Dersim'de 38 bir ölçü birimi sanki

Dersim'de 38 bir ölçü birimi sanki
Dersim'de 38 bir ölçü birimi sanki
Enver Bey anlatıyor: İki dedem de Ermeni. Asıl soyadımız Dertli; 54'te Devletli olmuş. Entegre olmuşuz Alevilere. Zaten Gregoryenler ile Aleviler din dışı sayılmış hep; birbirine benziyor.
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi


Dersim bu, işte: M. Kemal’e, Mareşal’e, İnönü’ye laf söyletmiyor. “Bayar yaptı” diyor. Olayın en azından 26’dan beri gün be gün planlandığını, o tarihte Elazığ Valisi Cemal Bardakçı’nın “Okul ve hastane götürelim, ziraatı ıslah edelim, eşkıyalık yapmazlar, Dersimliyi kazanalım” tezinin yalnız kaldığını, askerî fütuhat tezlerinin uygulandığını bilmiyor veya bilmek istemiyor. Asker 37’den beri kırım yaparken genelkurmay başkanının haberinin olmaması mümkün mü? Üstelik Mareşal, Eylül 1930’daki Dersim Raporu’nu hazırlayıp “Dersimli okşamakla kazanılmaz… Dersim evvela bir koloni gibi nazara alınmalı” diyen kişi.

Diğer yandan, Trabzon’daki Atatürk evindeki haritanın üstündeki levhada “Harekât işaretleri bizzat Atatürk tarafından çizilmiştir” yazıyor.

Bütün bunları yaşayan SHP’li Süleyman Beye, CHP’ye durmadan oy çıkması işini soruyorum: “CHP’ye oy vermeyi bilinç yokluğuyla izah ederim” diyor, “CHP’ye oy, dedeler-ağalar talimatıdır.” Devamla: “Burada ağalar iki cinstir: Toplumun yarattığı; devletin Osmanlı’dan beri mal-mülk ve yetki vererek yarattığı. Bu ikincileri söylüyorum.”

Dersim’in Ermenileriyle
Dedeler, seyitler, şeyhler? “Alevi dedesinin seyit olması lazım. Sünni’nin şıh olması lazım. Tabii, kağıt satılmadıysa.” İzah ediyor: “Selçuklu ve Osmanlı bunlara berat vermiş. Bunların zaman içinde satıldığı söyleniyor.”

Şu noktaya geliyor sonunda: “Bizim burada anamızı ağlatan yerli Sünnilerdir. Hep bizi devlete kötülerler. Çoğu Alevi’den dönmedir.” Dönmedir deyince, aklım Cemal Taş’ın bana bugün tanıştırmayı söz verdiği Dersim Ermenilerine gidiyor ve o sırada da Cemal yanındakilerle birlikte bize doğru geliyor.

Eylül’de Ahtamar’a gittiğim zaman Van Ermenileriyle de konuşmuştum ama fotoğraflarını ve kimliklerini açıklamamıştım. Yanındaki arkadaşı biraz geri durmayı tercih ediyor ama sağlam vücutlu, yağız, yakışıklı biri olan Enver’in böyle bir derdi yok. Kimliğini açıkça yaşıyor ve söylüyor:

“İki dedem de Ermeni. Asıl soyadımız: Dertli; 54’te Devletli olmuş. Entegre olmuşuz Alevilere. Zaten Gregoryenler ile Aleviler dindışı sayılmış hep; birbirine benziyor. Yaşlı bir tanıdık amcamız vardı 95 yaşında, Salman Yeşildağ, Dersim’in bazı köylerinde 6-7 kilise olduğunu söylediğimde dedi ki, ‘Bizim atalar da Müslüman olmadan önce oralara gidiyordu’ dedi.”

