Bilmiyorum kiliseye girer miydi ama Hrant görse çok mutlu olurdu

Bilmiyorum kiliseye girer miydi ama Hrant görse çok mutlu olurdu
Bilmiyorum kiliseye girer miydi ama Hrant görse çok mutlu olurdu

Ayin sırasında içeri sadece 55 kişi alınacaktıama Bardış bir yolunu bularak bizi de soktu.

Saat 11.00'e geldi. Ayin başlıyor. Bu tarihi olaya tanık olamasaydım çok üzülürdüm. Hrant göremedi. Canım ciğerim, bilmiyorum kiliseye girer miydi çünkü böyle ayinlerle falan hiç işi yoktu ama kesin çok mutlu olurdu

Mehmet Feyyat’ın kurtardığı ada 

Van Gölü’nün (veya buralıların haklı deyişiyle denizin) kıyısını izleyerek Ahtamar Adası’nın bulunduğu Gevaş’a doğru gidiyoruz. Adanın adı dokunduysa, isteyen Akdamar okusun. Ani’nin Anı olarak Türkçeleştirildiği, pardon, Türkleştirildiği gibi.
Şehirden yarım saat. Varınca, karşıda küçük bir ada, ama üzerinde kilise falan yok. Sarı-boz ve çorak bir kaya, o kadar. Dikkatle bakmamı söylüyorlar bilenler. Evet, aynı renkte kiliseyi seçiyorum. Doğal kamuflaj olursa bu kadar olur.
Büyük bir lokanta/çay bahçesi. Altında çok sayıda turistik eşya satış yeri. Yanına çakıl döküp çok geniş bir otopark yapmışlar. Yaşlı, bembeyaz saçlı, ama vallahi benden diri bir beyefendinin bulunduğu masaya oturtuyorlar. Tanıştırıyorlar: Mehmet Feyyat. Gençliğimin efsanevi savcısı. Her dönemin muhalifi. “Menderes idam edilmedi, katledildi” dediğini hatırlıyorum. Geçenlerde de çok önemli bir şey söyledi: “HSYK’nın (Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu) temelini ben attım, şimdi pişmanım”. Meğer buralıymış. Anlatıyor:
“1950’lerde, kilisenin bulunduğu adaya bir ağa el koymuştu. Koyunlarını otlatıyor, kiliseyi de samanlık olarak kullanıyordu. Zilyetlik iddiasıyla tapuyu almaya çalıştı. Abilerim ve ben hemen, sonradan İstanbul valisi olan Mümtaz Tarhan’a başvurduk, adayı Hazine’ye kaydettirdik. Yoksa özel mülk olacaktı; kolaysa uğraş. Adanın karşısında 300 dönüm arazim ve bir villam var. Eğer kiliseye rahip tayin edilirse ona tahsis edeceğim, oraya bir de Ermeni tatil köyü kuracağım!”
Tekne adaya 20 dakikada varıyor. Gidiş-geliş 5 TL. Karıncalar gibi işliyor. Sonradan Aris öğrenecek, o 19 Eylül Pazar günü 4 bin 700 kişi taşımışlar. Yine sonradan valiliğe telefon edip öğreneceğim, bunların bin 500’ü yurtdışında gelenler.
Valilik çok şeyi düşünmüş. İskeleye varırken, Selim deniz kıyısında bir araç fark ediyor; üzerinde bir çanak: Gazeteciler için gezici baz istasyonu; sanki Dışişleri’nin imzası. Adaya çıkınca başka önemli şeyler görüyoruz: Gelecek hacıların yaşlı olacağını varsayarak, Sağlık Bakanlığı’nın bir ambülans helikopteri. Boynunda stetoskop elinde tansiyon aleti bir hemşire. Gazetecilerin bilgisayarla haber geçmesi için bir çadır. Kilisenin tarihi mezar taşlarının bulunduğu mezarlığının aşağısında hatıralık eşya dükkânları. Yiyecek-içecek mahalli.
Mezar taşlarından bazıları gerçek birer sanat eseri. İstanbul’dan gelen gazeteciler galiba farkına bile varmadı. Barış anlatıyor, geçenlerde buraya gelmiş, etraf ıssız, uzaktan bakmış birtakım herifler bu taşı iki taraftan sallamaya, topraktan sökmeye çalışıyor. Konuşmalarını bile işitmiş, biz bunu öte tarafa (iskeleye) taşıyamayız, buradan denize yuvarlayalım, sonra gelir çıkartırız, diye.

