Dersim'de hafıza ve bugün: 5 istek

Dersim'de hafıza ve bugün: 5 istek
Dersim'de hafıza ve bugün: 5 istek

Kutsal Munzur Nehri nin plajları yaz aylarında açık görüşlü ve zevkli yaşamayı seven Dersimlilerle doluyor.

Dersimlilerin talepleri: Devlet özür dilesin. Seyitlerin mezar yerleri, evlatlık verilenlerin listesi, arşivler açıklansın. 'Dersim' dahil eski isimler geri verilsin.Tazminat ödensin. Barajlar olmasın.
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

Tunceli Üniversitesi’ndeki Dersim Sempozyumu’nda öğleden sonra oturumlar başladı. Bunları ve konuşmacıları saymaya imkân yok. Şöyle diyeyim: 3 gün boyunca, saat 9’dan gece 22’ye kadar, 2 ayrı salonda, toplam 21 oturum yapıldı. Bildiriler bilimseldi ve konu olarak yok yoktu: Sözlü tarih, Dersim diyasporası, üniversiteden beklenenler, STK’lar, Alevilik, sürgün, ekonomi, çevrecilik, kimlik, dil, belgeseller, Osmanlı dönemi, nüfus, modernleşme... Dr. Şükrü Aslan’ı tebrik etmek lazım.
Kimi bildiri sahipleri kısa girişlerini ‘Kırmançi’ yaptılar, sonra Türkçe devam ettiler. Mesela, Dersim 1938 ve Zorunlu İskân kitabının yazarı, Dersim’in devlet tarafından yağmalandığını belgeleyen Avukat Hüseyin Aygün. Olayı hatırlatayım: Bugün 83 yaşında olan Dersimli Ali Karadağ 38 kırımını 11’indeyken yaşıyor. Ailesinin öldürülmeyen kısmı Uşak’a sürülüyor. Dönünce, tarla mafiş. H. Aygün 1941 tarihli bir tapu senedine ulaşıyor: “Harekât-i askeriyede ölen ve aile efradı garbe nakledilmiş bulunan Gevrek köylü Ali oğlu Kamer Karadağ’ın tapusuz tasarruflarında bulunmasına binaen Hazine’ye intikal eylemekle…” Devlet, öldürdüklerinin ve sürdüklerinin bir de mallarına el koymuş. Zaman aşımı? Aygün cevap veriyor: “İnsanlığa karşı suçlarda işlemez”. Aygün, bir diğer Dersimli olan Ali Akgün’ün davasını da yürütüyor. Sürgüne gönderildiği Isparta’dan Tunceli’ye 55’te dönmek istediğinde Tunceli Valiliği şu ‘imha’ tutanağını vermiş: “Hüseyin Altıntaş’ın nüfus hane kayıtlarında adı yazan Hüseyin karısı Humar ve evlatları Elif, Mehmet, Hadice, Ahmedi, Suzan, Alicemal, Hetip ve Emine’nin 1938 harekâtında imha edildiği ve aile reisi Altıntaş’ın 1952 yılında öldüğü, haneden yalnız Ali Akgün’ün sağ kaldığı…” (Radikal, 30.08.10) 