Çok düzgün bir ifadeyle, çok net konuşuyor: “1895’te Nazımiye köyünden gelmişiz, Hamidiye Alayları yüzünden. [Ermenileri Kürtlere kırdırmak için 1890’dan itibaren büyük ve Sünni aşiretlerden oluşturulmuş kıtalar]. 1915’te kardeşlerin bir kısmı Pakh’ta, bir kısmı Ağdat’ta. 37’de Seyit Rıza’yla birlikte idam edilen Fındık Ağa kurtarıyor hepsini. İhtida ediyorlar. Babam Fındık Ağa’nın evinde, onun oğluyla birlikte Türkçe öğrenmiş. 38’de sürgüne yollanıyorlar. 48’de tekrar Dersim’e. Babamın adı, dedesininki gibi Sarkis. 37’de değiştiriliyor. Büyük amcamınki Manuk, ama nüfustaki ismi Baki. Zaten hep nüfuslar 37’den sonra yazılmış.”

Haaaa! ve Hâşâaaaaa!
Aleviler Ermenileri nasıl kurtarıyor? “İhbar etmeyerek, askere yer göstermeyerek, akrabamdır diyerek. Zaten o dönem devlet Dersim’e egemen değil.” Olay basit: İki benzeşen, iki mazlum birbirini korumuş.

Masadakilerden biri söze giriyor: “Ama Hozat’ta pek koruyamamışlar. Ermeniler Kayışoğlu yarmasından bağlanıp atılmış. Fosilleri çıkmış. Hozat’ta –yan’la biten çok köy var halen.” Bir diğeri söylüyor: “Aleviler gelip Ermenilerin topraklarına yerleştiler. Hatta, öküz yerine koştukları bir Ermeni demiş ki, ‘İnşallah Türkler de bir gün size böyle yaparlar’ demiş.” Zaten Enver de söylemişti, Osmanlı’dan kaçarak Dersim’e sığınanlar Kürtler dermiş ki: Buraya geldiğimizde biz Ermenilerin yarıcısı idik, sonra onlar bizim yarıcımız oldu. Burada halkın kendisine muamelesi nasıl? “Sorduklarında, aşiretimi söylüyordum. Peki orada kimlerdensin diye soruyorlar, söylüyorum, daha incesi geliyor. Sonunda ‘Amcam Baki Devletli’ deyince, değişmeyen tepki: ‘Haaaa!’. Bunun üzerine bıktım, doğrudan ‘Ermeniyim’ demeye başladım. Bu sefer de cevap: ‘Hâşâaa!’. Ama gençler böyle değil. Bu dediklerim 50-60 yaş arası.” ‘M. Kemal yapmadı, C. Bayar yaptı’ meselesi? “1950’ye kadar halk Türkçe bile bilmiyor. 50’den sonra öğreniyor. Devletin propagandası bu. Osmanlı Dersim’le barışık değildi ama Dersimliler Türkiye Cumhuriyeti’yle barışmak istedi.”

Dil? “Biraz biliyorum Ermeniceyi. Annemler 6 kardeş. Biri Ermeni, üçü Alevi, ikisi de Sünni ve beş vakit namaz kılarlar. Ben Ermeni olana, İstanbul’a gittim 66’da. Beni Kapalıçarşı’da bir Ermeni’nin yanına kuyumcu çırağı yaptılar. Ben haçımı çıkarıyorum. Haymer’imi [dua] okuyamıyorum ama.”

Kutsal Munzur Vadisi’ne yolculuk Çok daha şey konuşabilirdik Enver’le ve büyük zevkle. Fakat geldiler, Munzur Vadisi için araç hazır. Ben hayatımda hiç bu kadar iki ayağı bir pabuçta iş yapmadım.

Virajlı, daracık bir yol. İki yanından dağ yükselen Munzur Suyu’nu izliyor. Yer yer taşlar yuvarlanmış. Vahşi doğa. Fevkalade etkileyici. Gözelere kadar 65 km ama 1,5 saat. Yol boyunca büyük çengeller: Adak kesmek için.
Üç kere durup minibüslerden iniyoruz. Sırasıyla: 1) Ana Fatma ziyaret yeri. Niye kutsal olduğu Kırmançi ve Kurmançi olarak iki levhada yazılı; 2) Havori Kayası: 38’de insanların yukarıdan atıldığı uçurum; 3) Laç Deresi: 37’de esas direnen aşiret Demenanlıların toplu katledildiği dere ve kanyon; Munzur’a kavuşuyor. Sadece buralar değil, bu Munzur Kanyonu’nun tamamı Aleviler için kutsal. Barajlara 7’den 70’e her ideolojiden Dersimlinin topluca direnmesinin bir nedeni bu kutsallık olayı. Diğer nedeni: Devletin barajlar yoluyla Dersim’i su bastırarak insansızlaştırma politikası.

