15  Eylül 2009, Salı

Son Güncelleme  20:17

EKLER ARŞİV
 

Allende'den boşuna sevdalar

Allende'den boşuna sevdalar

02/10/2009

Isabel Allende'nin yeni kitabı okuru kesinlikle hayal kırıklığına uğratmayacak bir kitap. Şiirselliği başka bir tabiat ve kolonileşme döneminin acılarıyla sunuyor, bir zamanlar Güney Amerika tarihini, bu tarihten hikâyeleri ve hayatları anlatmakta kullandığı kalemi bu sefer biraz kuzeye, bugün yarısı Haiti, yarısı Dominik Cumhuriyeti olan adaya kayıyor

Z.HEYZEN ATEŞ (Arşivi)

Endülüs güneşini bırakıp Madrid’e geri döndüğüm sırada havaalanındaki kitapçının sıra dışı ölçüde kalabalık olduğunu fark ettim. Atatürk Havaalanı veya Madrid, Paris gibi yerlerde kitapçılar, özellikle gazete bayii olarak çalışanlar kalabalık olabilirler ama Kordoba gibi küçük şehirlerin havaalanlarında bu tür kalabalıklara rastlamazsınız. Bu kadar ilgi çeken şeyin ne olduğunu görmek için kitapçıya girmem gerekmedi. Isabel Allende’nin yeni romanı La Isla Bajo El Mar (Denizin Altındaki Ada) bütün vitrini kaplıyordu. Ben de sıramı bekleyip bir tane aldım ve son dört günüm kitabı okumakla geçti. Elimden bırakamadım, umarım İngilizceye çevrilmesi beklenmeden Türkçeye çevrilir. Yazarın yeni kitabı da bu okuyucu grubunu kesinlikle hayal kırıklığına uğratmayacak bir kitap. Aynı şiirselliği başka bir tabiat ve kolonileşme döneminin acılarıyla sunuyor, bir zamanlar Güney Amerika tarihini, bu tarihten hikâyeleri ve hayatları anlatmakta kullandığı kalemi bu sefer biraz kuzeye, bugün yarısı Haiti, yarısı Dominik Cumhuriyeti olan adaya kayıyor.

