19/06/2009 10:36
İran 1979'dan beri hiç olmadığı kadar bölünmüş durumda. Gelenekçi-reformist çatışması, İran'ın cumhuriyetçi özüyle din adamları oligarşisi arasındaki siyasi mücadeleyi temsil ediyor. İran rejimi, demokrasi cininin şişeden bir kez çıktıktan sonra zaptedilemeyeceğinden korkuyor
Ramin Cihanbeglu (Arşivi)
İran İslam Cumhuriyeti’nin ilk günlerinden bu yana, ülkede iki egemenlik türü olageldi: Biri ilahi, diğeri halka dayalı egemenlik. Denklemin halk kısmı İran Anayasası’nda düzenleniyor, cumhurbaşkanı ve meclisin halkın oyuyla seçilmesini öngörüyor. İlahi egemenliğinse, fakihlerin veya ruhani liderin (şu an Ayetullah Ali Hameney) gücüne dayanan Şii kurumlarınca yorumlandığı haliyle, Tanrı’nın idaresinden kaynaklandığına inanılıyor.
İlahi egemenlik giderek dinle alakalı olmaktan çıkıp siyasi teolojiyle ilgili hale geliyor. Halk egemenliğine gelince, bu uygun yerini İran sivil toplumunun sosyal çalışmasında ve siyasi eyleminde buluyor. Bu iki uyuşmaz ve çatışan egemenlik, otorite ve meşruiyet mefhumunun varlığı, İran siyasetindeki çekişmenin daimi bel kemiğini oluşturuyor, genellikle siyasi iktidar mücadelesinin ideolojik hatlarını belirliyor.
Monolitik imaj sarsıldı
Cumhurbaşkanlığı seçiminin ardından İran’da baş gösteren krizin kökü, halkın devletin ve toplumun demokratikleştirmesi talebinde ve bu talebe karşı muhafazakâr tepkiyle muhalefette yatıyor. Mevcut siyasi krizi, daha önceki siyasi hizipçilik ve dahili iktidar mücadelesi örneklerinden farklı kılan bir diğer faktör de, İran devriminde kalma derine inen ideolojik yapısı.
Bir yanda Mirhüseyin Musavi ve Mehdi Kerrubi gibi İslami rejimin mimarları arasında bulunan ve İslami terminolojinin reform ve yenilenmeye imkân tanıdığına inanan cumhurbaşkanı adayları var. Bu isimler kendilerini, seçim sonuçlarının ötesinde, İran’daki özgürlük eksikliği ve baskıcılığın tam da özüne meydan okumayı sürdüren demokrasi ve reform yanlısı hareketin başında buluyorlar.
Diğer yanda, aynı derecede önemli bir faktör şu: İran’ın seçim sürecini sorgulayan göstericiler, ebeveynlerinden farklı olarak, devrimci değiller.
1979 devrimini tecrübe etmemiş yeni bir kuşağa mensuplar ve başka bir İran istiyorlar. Büyük çoğunluğu devrim olduğunda hayatta değildi veya hatırlayamayacak kadar küçüktü, fakat bu kesim cumhurbaşkanlığı seçiminde oy kullanan seçmenlerin üçte birini oluşturuyorlar.
Bu gençler, İran’ın monolitik imajının, nüfusun 30 yaşın altındaki yüzde 70’inin zihniyetini illa ki yansıtmadığını gösteriyor. Neticede genç İran’ın demokrasi talebi, sadece Velayet-i Fakih doktrininin (din otoritelerinin yönetimi) statüsüne değil, reform hareketine ve onun demokratik güvenilirliğine karşı ciddi bir meydan okuma teşkil ediyor.
Şunu da ilave etmek gerekir: İslami İran, 1979’dan bu yana hiç olmadığı kadar bölünmüş durumda; gelenekçilerle modernistler arasında bir bölünme bu. Fakat bu seçimde, devletle ulus arasındaki bölünme daha da derinleşti. Ayrıca Batı’yla normal ekonomik ve siyasi ilişkilerin İran’ın geleceği açısından hayati önemde olduğuna inananlarla, bu ilişkileri İslam devriminin ideallerinin ihlali sayıp reddedenler arasında bir uçurum yarattı.
Şurası açık ki, Mahmud Ahmedinecad’ın ilk kez seçildiği 2005 cumhurbaşkanlığı seçiminin sonucu, zaten İslam Cumhuriyeti’nin siyasi yapısının tam kalbinde bir dahili kriz olduğunun göstergesi niteliğindeydi.
Reform yanlısı ve Ahmedinecad yanlısı gruplar arasında, Ahmedinecad’ın tekrar seçilmesinin ardından baş gösteren mevcut çatışmalar, İran’ın cumhuriyetçi özüyle din adamları oligarşisi arasındaki siyasi bir mücadeleyi temsil ediyor. Cumhuriyetçi tutum kamusal alanın meşruiyetine neredeyse mutlak bir önem atfediyor, fakat din adamlarının oluşturduğu müesses nizam kamusal alanın verdiği hükme meşruiyet tanımayı reddediyor.
Baskı meşruiyet krizi yaratacak
Bunun gibi dönemlerde şu unutulmamalı: İran gibi bir ülkede demokrasi ne zaman zor yoluyla bastırılsa, susturulsa ve ertelense, bu başta olanlar için bir itibar kaybına ve bütün siyasi sistem için bir meşruiyet krizine yol açar.
İran’daki sokak şiddetinin artması halinde, bu Ortadoğu’daki şiddetin artışı ihtimalini de gündeme getirir. Ayrıca İran’la nükleer program, Irak’ın geleceği veya Afganistan gibi meselelerde temas kurmak yönünde gösterilen uluslararası çabaları da karmaşıklaştırabilir. Ahmedinecad’ın tekrar seçilmesi, İsrailliler ve Suudilerin güvenlik kaygılarını artıracaktır.
ABD Başkanı Barack Obama Tahran’la diplomatik yoldan temas kurmak istediğini çeşitli vesilelerle açıkça dile getirdi. ABD reformcuların zafer kazanmasını umuyordu. Obama yönetiminin nükleer meselede zar atma kararını Ahmedinecad’ın yenilgisine bağlamıştı. Ne var ki, İran’daki karışıklığın Ahmedinecad ve grubunu yakıp bitiren bir yangına dönüşüp dönüşmeyeceği epey kuşkulu.
Fakat İran’ın iç ve dış siyasetinde, dünyanın görmezden gelemeyeceği bir dönüm noktasıyla karşı karşıyayız. İran’da demokrasi cininin şişeden çıkmasına izin vermek, Pandora’nın kutusunu açmaya benziyor ve İran rejimi o kutuyu kapatamayacağından alenen korkuyor.
(İran’ın en tanınmış muhaliflerinden. Nisan 2006’da tutuklanana dek Tahran Kültürel Araştırmalar Merkezi’nin çağdaş felsefe bölümünün başkanlığını yürütüyordu, aynı yıl ağustosta serbest bırakıldı ve şu an Kanada’da sürgünde yaşıyor, Toronto Üniversitesi’nde ders veriyor, 17 Haziran 2009)