Çocuğunu boğan kadın
Mesela, Dersimli Ermenilerle görüşmemde yardımcı olan, sözlü tarih araştırmacısı Cemal Taş, diyor ki: “Dananın kulağına bağırırlardı: ‘Sakın ananın peşini bırakmayasın, kurtlar ayılar yer seni!’ diye”.
Dersimli Çocuk’u anlatıyor: “Okulda en çok Amerika’yı seviyordum; süttozu veriyorlardı. Yağlı ekmek veriliyordu, ama eve götürüyorduk kardeşler için. ‘Alevi olduğunu, Dersimli olduğunu söyleme’ diyorlardı evden. İstanbul’a gittik, ‘kuyruklu Kürt’ dediler. Anam-babam beni görmeye geldi, üst-başlarından utandım, hemen bir taksi çevirip abimin evine götürdüm.”
Sözlü tarih işini anlatıyor: “Dersim’e dönünce bir gelin Kırmanç konuştu, cevap verirken kekeledim. Sol’a girince dilden uzaklaşmıştık. Dersim diye bir dergi çıkarıyorduk, yazı yazamıyordum. Bari yaşlıları dinleyip yazayım dedim, öyle başladım. 38’de çocuğunu nehre atmak zorunda kalmış Nazımiyeli bir köylü kadından bahsettiler bir gün. Tam da İstanbul’a bilet almışım. Cepte 10 lira. Teyp kaseti 5 lira. Bir tane yetmez ama 5 lira da insanlara çay ısmarlamak için lazım. Kadın başladı, tam çocuğunu boğma yerine gelince bant bitti. Mecburen, başa alıp üstüne kaydettim.” 

Tertele
Önce Kırmanç konuşanlardan, mesela Avrupa Dersim Dernekleri Federasyonu Başkanı Yaşar Kaya. Dedesi kardeşlerine demiş ki: “Hep birlikte kalmayalım, ayrı duralım. Birimizi öldürürlerse ötekimiz sürdürür zürriyetimizi.”
Bu tema fevkalade önemli. Çok kişiden duyacağım bunu. İlk defa 25 yıl kadar önce, 1925 ayaklanmasını çıkaran Azadi’nin üyesi Dr. Fuat hakkında okumuştum. Bir yolunu buluyor, idam edilmeden bir gün önce hücresine getirtiyor eşini, asıldıktan sonra oğlan çocuğu oluyor.
Anlamak lazım: Hem feodal ortam koşulları hem de kır babam kırılan mazlumun tükenmeme umudu.
Yaşar Kaya, Dersimlilerin taleplerini şöyle sıralamakta:
1- Devlet özür dilesin;
2- Seyitlerin mezar yerleri, evlatlık verilenlerin listesi, arşivler açıklansın;
3- Başta ‘Dersim’, bütün eski isimler geri verilsin;
4- Zarar görenlere tazminat verilsin;
5- Barajlar olmasın. Bu sonuncu hususa daha geniş gireceğim. Çünkü tekrar ediyorum, burada 7’den 70’e herkesin ve her grubun ortak talebi.
Yaşar Kaya bana ilginç bir şey diyor: “Hep dışarıdan baktınız. Keşke buraya gelip burayı içeriden öğrenseydiniz.” Temelde haklı. Ben Kürt meselesi çalışmaya en az 20 yıl önce başladım ama Dersim hakkında 7-8 kitaptan başka okumadım ve ilk defa geliyorum. Ama bu yaklaşım mazlum gruplarda sık görülen bir durum:
‘Niye sadece bizim derdimizle uğraşmıyorsunuz?’ Oysa, yörenin dilini bilmeden içeriden neyi araştıracaksın? Öğrensen, burada yaşamadan neye nüfuz edeceksin; insanlar sana nasıl güvenecek? 

Yapılması gereken
Yapılması gereken şu: Bunları yaşayanlar bir biçimde aktarır, ben yöre insanının yapmakta zorlanacağı şeyi vicdanlı bir biliminsanı olarak üstlenirim: Bu bilgileri sistematize ve teorize ederek incelerim, yayınlarım; benim işlevim odur. Kimi sitelerde ‘devletin ajanı’ ilan edilme pahasına. Kaldı ki, Kaya bile bu sitelerde yerden yere vuruldu sempozyuma geldi diye.
37-38 kırımı için Yaşar Kaya da çok kişinin kullandığı ‘tertele’yi kullanıyor. 93 Rus harbi için de duyulan bu terim, ‘ter’ (tıraşlamak, telef etmek) ve “tele”den (gasp, yok etmek) geliyor. Ermenilerin ‘Sevkiyet’ veya ‘Metz Yeğern’ benzeri bir özel isim. Bir de şuna vurgu yapıyor: “Dersim Zaza değildir; Zazalar Dersim’in bir parçasıdır. Kırmanç, Zaza, Dımli; bunlar Kırmançki konuşan topluluğun çeşitli adlarıdır.”

