Bağdadi: İçe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?

Bağdadi: İçe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?
Bağdadi: İçe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?
Time dergisinin yılın kişisi anketinden ikinci olarak çıkan IŞİD'ın kurucu lideri Ebubekir el Bağdadi, dünyanın ilgisini çekmeye devam ediyor. ABD'de William McCants tarafından kaleme alınan ve IŞİD liderinin hayatını mercek altına alan araştırma yazısında Bağdadi'nin içe kapanık bir çocukluk ve gençlik döneminden sonra kanlı örgütün zirvesine yükselme öyküsü anlatılıyor

RADİKAL – ABD’nin önemli düşünce kuruluşlarından Brookings Enstitüsüsü, IŞİD’ın kurucusu Ebubekir el Bağdadi’nin hayatını mercek altına alan bir araştırma yazısı yayınladı. William McCants tarafından kaleme alınan ve 1 Eylül 2015’de yayınlanan bu yazının, Melih Cılga tarafından yapılan Türkçe çevirisi ise medyascope.tv internet sitesinde yayınlandı.

medyascope.tv’de “Ebubekir el Bağdadi’nin portresi: Din ve futbola tutkun, içe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?” başlığıyla yayınlanan yazıda, Bağdadi’nin, futbol oynamayı çok seven ve oyun sırasında kendisine sert davrananlara bile sesini yükseltmeyen, içe kapanık bir çocuk olduğundan söz ediliyor.

Biz bu uzun portre yazısının bazı bölümlerini okuyucularımızın dikkatine sunuyoruz. Yazının Türkçe çevirisinin tamamını ya da İngilizce orijinalini okumak isteyenler, bu sayfanın sonundaki linkleri kullanabilir…

 

Bağdadi: İçe kapanık bir adam nasıl IŞİD lideri oldu?

İbrahim Avad İbrahim el Badri, Bağdat’ın kuzeyinde “Sünni Üçgeni” denilen bölgede, geçmişi antik dönemlere uzanan Irak şehri Samarra’da 1971 yılında doğru. (Sünni Üçgeni, yaklaşık olarak Bağdat, Ramadi ve Tikrit şehirlerini kapsayan bölge). Yerel bir camide hatim dersleri veren mütedeyyin bir adamın oğlu olan İbrahim, içekapanık, az konuşan, konuşsa da sesi pek duyulmayan biriydi. Bu dönemine tanıklık etmiş komşuları onu çekingen ve kendi dünyasında yaşayan bir çocuk olarak hatırlıyor. En sevdiği spor futboldu; mahalledeki arkadaşlarıyla maç yaparken birisi ona çarpıp yere düşürse bile sesini yükseltmez, duygularını içine atardı. Ama o yıllara ait fotoğrafları başka bir özelliğini daha ele veriyordu: Kalın, çatık kaşlarının altındaki kapkara gözlerinde gizlenen yoğun bir öfke.

HATİM İNDİREN GENÇ BAĞDADİ

Bağdadi’nin alt orta sınıfa mensup ailesi, sadece dindarlıklarıyla değil, gurur duydukları soyağaçlarıyla da tanınıyordu. Bağdadi’nin Sünni ataları, Samarra şehrindeki altın kubbeli Askeriye Türbesi’nde yatan ve aslında Şiiler tarafından kutsal kabul edilen 12 imamdan ikisi üzerinden, kendi soylarının da peygamber soyuyla bağlantılı olduğunu iddia ediyordu. Bağdadi’nin soyağacı, Irak’ta sık rastlanan Sünni ve Şii kimliklerin kısmen üst üste örtüştüğü pek çok örnekten biri. Bu kısmi örtüşmeden bile rahatsız olan ve Sünnilerle Şiiler arasındaki “ebedi” ayrımı vurgulamak isteyen El Kaide, ABD’nin Irak’ı işgalinden birkaç yıl sonra 2006’da Askeriye Türbesi’ni bombalayacaktı.