Dans eden köle özgürdür
“Ben, Zarité Sedella, diğer kölelerin çoğundan daha şanslı bir kırk yıl geçirdim...” Evet, romanın kahramanı Zarité (Tété) isimli bir köle kız. Hayır, kitabın kölelikle ilgili diğer kitaplarla alakası yok. (O dönemi anlatan kitaplar içinde tarz olarak bu kitaba en yakın diyebileceğim Rhodes’un Voodoo Rüyaları.) Allende’nin anlattığı biçimiyle karşımızdaki daha çok kolonileşme süreci ve sonuçlarının iki kahraman ekseninde anlatılan hikâyesi. Zarité daha küçükken voodoo’yla ve dansla tanışıyor -çünkü dans eden köle özgürdür-; köle olarak yaşadığı ilk evde oda arkadaşı Honoré isimli çalışmaktan yaşlanmış ama anlatmaya başlayınca, insanları başka dünyalar götüren biri. Yürümeden önce dans etmeyi öğreniyor köle kızı. Onunla tanışmamızın hemen ardından 1770’ler ve sonrasına geçiyoruz.
Beyaz adam -İspanyollar- yerlilerin Haiti olarak adlandırdıkları adayı işgal edip yerlileri öldürmüş -en popüler yöntem kan açlığı çeken köpekleri yerlilerin üzerine salmak- veya ölümüne çalıştırmış. 1600’lerde adanın yarısı, adayı en zengin kolonilerden birine dönüştürecek olan Fransızlara verilmiş. (18. Yüzyılda Fransa’nın ithalatının 3’te 1’i bu adadan sağlanıyor şeker, kahve, kakao gibi değerli maddeler St. Dominique adını verdikleri bu bölgeden geliyor.) Toprağın ve gökyüzünün sahibi olmadığına inanan yerliler tarlalara bölünen adadaki yeni düzene uyum sağlayamıyorlar. Sağ kalanların çoğu da beyazlar için çalışmaktansa kendi hayatlarına kıymayı yeğliyor. Bunun üzerine tarlalarda çalıştırmak için Afrika’dan köleler ve Avrupa’dan suçlular getiriliyor. Ama bizim ikinci karakterimiz bir beyaz adam Toulouse Valmorain isimli bir genç genç. Allende onun üzerinden Avrupalı’nın aslında olup bitenden, kolonilerdeki dünyadan ne kadar bihaber olduğunu gösteriyor bize daha ilk sayfalardan. Valmoraine, on sekizinde kendini Rousseau’nun Toplum Sözleşmesi’ne kaptırmış, entelektüel geçinen ve hayatını bilime adamaya hevesli bir genç. Babası ise adadaki en büyük tarlalardan birinin sahibi, aynı zamanda Fransa’nın da zenginlerinden. Baba ölüyor, ada, tarlalar ve köleler oğlanın başına kalıyor. Allende’nin daha önce feodalizmle ilgili sunduğu kişilik çatışmalarını bu sefer de Haiti’nin dokusu üzerinden görüyoruz. Çağı için ilerici denilebilecek bu genç adam, işlerin başına geçmek zorunda kaldığı andan itibaren değişmek zorunda. “Fransa’dayken, babası bu konudan bahsetmese de detayları bildiği için kölelikten iğrenirdi ama idare etmesi gereken yüzden fazla köleye kavuştuğunda bu konudaki fikirleri de değişti.” Fikirleri ve tavrı değişiyor çünkü Valmorain Fransa’daki sosyal statüsünü seviyor, çünkü annesine ve kız kardeşlerine karşı ekonomik sorumlulukları var. “Çalışmak aşağı sınıfların işi” diye düşünen bir züppe olsa da seçeneği olmadığını biliyor. Biz de yavaş yavaş onun gerçek yüzüyle tanışıyoruz. “Paris’te mantığın çağı yaşanırken” Valmorain ilkelliğin ortasında kalakalıyor, Çözüm olarak da kendi nazik beyefendiyi oynarken köleleri kırbaçlaması için bir melezi işe almakta buluyor. Tam da Allende’nin sevdiği türde bir ikiyüzlülük.
Ama ticaret kafası var. Üç yıl sonra babasının neredeyse batıracağı plantasyonu adanın en zengin arazilerinden birine dönüştürüyor genç adam. Devrim rüzgârları Fransa’da esmeye başladığında parasının Küba’da, güvende olabilmesi için Küba’dan İspanyol soylusu Eugenia Garcia del Solar’la evleniyor. Melez metresi Violette Boisier adamın yeni eşine hizmetçi olarak köle kızı satın aldığında iki karakterin yolları kesişiyor. “Benim için kaç para ödediğini hiç bilmedim,” diye anlatıyor Zarité o günü.
Zarité’nin annesinin Afrika’da kraliçe olduğunu, beyaz adamın tecavüzüne uğradığını ve gemide kendini öldürdüğünü öğreniyoruz. Kız, bebekliğinden itibaren beyazlar tarafından yetiştirilmiş. Allende tüm bu detayları hikâyenin ve diyalogların içine yedirerek zaman atlamanın metne getirdiği yoruculuktan kaçınmış oluyor ve birbirinin içine geçen hayatları anlatmakta ne kadar usta olduğunu bir kere daha ispatlıyor. Karakterlerin sayısı artıp hikâye zenginleşince elinizde bırakamadığınız bir romana dönüşüyor La Isla Bajo El Mar.
Fransız devriminin getirdiği değişimi, Haiti’nin özgür kalışını, karakterlerin yaşlanışını okuyoruz. Hem Valmorain’in hem Zarité’nin çocukları oluyor. Zarité sevgilisi Gambo sayesinde efendisini asilerin geldiği konusunda uyarıyor ve karşılığında kendisini ve kızını özgürlüğüne kavuşuyor. “O güne kadar hiç emir almamış olan efendi, hayatta kalmak için Gambo’nun dediklerini yaptı.” Hep birlikte asilerden kaçıyorlar. Elbette olayların gelişimi karakterlerin ayrılmasına fırsat tanımıyor. O noktadan itibaren kaderlerinin karakterlerin elinde olmadığını kavruyorsunuz. La Isla Bajo El Mar, özgürlüğü, Karayipleri ve sosyal çatışmayı en yalın ve şiirsel haliyle anlatan destansı bir yapıt. Açıkçası İspanyolca öğrenmiş olmakla gurur duyduğum anlardan biri bu -çünkü bu sayede kitabı sizlerden en az bir yıl önce okuyorum. Demek harcadığım onca paraya ve yıla değmiş. 

La Isla Bajo El Mar, Isabel Allende, Vintage, 2009, 512 sayfa.



Kitap kategorisindeki tüm haberler »

Bu habere henüz yorum yazılmamış. Yorum yazmak için tıklayınız...
ADnet