Yapıcı diyalog iki tarafın da şahinlerinin rehini

Yapıcı diyalog iki tarafın da şahinlerinin rehini
Yapıcı diyalog iki tarafın da şahinlerinin rehini
'Sevr paranoyası'nın Ermeniler nezdindeki karşılığı 'jenosit' söylemi. Şahinler bu seçilmiş travmalarla birbirini besliyor, demokratların işini zorlaştırıyor
Haber: BASKIN ORAN / Arşivi

‘Buraya kadar okuduklarınız, Amerika’daki Ermeni diasporasının daha önce duymadığı kimi şeyleri duyması ve güç de olsa iki halkın birbirini tanımaya başlaması açısından ilginçti. Dünyada bir de Fransa’daki diaspora önemli. Armenian Weekly’de çıkan söyleşinin temel unsurlarını aslında yaklaşık altı ay önce onlarla da paylaşmıştım. O konferans Paris’in 1628 tarihini taşıyan Büyükşehir Belediye Sarayı’nda (Hotel de Ville) yapılacaktı. Fakat açılış günü olarak saptanan 26 Ocak’tan iki gün önce işe rufailer karışmış olacak ki Büyük Salon’da tadilat yapılacağı açıklandı. Yerine, 10. Bölge’nin yine tarihsel olan binasının tahsis edildiği bildirildi. Sağlık olsun; gidip orada yaptık. Agos’tan Aris Nalcı ve Hrant’ın avukatı, “Anneannem”in yazarı Fethiye Çetin’le birlikte konuştuk. Ayakta bile yer yoktu. Aşağıda okuyacağınız, orada söylediklerimin Türkçe çevirisidir.”
Sevgili arkadaşlarım,
Bu toplantıyı düzenlendikleri için Ermeni ve Türk derneklerine, geldiğiniz için de sizlere teşekkür ederim.
Aris Nalcı’nın ardından Fethiye Çetin, Hrant’ın davasında yaşananları eksiksiz biçimde aktardı. Demokrat bir Türk olarak tek diyebileceğim, utanç duyduğumdur.
Peki bu utanç verici durum nereden kaynaklanıyor?
Belli başlı dört sebep söz konusu;
1) Bilgisizlik,
2) Eğitim (Bu ilk ikisi birbiriyle bağlantılı),
3) Tarihin getirdiği yük,
4) Türkiye’deki toplumsal psikoloji.
1) Bilgisizlik: 
1994’teydi galiba, demek ki 14 yıl olmuş, “Fırat Dink” isimli biri beni telefonla aradı. Nüfus cüzdanındaki ismi böyleydi. İstanbullu bir Ermeni olduğunu ve Türkiye’deki Ermenilerin sorunlarına ilişkin bir yazımdan dolayı bana teşekkür etmek istediğini söyledi. Ve konuşurken ağlamaya başladı. Bir anda ellerim buz kesti. Ben de sessizce ağlamaya başladım.
Üniversite hocasıyım, Saint Joseph’te okudum, Hrant hayatım boyunca konuştuğum üçüncü Ermeni idi. İlk ikisi, bana Ankara’da 1953 model bir Citroen satan Artin Usta ile o zamanların Siyasal Bilgiler Fakültesi asistanı Etyen Mahçupyan’dır.
Sokaktaki sıradan Türk’ü siz düşünün.
2) Eğitim:
Daha önceden Ermenilere ilişkin özel bir ilgim yoktu. Aksine, resmî eğitim hepimize onların Birinci Dünya Savaşı’nda bizi sırtımızdan vurduğunu öğretmişti.
Sakallı Celal (1886-1962) büyük bir filozoftu. Hiçbir şey yayınlamadı ama deyişleri efsaneleşmiştir. Bir keresinde “Bu kadar cehalet ancak tahsille mümkündür” demişti.