Bağdadi’nin babası Avad, yaşadıkları şehirde halkın dini hayatında aktif rol oynayan biriydi. Babasının hatim öğretmenliği yaptığı cami, aynı zamanda mahalledeki çocukları Kuran’ı ezberlemeleri için yönlendiren genç Bağdadi’nin bizzat kendi öğretmenlik deneyiminin de başladığı yer oldu. Etkili konuşma sanatı ve dini eğitim verme konusundaki ilk deneyimini böyle yaşamıştı. Kuran’ı yüksek sesle okudukça Bağdadi’nin dingin sesi canlanıyor, artık heceleri kuvvetli ve yankılanan bir ses tonuyla telaffuz ediyordu. Hatim sanatının inceliklerinde ustalaşmak için saatlerce, günlerce çalıştı.

Bağdadi’nin ailesinin dindarlığına rağmen, ailenin bazı üyeleri Arap milliyetçiliği çerçevesinde tüm Arap ülkelerini birleştirmeyi hedefleyen sosyalist Baas Partisi’ne katılmıştı. Baas liderleri, insanların özel hayatında kendilerini dine adamalarını hoş görseler ve hatta bazen teşvik etseler bile, dini siyasallaştıranları kendi iktidarlarına bir tehdit olarak gördüler, dini aktivizme her zaman karşı oldular.

Bağdadi’nin amcalarından ikisi Saddam’ın güvenlik teşkilatında çalıştı, kardeşlerinden biri de orduda subay oldu. Asker olan başka bir kardeşi, 1980’ler boyunca sekiz yıl süren İran-Irak savaşında hayatını kaybetti. Savaş biraz daha uzun sürseydi ve gözlerindeki miyopluk yüzünden askerlikten muaf tutulmasaydı, belki Bağdadi de kardeşiyle aynı kaderi paylaşacaktı.

ÜNİVERSİTE ÖĞRENCİSİ BAĞDADİ

Bağdadi 1996’da Bağdat Üniversitesi’nden mezun olduktan sonra Saddam İslam Araştırmaları Üniversitesi’ne girdi ve en sevdiği konu olan hatim dalında yüksek lisansa başladı. Hiç kuşku yok ki ailesindeki Baas üyesi olan akrabaları, çok seçerek öğrenci kabul eden bu elit üniversiteye girmesinde yardımcı oldular.

Master eğitimi sırasında amcası İsmail el Badri, Bağdadi’yi “Müslüman Kardeşler” (İhvan) hareketine katılmaya ikna etti. Bağdadi’nin ilk başta tanıştıkları da dâhil olmak üzere, Bağdat’taki “İhvan” mensuplarının çoğu, devletlerin şeriat düzenine geçmesini isteyen, ama bu olmadığında başkaldırmayı da düşünmeyen “barışçı” Selefilerdi. Ama Bağdadi kısa sürede onlardan uzaklaştı ve azınlıktaki radikal Selefilere yanaştı. Bunlar, İslam inancına ihanet ettiğini düşündükleri devlet yöneticilerini devirmek gerektiğini söylüyor ve kendilerini “cihatçı Selefiler” olarak adlandırıyorlardı. Bağdadi’nin ağabeyi Cuma da bu grubun içerisindeydi. Bağdadi’nin akıl hocası olan ve 1980’lerde Afganistan’da Sovyetler’e karşı savaşmış “İhvan” üyelerinden biri olan Muhammed Hardan da oradaydı.

Böylece Bağdadi Müslüman Kardeşler’in içerisinde cihat yolunu öneren teorisyenlerin kitaplarını okumaya başladı. “Eyleme geçen değil, sadece konuşan” insanlardan oluştuğunu düşündüğü ana akım “İhvan” siyasetine tahammül edemiyordu artık. 2000 yılına geldiğimizde Bağdadi “İhvan” içerisinde bir kavga başlatmaya çoktan hazırdı.