‘İkinci 38’i mi yaptınız lan?’
İki gündür oturumlara girip çıkmaktan, insanlarla konuşmaktan, gözelere filan gitmekten, şu ana kadar Dersim’in sokaklarını göremedim. Duyuyorum, mesela bir Palavra Meydanı varmış. 80’den önce örgütlere mensup gençler orada volta atarlar, tartışırlarmış. Sonra her biri diğerleri için “Palavra atıyor, esas biziz!” derlermiş, halk da hepsine palavra dermiş.

Feyhan ve koruma polisi arkadaşım Hüseyin’le biraz çıktık. Biraz halk arasında dolanacağız, sonra da vali ve belediye başkanına kısa birer nezaket ziyareti. Hüseyin, anlaşılan öyle talimat almış, sağolsun, ama biraz fazla koruyucu. Sürekli bilgi veriyor: “Alo Merkez, şimdi şu sokaktan şu sokağa intikal etmekteyiz.” Palavra Meydanı meğer otele yüz metreymiş, Seyit Rıza heykeli seksen metre. Zaten şehir bir avuç.

Bir de baktım, çok ilginç bir heykel daha. Sanki berduş veya deli. Öyküsünü anlattılar: Kılıçdaroğlu gibi Kureyşan aşiretinden, “dede kabul edilen” Seyit Hüseyin imiş (Dersimce: Şey Uşen). Evlenmiş, askere gitmiş, dönünce eşiyle ilgili bir meseleden deliriyor. 12 Eylül olmuş, sokağa çıkma yasağı, zaten sokakta yatıyor, gidip karakolu taşlıyor: “Lan siz ikinci 38’i mi yaptınız? Bu halk nereye gitti?”

Toplumsal belleğin tekrarlarına dikkat çekerim: Bir buçuk 38, yarım 38, ikinci 38… Halkını kırınca bir devlet, seksen yıl sonra bile böyle oluyor demek.

Deli heykelini belediye mi yaptırdı, diye sordum. Kamer Genç yaptırmış. Uyar.

İki kare daha çekmek istiyoruz: 1) Kadın kundura boyacısı Gülşer Temur. O iklimde, sokağın ortasında, abisinin dört yetimine bakmak için boyuyormuş; 2) Gözelerde yediğimiz baklavanın kutusunda “Kadın Patisserie” yazıyordu, enfesti. Ağızlarına hijyenik maskeler geçiren kadınlarca imal edilip satılıyormuş; bir de onu.

İkisini de çekemedim. Hem bildiri dinlemek hem gazetecilik oynamak olmuyor: Boyacı hastalanıp evine gitmişti, fırında da temizlik var dediler, sadece tabelasını çektim. Allahtan, daha önce bahsettiğim Hüseyin Aygün, meğer avukatıymış, Gülşer Hanımı yolladı arkamdan.

Gizli ve zata mahsus: İcap eden yerlerde blok havuzlar!
Açılışta Rektör Boztuğ’un da söylemiş olduğunu aktarmıştım ama, eğer bu son cümle size masal geldiyse, gelmesin. Köklü bir politika bu. Osmanlı’ya dayanıyor. Vaktiyle Mehmet Bayrak’tan alıp okuduğum 1932 tarihli bir gizli belge var: Dersim–Jandarma Umum Kumandanlığı Raporu. Altında: “Gizli ve zata mahsustur. Kayıt altında 100 tane basılmıştır” yazıyor. 108. sayfada aynen şöyle demekte:

“...Dersim’in itaatsiz ve azğın halkına hakim olmak için Samih Paşa Dersim dahilinde mühim noktalara blok havuzlar inşası ve bunları yekdiğerine telgraf hatları ile rabt suretile Dersim asayişi üzerinde müessir olmak ve binnetice Dersimde sükunu temin ederek bu halkı kazanmağı düşünmüş ise de bu arzularını tatbika muvaffak olamamıştır.”

