İsmet Paşa darbeyi istemedi

İsmet Paşa darbeyi istemedi
İsmet Paşa darbeyi istemedi

İsmet İnönü, Menderes?in askeri bir müdahaleyle devrilmesini isteyenler arasında değildi.

İsmet Paşa sadece tehdit ediyordu. Partisinde askerlerle birleşip Demokrat Parti'yi devirmek isteyenler oldu, ama Paşa'nın, onların arasında olmadığını sanıyorum. İsmet Paşa, askeri müdahaleyi istemedi
Haber: HASAN PEHLİVAN / Arşivi

Demokrat Parti’nin Atatürk inkılaplarına karşı bir tutum içerisinde olduğunu düşünüyor musunuz?
Atatürk inkılaplarına karşı bir tutum içerisinde bulunmamıştı. Örneğin ezanın tekrardan Arapça okunmaya başlaması kanun değişikliğiyle meydana gelen bir durumdur. Nitekim Adnan Menderes’i çökerten askeri darbe, bu durumu, ‘Türkiye’nin laiklik ilkesine bir müdahale’ olarak gördüğünü söyledi. ‘Söyledi’ diyorum çünkü ordunun bu durumu, laikliğe aykırı olarak gördüğünü düşünmüyorum. Mesela Demokrat Parti’nin başındaki Celal Bayar, herhalde ülkedeki en Atatürkçü adamdı. O nedenle, Demokrat Parti Atatürk inkılaplarına ihanet etti denmesi haksızlık. Menderes bir oynak politikacı olarak hareket etmiş olabilir ama Celal Bayar asla. Celal Bayar, her şeyini Atatürk’e borçlu olduğu için içtenlikle bağlı bir adamdı. Mesela Demokrat Parti yıllarında Sait Nursi hiç rahat bırakılmadı. Adam ikamete mecbur edildi, takibat altında tutuldu.
Menderes’i 27 Mayıs’a götüren olayların birçoğunun 1957 seçimlerinden sonra olduğunu savunanlar var...
1957-60 arasında önemli olan durum, Demokrat Parti açısından bir propaganda olarak Vatan Cephesi örgütlenmesidir. Bu iktidardan memnun olanların sivil toplum örgütlenmesidir. Demokrat Parti, radyolarda okunan isim listeleri ile ‘herkes vatan cephesine katılıyor’ diye bir hava yaratmak amacındaydı. Vatan Cephesi lafını bilerek mi kullanıyorlar emin değilim. O tarihlerde ben de bilmiyordum. Meğer Kızılordu’nun komünizm getirdiği birçok ülkede, komünist partisinin tek başına iktidara geçmeye gücü yetmediği için, başka birtakım partilerle birleştirilip ‘Vatan Cephesi’ olarak iktidar olmuş. Mesela Bulgaristan’da, Bulgaristan Komünist Partisi, Çiftçi Partisi ile birlikte ‘Vatan Cephesi’ oluşturmuş. Bulgar Demokratik Halk Cumhuriyeti’nde ise Halk Cephesi iktidardaymış. Ancak Çiftçi Partisi’nin programı tek maddeymiş, ‘Partimiz komünist partinin programını aynen benimser.’ Öyle bir gelenek var yani.
Demokrat Parti muhtemelen bilmiyordu dünyada böyle bir terminoloji olduğunu. Demokrat Parti, ‘askerleri bize karşı tahrik edip bir darbe yaptıracaklar’ diye Halk Partisi’nden şüpheleniyor. Bu şüpheleri araştırmak için de, Meclis’te tahkikat komisyonları kuruluyor. Asıl işte Demokrat Parti’nin anayasaya ihanet ettiği gibi laflar, bu tahkikat komisyonlarının kurulmasından sonra ortaya çıkıyor. Tahkikat komisyonları, seçilen milletvekillerinin oluşturduğu komisyonlardır ve bunlar istedikleri adamları sorguya çekebilecekler, evraklara bakacaklar falan. Amerika’da çok kullanılır bu komisyon, örneği Mc Carty komisyonu işte anti-Amerikan faaliyetlerini denetlemek