Türkiye’nin modernleşme tarihi, özellikle son 200 yılda yoğunluk kazanmış bir tarihtir. Askerin, ulemanın ve bürokrasinin Osmanlı’nın dağılmasını engellemek amacıyla başlattığı modernleşme girişimi, Temmuz 1908’deki İkinci Meşrutiyet müdahalesiyle bir sıçrama yaptı. Bu sıçramayı 31 Mart 1909 ayaklanmasına karşı yürütülen temizlik harekatı izledi.
Cumhuriyet’in kuruluşu, bu sürecin devamıydı. İttihat Terakki’nin önderliğinde başlatılan milliyetçi yeniden yapılanma Cumhuriyet döneminde ulus-devlet formülüyle yeni bir ivme kazandı. Türkiye’nin modernistleri ulus devleti milliyetçi bir ideoloji ile şekillendirdiler ve orduyu temel itici güç olarak kullandılar.
Cumhuriyet dönemi boyunca süren Kürtleri asimile etme projeleri, ‘tek ulus/tek devlet’ formülünün temel taşları arasındaydı. ‘İnkâr’ ve ‘imha’ Kürtler konusundaki temel yöntemdi. Tabii, gayrimüslim azınlıklar da ‘millileştirme’ hedefinden ve benzer yöntemlerden nasiplerini aldılar.
1942 yılında çıkarılan ve azınlıkları sürgüne gönderen Varlık Vergisi Kanunu yoluyla gayrimüslimler mülksüzleştirildiler. 6-7 Eylül 1955 saldırganlığının arkasında etnik temizleme hedefi yatıyordu.
***
Türk modernleşme projesinin temel ekseni yanıltıcı bir şekilde ‘ilerici-gerici’ paradigmasının üzerine kurulmak istendi. Kürtler kimlik direnişine geçtiklerinde onların ‘gerici’ olduğu ilan edildi. Şeyh Sait isyanı ‘dinci gericilik’ olarak gösterildi... Diğer Kürt isyanları da ‘yabancıların kışkırtması’ydı...
Elbette aynı yaklaşım, dindarlara karşı da uygulanıyordu. Dindarların Türk modernistlerinin istediği şekilde dönüştürülmeleri ve ‘modern yurttaşlara’ benzemeleri gerektiği düşünülüyordu... Tek partili sistem, bu süreç için ideal bir sistem olarak görülüyordu. Ordu ve bürokrasi, bu zoraki ‘dönüştürme’ işleminin ana güçleriydi. Buna akademyayı da ilave edebiliriz.
***
1950 yılında Demokrat Parti’nin seçim yoluyla tek başına iktidara gelmesi, bu kesimlerde bir şoka neden oldu. 1950 tarihini, ‘karşı devrim’in başladığı dönüm noktası olarak algıladılar.
Türkiye kendi ritmi içinde çok partili sisteme uyum sağlamaya çalışırken, modernistler histeri krizleri geçirmeye devam ettiler. 27 Mayıs 1960 askeri darbesi, bu krizin yarattığı ‘büyük patlama’ydı. Başarıya ulaşmadı... 1965 seçimlerinde onların istemediği Adalet Partisi
iktidara geldi. 12 Mart 1971’de yeniden bir hamle yaptılar. Bu kez hedeflerine ‘solcular’ da eklenmişti. Sonra, 12 Eylül 1980 askeri darbesi geldi. Yeniden Türkiye’yi yukarıdan aşağı şekillendirecek köklü değişikliklere imza atıldı.
Türk modernistlerinin demokrasiyle uyum sağlayamadıklarını ve dünyadaki yeni çağdaşlaşmayı anlamakta güçlük çektiklerini gösteren olaylar devam etti. Özal’ın iktidara gelişine de benzer şekilde tepki gösterdiler.
Milliyetçi ve içe kapanmacı çizgiyi giderek daha aşırı bir gösteriş haline getirdiler. Milliyetçi sembollere bağlılık ve militarizm hayranlığı bu kesimin vazgeçemediği unsurlar olarak öne çıktı.
***
Halkı değiştireceklerdi, toplumu dönüştüreceklerdi... Seçimleri önlerindeki en büyük engel olarak gördüler. Seçimler, onlar için, kurdukları sistemin pürüzsüz yüzeyini bozan sivilceler gibiydi. ‘Bir de şu seçimler olmasa demokrasiyi ne güzel yürütürdük’ şeklinde tanımlanabilecek bir mantığa sığındılar.
Seçimleri sürekli kaybettiler. Seçimleri kaybettikleri gerçeğiyle de yüzleşemediler, bir takım tuhaf istatistiksel hesaplamalarla kendilerini kandırdılar. İktidarı ellerinden kaçırmamak için bürokrasinin ve askerin siyasete müdahalesine olanak veren anayasal sistemlere sığındılar.