FUTBOL YILDIZI BAĞDADİ: “BİZİM MESSİ”

2000-2004 dönemine dair Bağdadi hakkında bildiklerimiz daha çok onun özel hayatıyla ilgili gayet yüzeysel bilgiler. İki eşi ve altı çocuğu olduğu tahmin ediliyor. İlk eşi Esma dayısının kızıydı. İkinci eşi İsra ile muhtemelen 2003’teki Amerikan işgalinden sonra evlenmiş olması gerekiyor. Diğer muhafazakâr Müslümanlar gibi Bağdadi de eşlerinin sokağa çıkmasına pek izin vermez, kendisi de asosyal bir hayat yaşardı. Zamanının çoğunu Bağdat’ın yoksul Tobçi mahallesinde Hacı Zeydan Camii yakınlarındaki küçük apartman dairesinde ailesiyle geçirirdi. Bu camide mahallenin çocuklarına hatim dersleri verir ve o gür sesiyle ezan okurdu.

Bu cami aynı zamanda onun diğer tutkusunu da hayata geçirdiği yerdi: Futbol. Caminin bir futbol kulübü vardı ve Bağdadi yıldız oyuncuydu; mahalledekiler onu “bizim Messi” diye bilirdi. Takım arkadaşları Bağdadi’nin gol atamayınca hemen sinirlenip öfkelendiğini de hatırlıyorlar.

Gol kaçırmasının yanı sıra, gündelik hayatta İslam kurallarına uymayan herhangi bir davranış görmesi de Bağdadi’nin öfkelenmesine yetiyordu. O günlerden bir komşusunun aktardığına göre, bir gün bir düğünde kadınların ve erkeklerin birlikte dans ettiğini gören Bağdadi bu duruma çok öfkelenmiş ve müdahale ederek dansı durdurmuştu.

AMERİKALILAR BAĞDADİ’Yİ TUTUKLUYOR

2003’ün sonlarında Amerikalılar Saddam’ın ordusunu dağıttıktan sonra, Bağdadi “Ehli Sünnet vel Cemaat Ordusu” isimli bir militan grubun kurulmasına yardımcı oldu. Bu grup kuzey ve orta Irak’ın birçok yerinde Amerikan askerlerine karşı silahlı mücadele yürütecekti.

Şubat 2004’te Bağdadi Amerikalıların “arananlar listesi”nde bulunan bir arkadaşını ziyaret etmek için gittiği Felluce’de tutuklandı ve güney Irak’taki Camp Bucca hapishanesine gönderildi. Hapishane kayıtlarına “sivil tutuklu” diye yazılmıştı, yani Amerikalılar onun bir cihatçı olduğunu henüz bilmiyorlardı.

Hapiste kaldığı 10 ay boyunca Bağdadi militan tarafını gizledi ve kendisini dini faaliyetlere adadı; Cuma hutbelerini üstlendi, diğer mahkûmlara din dersleri verdi. Bir koğuş arkadaşı “Bağdadi sessiz sakin birisiydi, ama belli bir karizması vardı, karşınızdakinin önemli bir insan olduğunu hissediyordunuz” diye hatırlıyor o günleri.

Tabii orada da futbol sahasındaki yeteneğini konuşturacak, hem mahkûmları hem de gardiyanları kendine hayran bırakacaktı. “Bizim Messi”den sonra, Camp Bucca hapishanesindeki yeni lakabı “Maradona”ydı.

Bağdadi’nin Bucca’da arkadaşlık kurduğu eski Baasçıların bir kısmı, sonradan onunla birlikte IŞİD saflarında yükseldi. “Eğer Irak’ta o Amerikan hapishanesi olmasaydı, bugün IŞİD diye bir şey olmazdı. Bucca bir fabrikaydı, hepimizi orası üretti, bizim ideolojimizi biçimlendirdi” diyor o günleri hatırlayan ve The Guardian’a röportaj veren bir mahkûm. Mahkûmlar o hapishaneden “akademi” diye bahsediyorlardı ve Bağdadi de oradaki 10 ay boyunca “öğretim üyelerinden” biri olmuştu.

8 Aralık 2004’te tahliye edildiğinde Bağdadi çoktan bir çekirdek kadro ve “adres defteri” sistemi oluşturmuştu kendine: Tahliye edilen her mahkûm, iç çamaşırının lastiğine dışarıda bağlantıya geçeceği kişinin telefon numarasını yazıyordu.