üzere. Ancak ben Yassıada yargılamalarında bir mektup yazdım adaya. İşte “Korkmayın, 1924 Anayasası da kuvvetler birliği fikrine dayanır ve bu anayasaya dayanılarak İstiklal Mahkemeleri bile kurulmuştur. Bu nedenle tahkikat komisyonlarının kurulması, hiçbir şekilde bu anayasaya aykırı denemez.” Bu pek çok hukukçunun iddiasının tersinedir, çünkü Meclis’in böyle bir yargı yetkisi var. İsterse mahkemelere kullandırır, isterse de kendi seçtiği üyelere yaptırır. İstiklal Mahkemeleri anayasaya aykırıdır denemez. İstiklal Mahkemeleri anayasaya aykırı değildi, çünkü ‘bütün yasama organının yürütme ve yargı hakları da vardır’ dersen, aykırı olmaktan çıkar. Ancak kuvvetler ayrılığına dayanan liberal demokratik bir düzlemde böyle halt etmek olmaz. Fakat anayasamız öyle değildi.
Demokrat Parti döneminde basına karşı ciddi bir baskı uygulandığını düşünüyor musunuz?
Evet, bunu söyleyebiliriz. Sahiden de, Türk basınının emektar isimleri olan Hüseyin Cahit Yalçın, Ahmet Emin Yalman gibi yetmişini geçmiş sağ liberal denebilecek adamlar, birer bahaneyle tutulup hapse atılıyor. Basına uygulanan baskıya ‘sansür’ lafını kullanmak da doğru değil. Aziz Nesin, o yıllarda bir dergi çıkartıyor ve ‘sansür istiyoruz’ diye bir yazı yazıyor. Aziz Nesin, “Önceden sansür vardı. Biz hükümetin istemediği bir şey yazdığımızda yayımlayamazdık, sansür onu çıkartırdı. Şimdi özgürlük var diyorlar. İstediğimizi yazdığımız zaman bizi hapse atıyorlar. Sansürü yapın da, bizi hapse atmayın” diyerek alaylı bir yazı yazıyor. Yani Demokrat Parti, bu yeni girdiği baskıcı yolda, basın özgürlüğünü de çiğnemeye başladı. Ama tabii 27 Mayıs askeri darbesi bunu çok abarttı.
Bazı çevreler 27 Mayıs ile 1908 II. Meşrutiyet arasında benzerlikler kuruyor.
27  Mayıs darbesine ‘devrim’ gibi bakan genelde halk çoğunluğu değil, üniversite gençliğiydi. Ben dahil, neredeyse bütün üniversite gençliği bir heyecana kapılıp, ‘Despotlaşan Menderes’in devrilmesi iyi oldu’ diye düşündüler. Asıl mesele şunda; 27 Mayıs hiç şüphesiz askeri bir darbe ama askerlerin acemliğinden mi yoksa iyi niyetliliğinden mi bilinmez. Darbenin hemen peşinden, anayasa yapmak için çok geniş bir kurucu meclis çalışması yürüttüler. Bilmiyorum gördünüz mü, İş Bankası’nın bastığı böyle birer karış kalınlığında üç cilt vardır ‘61 Anayasası’nın hazırlık tartışmaları’ olarak. Sahiden 61 Anayasası, o zamana kadar geçerli olan meşruluk ölçülerini genişletmiştir. Yani daha özgür, daha liberal ve daha demokratik bir yapı getirmiştir. 1908’deki II. Meşrutiyet de, 1913’e kadar böyle bir aydınlanma dönemini başlattı. Bana öyle geliyor ki, 27 Mayıs’ta da, özellikle bu anayasa tartışmaları dolayısıyla belki 1965’e kadar süren ikinci bir parlaklık dönemi yaşanmıştır.
İsmet İnönü, ‘Şartlar tamam olduğunda milletler için ihtilal, meşru bir haktır’ demişti. 1960 darbesinde, gerçekten şartlar tamam mıydı? İsmet İnönü’nün kurduğu bu cümle, dönemi için anlaşılabilir ve kabul edilebilir bir düşünce yapısını mı yansıtıyor?