Saray’ın Samih Paşa’ya bu görevi verdiği tarih: 1863. Mareşal Çakmak 1932’de yayınlanan “Dersim”in 183. sayfasında (y. 75 yıl sonra) aynen tekrarlıyor: “B – İcap eden yerlerde Blok havuzlar yapılması”. Bugün, yani ondan da yaklaşık 75 yıl sonra “blok havuz”un adı “baraj”a çevrilerek aynen devam. Munzur Doğa Aktivistleri’nden Haydar Çetinkaya, 4’ü Munzur Vadisi’nde olmak üzere Dersim’e inşa edilecek toplam 20 barajın bu hedefinin yanı sıra, yapacak olduğu doğa ve inanç tahribatlarını sayıp döküyor.

Fatma Kadın’ın ‘mum’ları
Gözelere varıyoruz. Ekim ayında, ilkbahardaki suyun ancak sekizde biri gelirmiş. Yine de yer-gök su içinde. Biz inerken, yeni doğmuş bebesiyle bir baba dönüyor; bir tür vaftize getirmiş sanki.

İlk karşılaştığımız, ziyaret yerlerinde gördüğümüz “mum”ları yapıp satan Fatma Kadın. Mum derken: Amerikan bezini kesiyor, tenceredeki balmumuna batırıyor, büküyor. Bir tür mini meşale. İnsanlar bu ziyaret yerlerinde bunu yakıyor. Bir de, düğün davetlerinde davetiye olarak yollanıyormuş. Yanındaki Ali Baba, mani okuyor bize: “Annesi sultanmış / Babası Ali / Ezelden demişiz biz ona veli / Adını duyup da gelmeyen deli.”

Orada tanıştığım CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün (adı aynen bu) şu sözü baraj meselesini galiba en iyi anlatıyor: “Baraj işi, bir buçuk 38’dir!” Ekliyor: “Biz 94’te de yarım 38 yaşadık.” Çiller zamanında köylerin yakılması. Bildirisinde Doç. Yücel Demirer anlatacak, 38’in sözlü tarihini yapmaya gidenlere hep 94’ü anlatmak istemişler.

Gözeleri Kazım Arık’la geziyoruz. 38’de ailesinden 54 kişi katledilmiş. İsyandan? Hayır, aksine. Dedesi ordunun hayvan yemi müteahhidi imiş; Dersimliler açısından bir tür hain yani. Sürüp yolda öldürmüşler. Tümünün ölüm tutanağında aynı tarih ve aynı ölüm sebebi: ‘Salgın hastalık.’

Kazım Bey, Türkiye demokrasisini Dersimlinin nasıl algıladığını anlatıyor: Vali çift süren köylüye gelmiş: “Bu beyler senin mebusların. Seçimde reyini nereye vereceksin?” Köylü ısrar üzerine şunu demiş: “Vali Paşam, geçen yıl bir düğün davetiyesi geldi, hanım ve baldızla yola çıktık, aradan dere geçiyor, önce hanımı geçirdim sonra baldızı sırtladım. Bana naz ediyor: ‘Ben mi ağırıııım, ablam mı ağır?’ Sırtıma bindikten sonra kime oy versem ne yazar?”

Kazım Bey kendininkileri eleştirebilecek kadar esprili bir adam: “1970-80 arası devletin eli buraya ulaşmıyor. Her şey örgütçe [hangi örgüt ise] tartışılıp kararlaştırılıyor. Tabii, teorik sorunlardan baş alamadıkları için, bazen günlerce. Meselelerden biri de, tulum peyniri kaça satılacak. Soğuk hava deposuzluktan peyniri bozulmaya başlayan köylü homurdanmakta. Örgüt diyor ki: “Yoldaşlar [bura terimiyle: “kirva”], az daha direnin!” Köylülerden biri patlıyor: “Tamam, direnek de, g..veren tulum peyniri direnmiyor!”