bir ailenin çocuğu olarak 80’ler öncesinde sol hareketlere nazlanmadan katılmış, yaşı gereği birkaç küçük eylemden ötesine geçmemiş, hayata bakışı yeterince biçimlenmemiş ama bir davranış kültürü edinmiş. Yıllar sonra fark edecektir ne öncekilerden sayıldığını ne kendisinden sonrakilerle kaynaşabildiğini.
Aşkla başlayıp bir başka başlık altında siyasi tarihe geçtik Ancak romanda, roman kahramanının hayatında böyle bir ikilik yok. Hayatı kitaplardan, daha çok da romanlardan öğrenenen, her şeyi dramatik yapısı olan kurmaca bir eser gibi düşünüp, birçok şeyi daha yaşamadan önce film kareleri ya da roman sayfaları gibi kafasında kuran roman kahramanı varoluşunu da, aşkını da bir edebi metne dönüştürmüştür. Kendisini dilediği gibi gerçekleştiremeyen, görünmek, beğenilmek, sevilmek isteyen genç bir adamın, Dostovyevski’nin Yeraltından Notlar’ından, Oğuz Atay’ın Tutunamayanlar’ından ve yıllar sonra olgunluk çağına geldiğinde Marcel Proust’un Kayıp Zamanların İzinde’sinden etkilemesi kaçınılmaz olacaktır.
Orhan Pamuk, Masumiyet Müzesi’nde Türkiye tarihini eşyaların bellekte bıraktığı imgelerle canlandırmıştı. Onun kahramanının sınıfsal aidiyetine uygun bir seçimdi. Mehmet Açar’ın roman kahramanı orta sınıfın ekonomik sıkıntılarını paylaşıyor. Bu nedenle geçmişin izlerini eşyalardan ziyade olaylarda, fikirlerde, müzikte, sinemada, romanlarda, öğrencilerin takıldığı mekanlarda arıyor. Bu arayışta anlatıcının konumlandığı yer de önemli. Anlatan benliğin deneyimleyen benliğe bilişsel üstünlüğünü ortaya çıkaran bir yerden, bugünden konuşan anlatıcı, bugünden konuştuğunun farkındalığıyla hem geçmişin hem şimdinin farklı iç çatışmalarını, düşüncelerini, aslında hatırlama ve yorumlama dinamiklerini ortaya koyabiliyor.
Geçmişe doğru bakmak çoğu kez geçip gitmiş, bir daha elde edilemez anları, sanki yakalanabilecekken mutluluğu, yitirilmiş insanları, heyecanları, coşkuları hatırlatılır. Bir zamanlar var olduğu imlenen devr-i saadet günlerine yapılan gönderme, her okuyucuda farklı dönemlerde de olsa benzer saadet zamanlarını hatırlatır. Ne var ki basit bir hatırlatmanın çok ötesine geçmiş Mehmet Açar; bir dönemin ruhunu yakalamış. O yılların özellikle solcu- gençliğinin umut ve hayalleri -ayrıntılarda somutlanan gerçekliği içinde- ancak bu kadar canlı verilebilirdi. Dönem tarihi basitçe dekor değil, insan hayatlarının içinden geçen, onlarla birlikte gelişen, onların kaderlerine karışan bir başka roman kahramanı.
Hatırlamak üzerine, aşk üzerine, cinsellik üzerine, erkeklik, solculuk, tarih, toplum ve 80’ler Türkiyesi üzerine çok sayıda olay, yorum, imge ve anlatı barındıran Çok Uzaklarda Bir Yaz, arada kalmış bir kuşağın, aslında bir kuşak bile oluşturmayan gençlerin kayıp tarihine dair güzel bir roman.

ÇOK UZAKLARDA BİR YAZ
Mehmet Açar
Turkuvaz Kitap
2009
272 sayfa
19 TL.



Kitap kategorisindeki tüm haberler »

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet