Berlin Kreuzberg'dir

Berlin Kreuzberg'dir
Berlin Kreuzberg'dir
Bir zamanlar 'öteki'nin mahallesi haline gelen ve Türk misafir işçilere mesken olan Berlin'in Kreuzberg semti, şimdilerde graffitileri ve kendine has müziğiyle sanatçıların merakını uyandırıyor.
Haber: VEDAT ATASOY / Arşivi

Bu hafta perşembe günü İZ TV’de yayımlanacak ‘Kreuzberg: Küçük İstanbul ’ adlı belgeselimizi çekmek ve Avrupa’nın göçmenlere bakışını incelemek için Coşkun Aral’la birlikte Almanya’daydık. Bunun için de merkez olarak Berlin ve tabii ki ‘küçük İstanbul’ diye anılan Kreuzberg’e düştü yolumuz.
Berlin, mimarisi ve yaşam standardıyla klasik bir Avrupa şehri. Her Avrupa şehri gibi içinden bir nehir -Spree- geçiyor. Birçok müzeye sahip, fakat bu müzelerdeki eserlerin çoğu -nasıl oluyorsa!- başka ülkelerden geliyor. Hem de sadece küçük eserler değil, koskoca antik şehirler yerlerinden sökülerek, tüm dünyaya ‘gururumuz’ diye sergileniyor. Bu aslında İngiltere’de de, Fransa’da da, Almanya’da da böyle. 

Berlin’in kafeleri ve alışveriş merkezleri çoktur. Tüket tüketebildiğin kadar... Ama renk dersen işte o yoktur. Farklı renkleri pek sevmez Avrupalılar; bunu da, “Biz sizin gibi homojen bir toplum değiliz” diye hüzünlü gözlerle söylerler ama arkanızı döndüğünüzde ‘pis yabancı’ derler. Çünkü birlikte yaşamaya değil, sömürmeye alışmıştır. Her Avrupa şehri aşağı yukarı böyle…
Ancak burada ezber bozan bir yer var: Kreuzberg. Her zaman bir gettoydu aslında. Önce Yahudilerin yaşadığı bölgeydi; sonrası herkesin malumu... Hitler döneminde en büyük hüzünlerin yaşandığı yerdi. 2. Dünya Savaşı’ndan sonra tam ortasına meşhur Berlin Duvarı’nı diktiler. Berlin’in kenar mahallesine bu kez bir diğer ‘ötekiler’ yerleşti. Eşcinseller ve travestiler, burada gözden uzak, daha rahat bir yaşam sürmek için Kreuzberg’i mesken tuttu. Refah içinde yaşayan insanları ürkütmemek gerekiyordu ne de olsa!.. 

Misafir işçiler gelince 
Ardından Türkiye ’den ilk gelen misafir işçilerle tanıştı Almanya. Ama bu işçiler kendi ülkelerinde bile şehir görmemişti, eğitim seviyeleri çok düşüktü. Kendi devletlerinin davetiyle gelen işçileri eğitmek ve ortak yaşama hazırlamak yerine hemen ‘öteki’leştirdiler. Artık Almanya’nın yeni bir ‘öteki’ kitlesi daha vardı: Türkler.
Toplum tarafından dışlanan bu kesim bilin bakalım nereye yerleşti? Tabii ki Kreuzberg’e. Böylece Avrupa’nın en tuhaf mahallesi oluştu. İçinden duvar geçen, Türkler, eşcinseller ve travestilerden oluşan rengârenk bir yer oldu Kreuzberg. Polisin girmek istemediği, Almanların korktuğu mahalle, bir anda tüm dünya sanatçılarının merak ettiği bir yer haline geldi. Bu renkli dünyayı seven birçok sanatçının buraya yerleşmesiyle iyice ilginçleşti. Barok mimari etkisindeki binaların altına açılmış dönerciler, çorbacılar, sünnet kıyafeti satan mağazalar, helal et ürünleri satan kasaplarla dolu caddelerin her tarafı graffitilerle süslü. Belki de dünyanın en güzel graffitileri burada...
Berlin Duvarı yıkıldıktan sonra Kreuzberg, tam anlamıyla bohem yaşam tutkunlarının akınına uğradı. Berlin’in dillere destan gece hayatı da burada şekillendi. 7 gün 24 saat yaşayan bir yer oldu Kreuzberg. 