Toplum onların istediği gibi değişmiyor, onların istediği gibi hareket etmiyor. Onların dediğinin tersini yapıyor, onların beğenmediği partileri iktidara getiriyor, onların beğenmediği siyasetçilere sahip çıkıyor. Onların formüllerinin hiçbir şekilde hesaplayamadığı davranışlar ve eğilimler sergilemekte ısrar ediyor.
Türkiye demokrasi yönünde ilerliyor, 21. yüzyıl standartlarına uygun hale geliyor/getiriliyor. Etkisini adım adım arttıran, kimliğini bulmayı ve kabul ettirmeyi başarma yolunda ilerleyen bir ülkeye dönüşüyor. Modernleşmeyi kendisine meslek edinmiş modernistlerimiz bu değişime öfke duyuyor,
dışlanmış olmanın, iktidardaki gücü yitirmenin hayal kırıklığını yaşıyorlar. Enerjilerini karamsarlıktan aldıkları için, olumlu gelişmeleri görmek istemiyorlar. İçinde bulundukları algılama bozukluğu, streslerini sürekli arttırıyor.
‘Türk modernizmi’ iflas etmiş vaziyette. ‘Türk modernizmi’nin tahtası taban yapmış durumda, ama hala iflas açıklaması yapılmıyor. Türk modernistleri ortaya çıkan tablo karşısında, anlamsız bir şekilde milliyetçiliğe ve militarizme daha fazla sarılıyorlar. Bu sarmal içinde daha da tutuculaşıp, gelişme sürecine engel oluşturma isteklerini ve eğilimlerini şiddetlendiriyorlar.
Günümüzün somut gerçeklerinden uzakta, ruhsal dünyalarında algıladıkları sanal gerçekliğe, tahayyül dünyalarında kurguladıkları sanal Türkiye kurgusuna odaklanmış şekilde, 70-80 yıl öncenin öykülerini ve sembollerini sürekli yeniden üreterek yaşamaya devam ediyorlar.
Reel dünyaya sırt çevirmiş bir tarikat gibiler adeta...
ittihattan günümüze - 1/11/200921:25
. neredeyse 100 yillik süreçte kör inatlaşmalar acılar öfkeler kinler ayrışmalarla geçti.enerjimizin büyük bir bölümünün boşa harcanmasıyla dünyadan izole edilmiş yoksullukla boğuşan toplumsal yapımızı bir türlü değiştiremedik. ne zaman toplumsal barış toplumsal uzlaşı gündeme gelse demokratikleşme çabaları askeri darbelerle kesintiye uğradı. çok uluslu toplumsal yapımızı giydirilmek istenen tek tipleştirme beyin yıkama aşimile çabalarının toplumu ayrıştırmadan başka bir şeye yaramadığını gördük. millet bu acıları hiç çekmeyebilirdi. siyasetini husumetler garezler düşmanlıklar üzerine yönetimler olmasaydı yerimizde patinaj etmemiş olurduk.. demokratik açılım projesine yönelik saldırıları bu anlamda değerlendirdiğimizde mevcut statükonun devamını isteyen kesimlerin ne istediğini anlayabiliyoruz. geçmişimizle barışmayı , toplumuyla barışık olmayı komşularıyla barışık olmayı sivil demokratikleşmeyi hayır diyenler kendi küçük kısır siyasetleri uğruna Türkiyenin önünün kestiklerini milletimizin anlayacağını umut ediyorum. Bu tarihsel süreci provoke etmeleri husumetleri alevlendirici çabalarını iyi niyetli olmasını bekleyemeyiz. geniş toplumsal kesimlerinin Komşu ermenistanla 80 yıllık husumetin yerini barışa bırakmasını , Suriye ile iran ile aynı şekilde gerginlikler yerine ticaret yapmamız komşumuz yunanistan ile kavga yerine egeyi barış denizine çevirme çabalarının türkiyenin önünü açacağını türkiyeyi bir dünya ülkesi haline getireceği konusunda şüphesi olmamalı.. içine kapanık vatandaşını kötü davranan eziyet eden yoksulluğa mahkum eden yönetim anlayışlarının sür git devam etmeyeceği aşikardır.. Millet iradesi ile gelen iktidarların ancak millet iradesi ile gitmesi gerekirken. yapılan zorlamalar oluşan cuntalar ve cuntalara destek verenler millet iradesine saygısızlık yapmış olmuyorlar mı? geçmişte sivil iradeyle ülke yönetimine gelen dp iktidarının askeri darbeyle indirilmesi ve seçilmiş başbabakanımız rahmetli A. menderesin asılması kimi aydınların bu darbeyi sahiplenmesine rağmen kabul edilebilir bir yanı yoktur..nitekim toplum vicdanı 27 mayısı bayram olarak kabulenmemiştir.. Akp milli iradeyle iktidara gelen iktidardır. Sayın Erdoğan da bu ülkenin seçilmiş başbakanıdır.akp iktidarını sorgulama demokratik yollarla iş başına gelen hükümeti yasal olmayan yollardan indirme planları en başta demokrasiye milli iradeye yapılan bir saygısızlık olarak değerlendirmek gerekir... İttihattan günümüze uzanan tarihsel sürecin değerlendirmesi için sayın çalışları kutluyorum. diliyorum yeni toplumsal acılar yaşanmasın toplum kendisiyle komşusu ile barışık bir arada yaşasın, demokrasimiz gelişip güçlensin . dünyanın demokratik itibarlı onurlu bir ülkesinin fertleri olarak huzur içinde birarada yaşayalım.