EL KAİDE İLE BAĞLANTI KURUYOR

Bağdadi’nin tahliyesinden sadece iki ay önce uluslararası terör örgütü El Kaide, Ebu Musab el Zerkavi yönetimindeki küçük bir cihatçı milis grubunu kendi bünyesine katarak Irak şubesini açmış ve başına da Zerkavi’yi getirmişti. 

Bağdadi henüz Bucca hapishanesindeyken mutlaka Zerkavi’nin örgütündeki cihatçıların bazılarıyla tanışmış ve kendisinden bile daha radikal olan bu insanların cazibesine kapılmış olmalı. Tahliyesinden sonra Bağdadi El Kaide üyesi olan bir akrabası aracılığıyla örgütün Irak şubesiyle bağlantı kurdu. Örgüt temsilcisi ise Bağdadi’yi bir yandan Suriye’nin başkenti Şam’a gidip örgüt adına bir şeyler yapmaya, diğer yandan da yarım bıraktığı doktorasını tamamlamaya ikna etti.

Haziran [2006] ayında bir Amerikan hava saldırısında Zerkavi öldürülünce, onun yerine geçen Mısırlı cihatçı Ebu Eyüp el Mısri de Zerkavi’nin planına sadık kaldı ve Ekim ayında İslam Devleti’nin kurulduğunu ilan etti.

Bağdadi bu yeni İslam Devleti tarafından Irak’ın bazı “vilayetlerine” diyanet işleri sorumlusu olarak atandı. Gerçi henüz ortada sınırları belli bir devlet ya da vilayet olmadığı için, Bağdadi’nin pratikteki sorumluluğu yine propaganda faaliyetlerini yürütmek, örgüt askerlerinin İslam’a uygun yaşamalarını denetlemek ve herhangi bir yerde bir suç işlendiğinde şeriatta öngörülen cezaların acımasızca uygulanmasını sağlamaktı.

Bu taşra görevine kısa bir süre ara veren Bağdadi, Mart 2007’de Kuran Bilimleri doktora derecesini aldı. Hem bu akademik başarısı hem de İslam Devleti’nin diyanet işleri denetçisi olarak gösterdiği performans sonucunda el Mısri’nin dikkatini çekmeyi başardı. El Mısri onu Şeriat Komitesi denetçiliği görevine atadı ve 11 kişilik Danışmanlar Konseyi’ne aldı. Konsey her ne kadar vitrindeki emir Ebu Ömer’e danışmanlık yapıyormuş gibi görünse de, gücünü yabancı cihatçılardan alan ve aslen Mısırlı olan el Mısri tarafından yönetiliyordu.

BİN LADİN’E MEKTUPLAR

Kısa sürede, üç kişiden oluşan İslam Devleti Koordinasyon Komitesi’ne atandı. Artık İslam Devleti’nin askeri kumandanlarını seçme, denetleme ve işten atma yetkisine sahip üç kişiden biriydi. Ebu Ömer’in büyük patron Usame bin Ladin’e yazdığı mesajları kaleme aldı, ayrıca İslam Devleti’nin yöneticileri arasındaki yazışmaları koordine etti.

Her şey yolunda giderken bu yazışmalardan bir tanesi Nisan 2010’da Irak resmi güvenlik güçlerinin eline geçince, çorap söküğü gibi hızla ilerleyen bir soruşturma sonucunda Amerikan ve Irak askerleri bir operasyon düzenleyip Ebu ömer ve el Mısri’yi Tikrit’te saklandıkları bir evde ablukaya aldı. İslam Devleti’nin bu iki tepe yöneticisi teslim olmaktansa kendilerini havaya uçurmayı tercih etti.

Bu ölümlerin ardından İslam Devleti yeni bir emir seçmek durumunda kalmıştı ama Amerikalıların bir baskın daha yapmasından korktukları için Danışmanlar Konseyi bir türlü bir araya gelip seçim yapamadı. Bu noktada, arka plandaki büyük patron Usame bin Ladin devreye girdi. Danışmanlar Konseyi’ne talimat vererek şimdilik geçici bir emir seçmelerini, asıl adayların isimlerini ve niteliklerini içeren bir listenin de kendisine gönderilmesini istedi.