Yanılmıyorsam İsmet Paşa bu sözü, 1960 yılının başlarında Meclis’te söyledi. O sırada Güney Kore’de bir hareket olmuştu ve diktatör Seungman Yi devrilmişti. İsmet Paşa da bu olay sonrasında ‘Türk milleti, Kore milletinden daha az haysiyetli değildir’ falan demişti. O sırada da belli koşullar gerçekleşirse, ihtilal meşru bir hak halini alır. Şimdi ben siyasal teoriler hocası olduğum için, benim kafamda hemen bir yerlere oturuyor, işte John Locke’un teorileri gibi. Yani devrim hakkı diye bir şey var ancak bu hukuk değil edebiyattır, çünkü hukukta devrim hakkı diye bir şey olamaz. Meğer ki siz, -daha felsefi ya da edebi planda- işte yönetilenlerle yönetenler arasında bir toplum sözleşmesi olduğunu, bir siyasal sözleşme olduğunu, eğer yönetenler bu sözleşmeye aykırı hareket ederse, yönetilenlerin, kendi yönetenlerini değiştirebilmelerini meşru sayarsanız, işte devrim hakkı böyle bir şeye gelir. İsmet Paşa sadece tehdit ediyordu. Partisinin içinde sahiden askerlerle birleşip Demokrat Parti’yi devirmek isteyenler olduğunu da düşünüyorum, ama İsmet Paşa’nın, onların arasında olmadığını sanıyorum. Yani İsmet Paşa, askeri bir müdahaleyi istemedi. Ama partisinden pe çokları bu işe girişti. Ordu da iktidarı hemen İsmet Paşa’ya devretmek istemedi ve kendi içerisinde bölündü -işte 14’ler çıktı. Aralarında Cemal Madanoğlu gibi, “İşte biz darbeyi yaptık, şimdi paşaya teslim edelim ve gidelim” diyenler vardı ama bunlar çok azınlıktaydı.
Peki, Menderes olası bir darbeye ihtimal vermiyor muydu?
Adnan Menderes, yürütebileceğini düşünüyordu, çünkü yanlış da değil. Taviz vermeye başlarsa nereye kadar, nerede tatmin edebilir? Tahkikat komisyonunu kaldırdık demek, harekete geçmiş olan mekanizmayı durdurabilir miydi? Çok şüpheli.
1960 darbesi, 1980’e göre emir komuta zinciri içerisinde meydana gelen bir darbe değil. Daha çok alt rütbeli subaylar tarafından yapılan bir darbe. Bu durumu neye bağlıyorsunuz?
İşte askerlerin acemiliğine geldi. Mesela çoğunluk binbaşı ve yüzbaşılardaydı. Tesadüfen aralarında bir orgeneral var. Cemal Gürsel, emekli olmak üzere gönderildiği İzmir’den Ankara’ya çağrılıp, sonradan ihtilalin başına getirdiler. Cemal Gürsel’i İzmir’den Ankara’ya getirdiler çünkü aralarında çok genç olanlar vardı ve ‘Bundan sonra memleketi biz idare edeceğiz’ demeye de utanıyorlardı. Aslında bu daha çok çalışılması gereken bir konudur. Mesela Ümit Özdağ’ın babası Muzaffer Özdağ aşağı yukarı bizim akranımız-bu genç subaylardan birisiydi. Biz siyasalda asistan falanken, bir gün yanımıza geldi ve konuşurken, “Vallahi başka hiçbir sebep olmasın, sırf bu Kürt meselesi yüzünden bile bu işi yapmak lazımdı” dedi. Oysa istediğin kadar oku, 27 Mayıs tartışmalarında Kürt sorunu hiç de yüzeyde değildir. Askerler iktidarı aldıktan sonra bazı kaydırmalar yaptılar, bazı Kürtleri şuraya buraya sürdüler ama onların istihbaratına göre, Demokrat Parti’nin bu Kürt meselesi konusundaki özensizliği, böyle bir müdahaleyi zorunlu kılıyordu. Bu durum, mesela 27 Mayıs’ın hiç çalışılmayan bir boyutudur.

- BİTTİ -


    ETİKETLER:

    Güney Kore

    ,

    Mayın