TÜRK MODERNİZMİ GERİCİLİK Mİ OLUYOR ? - 31/10/200920:30
Yazının bütününe baktığımızda bu modernistlerin hiç seçimden yana olmadıkları, demokratlığın d'sinden bile uzak oldukları, özgürlüğü hiç sevmedikleri, aslında ilerici değil gerici oldukları gibi bir sonuç çıkıyor. Tabiyi ki karşısında olanlar ise ilerici sınıf oluyor. Yani, 1950'de Demokrat Parti'den itibaren, AP, ANAP, şimdilerde AKP demokrat, özgürlükçü oluyor. Yazar biraz daha zorlasa bu partilerin eşitlikçi, insan haklarına her daim saygı gösteren, hatta kadın-erkek eşitliğini bile savunan, yani çağın ilerici partileri bile ilan edecek. Haydi hepsini anladık ve de yuttuk, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 hareketlerini de Türk Modernistlerin hareketi ilan etmesi yok mu işte bu hiç olmadı. Yazar iyi bilir ki Türk Modernist hareketin öncüleri ve eylemcileri genelde bugün kendilerine ulusalcı solcu diyen kesimler. Yazar bir ara onlarla aynı gazete de Cumhuriyette uzun yıllar yazı da yazmıştı. Yine yazar iyi bilir ki, 12 Mart 1971'de Türk Modernist hereketin şimdiki temsilcilerinin hepsi içeri alınmış ve uzun süre cezaevinde kalmıştı. Neden kalmıştı? Çünkü darbe onların beklediği kesimden değil karşı kesimden gelmişti. Aynı türden darbe bir de 12 Eylül'de oldu biliyorsunuz. Ve bu darbeden en çok darbeyi şimdiki liberal takım değil, yazarın Türk Modernistler dediği kesim yedi. Ve daha da önemlisi, nasıl ki Demokrat Parti Türk Modernistlerin istemediği bir çok şeyi yaptı, 12 Eylül bunu kat ve kat misliyle yaptı. Bir kere CHP dahil solcu gözüken kişiler her kurumdan uzaklaştırıldı, yerlerine de bügünün İslamcı kadrolarının öncüleri olan kişiler getirildi. Tabiiyi onlarda boş durmadı ve kendi düşüncelerine uygun kişileri devlet kadrolarına doldurdu. Yazarın katı laikçilik olarak gördüğü Türk Modernistlerin icadı Din Dersinin seçimlik olması o dönemde ortadan kaldırıldı. Türk Modernistlerinin hiç hazmettiği İmam Hatip kökenliler o dönemden itibaren Vali, Kaymakam, Savcı, Hakim vs. kadrolarını fazlasıyla işgal etti. Türk Modernnistler manyak mı hem darbe yapıp hem de kendilerini hapse tıksınlar, hem de hiç sevmedikleri kişileri devlet kadrolarına doldursunlar. 27 Mayıs 1960 darbesini Türk Modernnistler yaptı dersin anlarım, ama 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini de Türk Modernnsitleri yaptı denmesini kabul etmiyorum. Merak etme, 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 darbelerini Türk Modernnsitleri yapmış olsa idi 27 Mayıs 1960 hareketi gibi ona da sahip çıkarlardı.
Dostluk ve barışa - 31/10/200918:10
Yorumunuza itirazım var. Yüksek eğitimli çağdaş düşünen kesimlerimiz en çok CHP ye oy veriyormuş. 1970 li yıllardan sonra yaygınlaşan eğitimle köylü çocukları üniversitelere girebilir oldular. Daha önce modernleşmenin nimetlerinden yararlanan şehirli kitle çoktandır yüksek eğitim ve yönetim kadrolarına yerleşme imkanına sahipti. Zaten direnişin yargıdan, askeriyeden gelmesinin sebebi de bu. Kendi Türkiye'lerinin istedikleri biçime benzemediğini gördükçe rahatsızlıkları artıyor. Eğer bu konuda zaman dayalı değerlendirmeler yapılabilirse (kuşaklar itibari ile değerlendirme) yüksek öğretimliler arasında CHP tercihlerinin azalan trendi görülecektir. Diğer itirazım ise Kenan Evren meselesine. Zatıalileri tek aday olarak kendilerini anayasa referandumunun içerisinde halkımıza takdim ettiler. Halk anayasayı ve paşayı reddetse ne olacağını bilemediği için kabul etti. Bir yıl sonra Turgut Özal'ı başbakan seçerek kenan paşaya gerekli cevabı verdi. Böylece 1960 sonrasında ilk sivil cumhurbaşkanına giden yol açılmış oldu.