EMİR BAĞDADİ

O sırada İslam Devleti’nin askeri konsey başkanı olan Hacı Bekir, yeni emir seçilmesi sürecini manipüle etmek için uygun bir fırsat bulduğuna inanıyordu. Eskiden Saddam’ın ordusunda albaylık yapmış olan Bekir, yeterince dindar bir geçmişi olmadığı için kendisinin emir olamayacağını biliyordu. Bu yüzden, seçilecek emiri arka plandan yönetecek adam olmaya karar verdi. Gözüne kestirdiği “kolay yönetilebilir” emir adayı da genç Bağdadi’den başkası değildi.

Hacı Bekir İslam Devleti’nin vahşi yöntemlerini sürdürme taraftarıydı ama bu konuda hep El Kaide merkezinden eleştiri geliyordu. Belki Bağdadi’yi emir seçtirebilirse, onun da bu konuda kendisini destekleyeceğini ve El Kaide yönetimine mesafe koyabileceğini hesaplamıştı. Sonuçta Bekir, bin Ladin’in seçimle ilgili talimatlarını hiçe sayarak Danışmanlar Konseyi’nin 11 üyesine de mektup yazıp diğer tüm üyelerin Bağdadi’yi desteklediğini iddia etti. Tabii ki Bağdadi’nin peygamber soyundan geliyor olma iddiasını, Kuran okuma konusundaki ustalığını ve örgüt içerisindeki idarecilik becerilerini de pazarlamaktan geri kalmadı.

Danışmanlar Konseyi 9’a 2 oy çokluğuyla, 39 yaşındaki Bağdadi’yi İslam Devleti’nin yeni emiri seçti. O ana kadar herkesin İbrahim el Badri olarak tanıdığı bu adam, ismini Ebubekir el Bağdadi olarak değiştirdi.

Yeni emirin onayıyla (ve tabii ki şükran duygularıyla) harekete geçen Hacı Bekir, İslam Devleti içerisinde Bağdadi’nin otoritesine karşı çıkabilecek herkesi ortadan kaldırmaya girişti. Örgüt üyelerince “gölgelerin prensi” ve “Emir’in özel bakanı” olarak adlandırılan Bekir, tıpkı Saddam döneminde yaptığı gibi, kimi zaman korkutma kimi zaman da doğrudan suikast yoluna başvurarak muhalifleri “etkisiz hale getirdi”. 

İslam Devleti’nde güç artık yabancı mücahitlerden Iraklılara geçmişti. Yeni komuta kademesi Bağdadi ve Bekir gibi Kamp Bucca’nın eski mahkûmlarından oluşuyordu. Bekir gibi birçoğunun da Saddam’ın ordusunda ya da istihbarat teşkilatında çalışmışlığı vardı. Otoriter bir devleti yönetmek için gayet kullanışlı bir kadroydu bu.

İktidarını sağlama alan Bağdadi ve perde arkasındaki danışmanı Bekir, İslam Devleti’nin zayıflamaya yüz tutmuş imajını ve gücünü yeniden canlandırmaya girişti. Yaşadıkları askeri yenilgiler ve baskınlar sonucu 2008’den beri iyice yeraltına inmiş olan örgütü yeniden ortaya çıkarmaya ve bir halifelik kurmak için gereken toprak parçasını ele geçirmeye kararlıydılar.

2011’de Suriye’de huzursuzluğun büyümeye başlaması, Bağdadi’nin arayıp da bulamadığı fırsatı karşısına çıkardı. Bağdadi’nin umudu, yaratılan bu kaos ortamından faydalanıp İslam Devleti’nin el koyacağı ilk toprak parçasını ele geçirmekti.

TÜRKÇE ÇEVİRİNİN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ

ORİJİNAL METİN İÇİN TIKLAYINIZ