Ayin başlıyor
Saat 11..00’e geldi. Tarihi ayin başlıyor. Fakat içerisi küçük; sadece 55 kişi alınabilecek, kordiplomatik ve gazeteciler dahil. Ama biraz sonra Barış bir yolunu bularak bizi soktu, Allah razı olsun. Daha yeni başlamış. Başepiskopos Aram Ateşyan konuşuyor. Restorasyonu yapan ‘bugün burada toplanabilmemizi mümkün kılan’ devletimize ve büyüklerimize teşekkür ediyor. Devam ediyor:
“Türkiye Ermenileri Patrikliği tarafından düzenlenen bu ayinde yalnız kaldığımızı ileri sürenler oldu. Biz dualarımızda yalnız değiliz. Rab İsa Mesih, kendi adı ve sözü etrafında bir araya gelen ve dua edenlerin arasında olacağını öğretti. O halde Rab İsa Mesih şu anda bizimledir”. Ermeni Kilisesi’nin Fener’i sayılan Eçmiyazin başta olmak üzere, haç meselesi yüzünden üç patrikliğin ayini boykot ettiğine gönderme yapıyor. İçeride, kubbenin küçük pencerelerinden süzülen gümüş rengi ışık huzmeleri, durmadan sallanan tütsü kaplarının sislendirdiği havayı birer mızrak gibi deliyor.
Rahip sunakta kutsal kitabı okuyor, durduğu anda, çoğunluğunu başları beyaz örtülü genç kadınların oluşturduğu korodan tüylerinizi ürperten bir ilahi yükseliyor birden.
Korocular arasında, kaybettiğimiz o dünyalar güzeli insan, Avukat Diran Bakar’ın yazıhane komşusu yine avukat dostum Setrak Davuthan’ı seçiyorum. Gomidas söylüyor olmalı koro. Gomidas?

Gomidas’ın ilahileri
Hani canım, Kütahyalı Gomidas. Türkçeden başka dil bilmeyen, Ermeniceyi Eçmiyazin’deki papaz okulunda öğrenen, bütün Osmanlı ülkesini dolaşıp Ermeni folkloru toplayan, bugün Ermeni Kilisesi’nde kullanılan iki müzik düzeninden birinin babası olarak 1910’da İstanbul’a dönüp 300 kişilik koro kuran, sonra 24 Nisan 1915’te 180 Ermeni aydınıyla birlikte tutuklayıp Çankırı’ya postaladığımız, neticede delirttiğimiz büyük müzikolog ve besteci Gomidas. Gerçi Mehmet Emin’in (Yurdakul), Halide Edib’in (Adıvar) ve ABD büyükelçisinin araya girmesi üzerine Talat Paşa’nın izniyle İstanbul’a dönüyor ve hastaneye yatırılıyor ama, biraz geç. Gönderildiği Paris’te akıl hastanesinde ölecek. O Gomidas.
Durmadan çalışan kameramanlar ruhani havayı bozuyor, ama yapılacak bir şey yok. Bu tarihi olaya tanık olamasaydım çok üzülürdüm. Hrant göremedi. Canım ciğerim, bilmiyorum kiliseye girer miydi çünkü böyle ayinlerle falan hiç işi yoktu, ama kesin çok mutlu olurdu.
Saat 13.00 gibi ruhani alay yine ilahiler içinde dışarı çıkıyor artık. Çan kulesinin bulunduğu büyük kapının önünde dönerek devam ediyor ayine.
Mümin eller tahta haçlar kaldırıyor.
İnsanlar hıçkırıyor.
Avuçlar dua için havaya yükseliyor.
Ayrılan mahalde mumlar yakılıyor, eriyor, yakılıyor. O sırada daaan, daaan, daaan çan çalmakta muttasıl. Çan yok, sesi var. İstanbul’da banda alınan çan sesi.