3) Tarihin getirdiği yük:
Burada Osmanlı toplumunun omurgasını oluşturan ve 1454’ten itibaren uygulanan Millet Sistemi’ni kastediyorum. (Buradaki millet ulus değil, cemaat anlamındadır). Söz konusu sistem yarı-teokratik imparatorluğun halkını ikiye ayırıyordu:
- Millet-i Hakime (hüküm veren millet, Müslümanlar), ve
- Millet-i Mahkume (hakkında hüküm verilen milletler, gayrimüslimler)
İmparatorluk döneminde bu ikinci kategorinin iki niteliği öne çıktı:
- Mükemmel bir özerklik (Patriklerin vergi toplama yetkisi bile vardı),
- Mükemmel bir eşitsizlik. Müslümanlar karşısında kesinlikle aşağı konumdaydılar.
Bahsettiğimiz sistem 1839’da Tanzimat’la birlikte resmen son buldu. Ancak Millet-i Hakime zihniyeti Müslümanların kafasından hiç eksilmedi.
Bunun yanı sıra, fazlasıyla jakoben Cumhuriyet’in kuruluşuyla birlikte;
- ‘gayrimüslimlerin özerkliği’ son buldu, ama
- ‘gayrimüslimlerin aşağılık konumu’ fevkalade laik ulus-devlette varlığını sürdürdü. Laik Türkiye’de, Türk demek zorunlu olarak Müslüman demektir ve en laik Kemalistler bile bunun farkında değildir.
İşte, halkın gayrimüslimleri hor görmesi bundandır. Ayrıca, söz konusu Türk ulus-devletinin “Avrupalı gayrimüslimler”ce desteklenen Yunan milliyetçiliğinin istilasına karşı verilen mücadele üstüne kurulduğunu da unutamamak gerek.
4) Türkiye’deki toplumsal psikoloji:
Burada size Zombilerden bahsedeceğim. Türkler 1915’ten beri büyük toplumsal sorunlarından hiçbirine çözüm bulamadılar. Sorunları hep halının altına süpürdüler:
- Ermeni sorunu
- İslam sorunu
- Kürt sorunu
Şimdi bunların hepsi çürüyüp koktu ve halının altından hepsi birden zombiler gibi fışkırdığından Türklerin ödü kopuyor.
Şahsen ben korkan insanlardan hep korkmuşumdur. Ama bu durum bilgisizlik, eğitim ve tarihin yüküyle bir araya geldiğinde fevkalade patlayıcı bir bileşim oluşturuyor. Ve, biliyor musunuz, bugünlerde Türkleri bu korku birleştiriyor, birbirlerine sarılmalarını getiriyor.
İnsan Hakları Danışma Kurulu’nun yayınladığı “Azınlık Raporu”nda (2004) söz konusu korkuya ‘Sevr Paranoyası’ dedik. “Yine bizi 1920 Sevr Anlaşması’ndaki gibi bölecekler!”. Rapor’un ardından, raporu yazan ben ve Kurul Başkanı Prof. Kaboğlu beş yıl hapis istemiyle mahkemeye verildik. Şu anda davamız Yargıtay’da.
***
Sevgili dostlar,
Sizlere dört başlık altında, Sevgili Hrant’ımızı martirler listesine eklemek zorunda kaldığımız zehirli atmosferi betimledim.
Peki ama, herkesin ardından gözyaşı döktüğü Hrant kimdi?
Çok sıcak bir arkadaş olmasını saymazsanız, Hrant’ın iki önemli niteliği vardı.
Birincisi, Hrant Türkiye’nin Ermeni varlığının farketmesini sağlayan ve bal gibi bir Ermeni Sorunu olduğunu gösteren kişiydi. Bu, Türkiye’de inkarcı söylemin artık terk edilmesi için gerekli ön koşuldu.