Tayyareden atılan hançer saplanmış yılan 

Süleyman Kırmızıtaş

Rica ettim, beni 37-38 kırımını yaşayanlarla ve ayrıca Dersimli Ermenilerle tanıştıracaklar. Yemekten sonra, barajla su bastırılmak istenen Munzur Vadisi’ni geçip suyun gözelerine gideceğiz. Sabah oturumlarına girmeyip bu önemli mülakatları yapmak istiyorum. Daha önce sözünü ettiğim S. Kırmızıtaş geliyor. 1968-77 arası belediye başkanı. 38 kırımını 4 yaşında yaşamış. Sağlam yapılı, dimdik, yaşını göstermeyen, saygın görünümlü:
“37’de davarla geçiniyoruz. Yayladayız. Dediler, asker Munzur mıntıkasına saldırıyor, gidelim köyümüze, beraber ölelim veya kalalım. Ama asker o yıl suyun bu tarafına geçmedi. ’38 oldu, Haziran. Otlar biçiliyor. Sağma mevsimi. Bir ateş başladı. Davardan kötü sesler geliyor. Vurulan düşüyor, vurulan düşüyor, davarlar. Elimize ne geçerse aldık, güneye kaçtık. Beni geri gönderdiler çünkü abim sıtmadan yatıyor, onun yanında kal dediler. Sabah uyandık, üstümüzde tayyareler uçuyor kartal gibi.”
4 yaşındaki çocuk devam ediyor: “Tayyare tepeye kâğıt parçaları atıyor. Topladım. Üzerine bir hançer saplanmış yılan resmi. Resimdir; çok hoşuma gitti, cebime koydum. Ertesi gün büyüklerimiz gelip bizi aldılar. ”Kimleri öldürdüler? “37’de devlete direnenleri, özellikle Demenanlılar ile Abasanlıları taradılar. 38’de geldiklerinde, Alan aşireti devlete en muti (itaat eden) aşiret, onların ağalarını öldürdüler, köylüye dokunmadılar. Ağaları, 3 kardeş 32 nüfus, Mazgirt’te çukur bir yerde birkaç gün tutup sonunda kırdılar. Onlardan zürriyet kurtulmadı. 2 çocukları vardı Elazığ’da lise okuyan, onları da neslini kesmek isteyen köylüler öldürdü.”
Neden? Süleyman Bey geçiştiriyor ama ben başkalarını deşip öğreneceğim: Köylüler çocukları öldürdükten sonra ağanın iki katlı konağını merdiven dayayıp boşaltıyorlar. İnsan insanın kurdudur.


‘Dışarıdan adam gelmesin’



Dersim sokakları, kol kola dolaşan şık gençlerle dolu.