Kürt ağası

 Büyük kapının hemen solunda, İstanbul’dan gelen kocaman dökme haç ahşap bir kaidede duruyor. Ayin bitmiş, herkes önünde fotoğraf çektiriyor.
Orada dolaşanlar arasında kesinlikle en ilginci bir Kürt ikili: Başındaki bembeyaz örtünün üstüne oturtulmuş kocaman köşeli kasket, bembeyaz gömlek, ayağında şalvar, şal-şapik mi denir, belinde kalın kuşak, onun üstünde kalın deri kemer, tam Kürt bir ağası ve yanında yerlere kadar işlemeli kaftanıyla genç bir Kürt kadını. İyi tarif edemiyorum çünkü yeterli kültürüm yok bu alanda. Kendisinden rica ediyorum, bir fotoğraf çekebilir miyim, diye. Genç kadını çağırıyor, duruyor haçın önünde. İnanılmaz bir kare. Sürreel durum; daha nasıl anlatayım. Fotoğrafa bakıp siz anlayın. Hakkâriliymişler. Tarifsiz bir güzellikti.

Kilise yıkan vali, kilise koruyan vali

İki kelimeyle Surp Haç kilisesinden bahsedeyim. Ermeni Vaspurakan Kralı Gagik, Mimar Manuel’e 915-921 yılları arası inşa ettiriyor. (Ama daha başlarken bir parantez açayım kusura bakmayın: Kral diyorum ama, Ermenilerin tarih içinde krallık kurduklarını yazdı diye, biliyor musunuz ki, o sırada Mülkiye’den atıldığım için redaktör olarak çalışıyorum orada, AnaBritannica’nın bir fasikülünü toplattı. Sıkıyönetim o fasikülü yeniden yayımladıktı, o maddenin “Krallık kurdular” diyen yerini çıkartıp. Ne rezillikler gördü benim kuşağım, hâlâ da göreceğinden başka).
Devam edeyim. 18. yüzyılda, ana giriş kapısının önüne bir çan kulesi yapıyorlar. Farklı tarihlerde yapılmış bir okul ve iki katlı bir bina daha var. Ama şimdi yok. Çünkü 1950’lerde Van valisi olacak şahıs emir veriyor, her şeyi yıkmaya girişiyorlar. Orada Ermeni mermeni yaşamamış olduğunu milletçe bilelim bildirelim diye. Emri duyan bir yetkili, o sırada oralarda röportaj yapmakta olan Yaşar Kemal’e haber veriyor. O da milli eğitim bakanına. Geri kalanlar öyle kurtarılıyor.
Ama hiç hayret etmeyiniz, çünkü koskoca Bodrum kilisesini öyle 1950’lerde falan değil, tam 1969 yılında yıktık. Orada Rum mum yaşamamış olduğunu milletçe bilelim ve bildirelim diye. Dalavera Memet’in Bodrum Tarihi’nde anlattım, önce kazma-kürekle giriştik, olmayınca dinamitle. Civardaki evlerin camları patladı, kilisenin topraktan 1.5 metreye kadar olan kısmını yıkamadık. Ne gam. Üzerine bugünkü o iğrenç görünümlü Halk Eğitim Merkezi’ni çıktık, yazları işportacılara kiralayıp plastik ayakkabı sattırıyoruz. Yabancılar laf edince de onurumuza dokunuyor.
Neyse. Surp Haç 2005’te de restore edilerek müze yapılıyor. Şimdi de yılda bir kez ayin yapılmasına izin çıktı. Ama referandum uğruna Surp Haç’ı haçsız yaptık, diyasporanın şahinlerine haklı bir malzeme verdik, helal-i hoş olsun. Buraya birazdan döneceğiz.

YARIN: Protestan AKP,
Katolik Kemalistler