Diasporanın düşündüğünün aksine, Türkler Hrant’tan önce Ermeni sorunundan haberdar değildi. ASALA cinayetleri ülkeyi sarsmış ama sorunun bilincine varılmasına değil, zaten varolan hor görme ve nefretin yeniden üretilmesine yaramıştı. Şu anda, sayısız ulusal parlamentoda veya uluslararası kuruluşta oylanan ‘yasalar’ da aynı sonucu yaratmakta. Tüm bunlar Sevr Paranoyası’nı güçlendiriyor.
Fakat Hrant ve gazetesi Agos sayesinde bazıları kendi kendine “Yahu, 1915’te neler yaşanmış?” diye sormaya başladı. Türkler ancak Hrant bir Ermeni olarak Türkiye’nin kamusal hayatına girdiğinde fark ettiler ki, Ermeniler sadece gayrimüslim değildir, birer insandır. O kadar ki, onun tabutunun ardından yüz binlercesi ‘Hepimiz Ermeniyiz’ diye haykırarak yürüdü. Bu sloganı geçtiğimiz hafta Agos’un önünde tekrarladı.
İkincisi, Hrant sadece bir Ermeni değil, çok mantıklı ve dört dörtlük bir insan hakları savunucusuydu. Bu niteliğiyle her şeyi açıkça söyledi. Yumuşak dille. Korkmadan. Ve herkese. Ekim 2006’da Fransa’da ‘yasanın’ [Ermeni jenosidi yasasının] çıkmasının ardından dediklerini hatırlıyorum: “Türkiye’de bir soykırım olduğunu söylüyorum. Şimdiyse Concorde Meydanı’na gideceğim, bir taşın üstüne çıkacağım ve ‘Hayır, soykırım olmadı!’ diyeceğim”.
Ayrıca, siz de iyi biliyorsunuz, “Yabancı parlamentoların hakemlik yapmasına ihtiyacım yok” ve “Bunu içeride çözmek istiyorum” demişti.
Türk devleti sayısız davayla onu hırpalarken Diaspora’nın şahinlerine “Dış dünyanın baskısıyla jenosidi kabul etmek zorunda kalan bir Türkiye mi, yoksa kendi iç dinamikleriyle bunu kabul eden demokratik bir Türkiye mi istiyorsunuz?” diye soruyordu. Bir mesele bundan daha açık ortaya konamazdı.
Sevgili dostlarım! Anlamamak için insanlıktan uzak olmak gerek. Türk devletinin inkarcı politikası karşısında tüm dünyadaki Ermenilerin öfkesini gayet iyi anlıyorum. Türk devletinin hiç olmazsa “Osmanlı döneminde yaşanan esef edilesi olaylar nedeniyle gerçekten üzgünüz. Ermeni dostlarımıza taziyelerimizi sunuyoruz” demesinin ne kadar önemli olduğunu biliyorum.
Gerçekten de, yasını tutamamış bir insan nasıl kendini toparlayabilir? İşte bu nedenledir ki, Anadolu’da bir tür ağlayarak türkü söyleme geleneği vardır; buna “ağıt yakma” derler.  Ağlayarak haykırıp, haykırarak ağlayıp ağıt yakılır. Bu, kişinin içine düşen ateşin dışa vurumudur. Bu sizi yatıştırır. Başka hiçbir şey sizi yatıştıramaz. Ermenilerin bunu yapma olanağı bulamadıkları doğrudur. Türk devleti bu imkanı onlara tanımadı.
Zaten, yas tutmak kendilerine imkansız kılındığından dolayı değil midir ki, Ermeniler “jenosit” sözcüğüne böylesi akıldışı boyutlarda vurgu yapıyorlar şimdi? Türkiye’de bu sözcüğün sadece ve sadece ‘nazizm’ anlamına geldiğini bilmiyorlar mı? Eğer ki, bu bir intikam alma yöntemi değilse, şunu söylemek isterim ki Diaspora’nın söz konusu mesajı, tarihin bu üzücü dönemine ilişkin olarak Türkiye‘deki psikolojik bastırma sürecini güçlendirmekten başka bir işe yaramıyor. Sonuçta bildik bir tablo ortaya çıkıyor; bu kez aklını yitirme sırası Türklere geliyor ve Sevr Paranoyası hortluyor.