Gece yapılan “STK’ların üniversiteden beklentileri” oturumunda Türkiye genelindeki tablo tekrarlandı: Esnafın derdi: Alışveriş artsın. Ev sahibinin derdi: Kiracı çoğalsın. İşsizin derdi: İdari kadrolara girip çalışayım. Kentte işsizlik büyük boyutlarda. Kahveler ve meydanlar işsiz gençlerle dolup taşıyor
“Dışarıdan gelenler hassasiyetlerimize saygı göstersinler” talebi var, ama şu da var: “İdari kadrolara adam alırken bize danışsınlar, ilimizden alsınlar, ihaleleri yerel esnafa versinler”. Hatta: “İhtiyacı olanlar arasından kura çekilsin.”
Bu durumda rektör kalkıp şunu söylüyor: “Yarın Karadeniz’den bir il çıkar da ben farklıyım, ülkücüyüm, dindarım derse ne olacak? Tuncelili oraya giremeyecek mi? Dersimli 1938’de ulus-devletin farkında değildi dendi, korkarım şimdi de küreselleşmenin farkında değil.”
Tartışmaya öğrenciler katılıyor. Arka sıralardan bir kız: “Ben şuna şuna itiraz ettim diye soruşturma yedim. Dersim AKP’lileştiriliyor!”
Sonunda, oturum başkanı Murat (Prof. Belge) üniversitenin geçim kapısı olarak düşünülmesinden duyduğu rahatsızlığı dile getirecek. Tamamen haklı ama, gel de önle artık. Ben Kasım 82’de Cumhuriyet’te “Taşrada üniversite olmaz. Olursa, taşra çağdaşlaşmaz, üniversite köylüleşir. Üniversite kurmanın ölçütü, ortalıkta kızlı-erkekli bira içebilmektir” dedim de bütün sol başıma çökmüştü. Buyurun şimdi.
Ama Dersim yine de üniversite kurulabilecek bir yer çünkü sokaklar rahatça kol kola dolaşan askılı bluzlu, jöleli, şık gençler dolu. Birahaneler mebzul miktarda. Başörtülüler inanın ki Bodrum’un Barlar Sokağı’ndakinden az. Her konuda olduğu gibi, bu hususta da Dersim kocaman bir istisna. Gazetelerde Munzur plaj resimleri çıkmıştı ya, Fransız bir turist oradan yürüyüp çarşıya gelmiş bikinisiyle. “Kimse yadırgamadı” diyorlar.

Zürriyeti kurtaran kumandan: Mareşal Çakmak

Atatürk ve Mareşal Çakmak TSK’nın iki sembol ismi. Dersimli, Çakmak’a olumsuz bakmıyor.

Dersimliler, asker oradayken nasıl yaşıyorlar? Süleyman Bey devam ediyor: “Asker bu tarafa geliyor ya, gören köylü uuuuuu, uuuuuu diyor, herkes mağaralara kaçıyor. Sabah bir tehlike yoksa orağına harmanına gidiyor. Harp zamanı. Yiyecek kıt. Ben ağaca çıkıp dutla doyuyorum. Bir gün asker geldi, hepimizi birbirimize bağladı, götürüyor. 38 baharı.
Türkçe bilen birini de götürüyorlar, adam bağırıyor: ‘Adağım var, önce kurbanımı keseyim!’ Komutan diyor, bırakın kessin. Adam keserken bağırıyor: ‘Heko çimeto ve korvê!’ (Hey Allahım senin gözün kör olsun. Kurbanı yiyecek kalmadı, köpekler yesin!). Türkçe devam ediyor: ‘Ben Yemen’de savaştım. Ne günahımız vardı topluyorsunuz? Allahıma isyan ediyorum ben!’ ”
Bundan sonrası ilginç: “Kafileyi yürütüyorlar. Münasip bir mahalde kıracaklar. Komutanın biri, elinde kırbaç, yüzü mosmor. O sırada tepeden yine o uzun boru çaldı. Bir süvari geliyor atı köpük gibi terli; bir tek gözleri gözüküyor. Atladı. Bir kağıt verdi komutana. Yüzüne renk geldi adamın. Allahına isyan edene döndü: ‘Duan kabul edildi ki, vur emri durdurulmuştur’. Millette bir hıçkırık başladı ki…”
İlginç, çünkü: “Bizimkiler derler ki zürriyetimiz Mareşal Çakmak sayesinde kurtuldu. Asker dört taraftan sarmışken yetişiyor, bir bakıyor ki askerin çoğu Dersimli. Diyor ki: ‘Allahtan korkun kuldan utanın. Hani bunlar vergi vermiyor askere gitmiyordu? Dur emri veriyorum!’ Süvariler her tarafa koşuyor. Ama üzerinde bol altın kokusu alınan aileler öldürüldü.”

YARIN: Çakmak habersİz mİydİ? / Dersİm’İn Ermenİlerİ