Anlaşılmasının zor olduğunu sanmıyorum: Bu sorun parmak şaklatır gibi çözülecek türden değil. Daha önce de belirtmiştim, ben bile az-çok tanınan bir üniversite hocası olmama, Rum kültürüyle yoğrulmuş Ege kenti İzmir’de doğup büyümeme rağmen sorunun bilincine Hrant’ı tanıdıktan sonra varmaya başladım. Bu şartlar altında, resmî ideolojiyle yoğrulmuş bir halkın ‘Nazi’ imajıyla karşılaştığındaki tepkisini tahayyül etmek zor olmasa gerek.
İşte bu yüzden, işitmek istemeyen Türklere ne söylemek gerektiğini tam bilemesem de, bir şeyi iyi biliyorum: Diyalog yokluğu yüzünden Türklerin ve Ermenilerin kendilerini içine kapattıkları kısır döngüyü kıramazsak tek adım atamayacağız.
Evet dostlarım, iki tarafın demokratları arasında diyalog yokluğu yüzünden gerçekten de tam bir kısır döngü karşısındayız. Bu durum hem Ermenilere hem de Türklere zarar vermekte. Bu iki halk kuşkusuz bunun farkında değil ama sürekli olarak iki şey yüzünden aşağılandıklarını artık fark etmeleri gerekiyor:
1) Türk devleti durmadan Amerikalıların yardımına, Ermeniler de durmadan yabancı parlamentoların yardımına muhtaç oluyor,
2) Karşılıklı olarak “Seçilmiş Travmalar” besleniyor. Tanımını istiyorsanız, bu kavram şu demektir:  Bireyler, sanki yaşamaya devam edebilmek için mutlaka gerekliymiş gibi, aşağılanmışlık duygularını bizzat kendileri devam ettirirler. Seçilmiş travmalar ulusun birbirine tutunması için ortak başarılar, hatta askerî zaferler kadar önemlidir. Ama, abartıldıkları zaman, söz konusu ulusu gerçekten küçük düşürebilirler.
“Sevr Paranoyası”nın Ermeniler nezdindeki karşılığı “Jenosit” söylemidir. Bu söylem Diaspora’da seçilmiş travma işlevi görüyor. Bu sayede Diaspora hem ABD ve Fransa gibi ülkelerde sesinin duyulmasını sağlıyor, hem de bu ülkeler de Hıristiyan olduğu için doğal olarak gelişen asimilasyonla baş etme olanağı buluyor.
Herbiri kendi usulünce, bu iki yol Diaspora’da da Türkiye’de de kendi içine kapanmaya götürüyor. İki halk kendilerini gettolarına kapatıyor, karşılıklı anlayışı yasaklıyorlar, simetrik acılarını ebedileştiriyorlar. Tek fark, Ermeni gettosunun coğrafi açıdan Türklerinkinden daha geniş olma avantajına sahip bulunması; hepsi bu.
Her iki taraf da kendini bazı mesajlara kapıyor. Birisi jenosit kelimesini duymadığı zaman kulaklarını tıkıyor, diğeriyse bunu duyduğunda. İki tarafın şahinlerinin birbirini memeden emzirdiği bu koşullarda, daha almamız gereken epey bir yol olduğundan korkarım.
Şahsen, Türklere 1915 kıyımını anlatma mücadelesi veren biz demokratların işini son derecede zorlaştıran bu kısır döngüden bıktım artık ben.
Ama, yolun sonuna gelmek için önce ona başlamak gerek. Bugünkü toplantımız böylesi bir başlangıç olarak kutlanmalı. Bu noktaya gelebilmemiz içinse, bir martir vermemiz gerekti.

- BİTTİ -