Tüm bunlar olurken ilginç bir müzik akımı da çıktı ortaya. ‘Türkçe Alman Rap’ diye adlandırılan müzik türü, ötekileştirilmiş toplumun çığlığı oldu bir anda. Sadece Türklerin değil, tüm Avrupa’nın takip ettiği bir tarz oluştu. Cartel Grubu, Fuat Ergin ve Killa Hakan’ın başını çektiği akım, bir anlamda gerçek ‘Türk Rapi’nin de doğuşuydu.
Artık Kreuzberg, Avrupalıların en merak ettiği yerlerden biri. Buraya turistik geziler düzenleniyor. Killa Hakan ve Neo-Nazilere karşı tepki oluşumu olan ünlü Türk çetesi ‘36 Boys’ ise daha sakin. Evler pahalı olduğundan, birçok Türk daha ucuz olan Neuköln’e taşındı. Ama Kreuzberg hâlâ çok farklı, çok renkli... ‘Öteki Türklerle’ ‘öteki Almanların’ dışlanmışlıklarının dışavurumu olan Kreuzberg, Avrupa’ da uyum içinde yaşamın ne kadar keyifli olabileceğinin ete kemiğe bürünmüş hali. Bu yüzden Berlin Kreuzberg’dir, Kreuzberg de küçük İstanbul. 

Alman toplumuna uyum 
İlk dönemde gelen Türklerin Berlin’e yerleşme sebebi, o zaman işgal altındaki kentte insanların yaşaması için devletin verdiği teşvikti.
1962’den itibaren Almanya’ya gelen göçmen işçilerin bavulları, bir gün geri dönmek üzere her an hazırdı. Amaç, bir an önce para kazanıp memlekete geri dönmekti. 1. kuşak olarak anılan Türk işçilerin çocukları da bu yüzden hiçbir zaman Alman sistemine adapte olmadı. Zaten Alman devleti de bu çocukları ve Türkleri kazanmak için bir şey yapmadı. Onlar için de gelenler bir gün nasılsa geri dönecekti.
İşte bütün sorun, bu kuşakla birlikte çıktı. Aileler, çocuklarının Alman kültürüne yaklaşmasını istemiyordu, fakat sokak Almanya’ydı. Büyük sorunlar yaşandı. Kendilerinden farklı olana hoşgörünün neredeyse sıfır olduğu Almanya’da bir anda Türkler, ırkçı saldırıların başaktörü haline geldi. Bu ‘Kara Kafalılar’, tüm sorunların sorumlusu olarak gösterilmeye başlandı. Ardından da Neo-Nazi saldırıları... Anne-babaları bütün gün fabrikada çalışan, eğitim seviyesi çok düşük olan (çünkü aile, her an geri döneceği için eğitimi önemsemiyordu. Eğitim memlekette verilecekti. Ama memlekete hiç dönülmedi!) 2. kuşak, kendi aralarında çeteler kurdu. Türkiye’nin unuttuğu evlatları, yeni ülkelerinde de misafir işçiydi sadece. Her an geri yollanabilecek kişilerdi. 

Yıllar geçti, yeni kuşaklar yetişmeye başladı. 3. kuşak artık Türk Almanlardı. Çoğu Türkçeyi bile yarım yamalak konuşuyordu. Ancak 2. kuşak olan ebeveynleri, sokakta çektikleri acıyı çocukları çekmesin diye, onların daha iyi eğitim almalarını sağladı. Bu 3. kuşak, Almanya’ya büyük dinamizm getirdi. Artık sanatta, sporda, eğitimde, politikada, bilimde, sağlıkta her alanda Türkleri görmek mümkündü. Hatta bu kişiler, Alman kimlikleriyle büyük ödüller alarak ülkelerinin gururu oldu.
Alman hükümeti, 2005’te aldığı bir kararla, ülkelerinin bir göçmen ülkesi olduğunu kabul etti. Karardan sonra göçmenlerin ülkeye uyumları sağlanacak ve yeni bir Almanya yaratılacaktı. Bundan böyle Almanya, kendinden olmayanı dışlamadan, ondaki zenginliği kazanmaya çalışacaktı.
İlk olarak uyum okulları kuruldu. Göçmenler, artık bu okula gitmek zorunda. Okullarda, 900 saat Almanca ve 45 saat Alman kültürü dersi veriliyor. Ve şimdilerde göçmenlerin sokağa çıkmadan aldıkları bu eğitim, onları Alman toplumuna karşı hazırlıyor...

‘1983’te sırf Türk olduğum için Alman polisinin müdahalesiyle karşılaştım’
COŞKUN ARAL (Fotomuhabiri-Belgeselci): Hayalimdeki Avrupa’ya 1970’lerde kavuştum ama pasaportumdaki işçi damgasıyla… Bir fotomuhabiri olarak Fransa’ya ya da 3. dünya ülkelerine giderken, o güne dek sadece ülkemdeki ‘Alamancıları’ tanıma fırsatı bulduğum Almanya’daki 5 saatlik transit bekleyiş, meşhur ‘Türk gibi’ deyiminin ne olduğunu anlamamı sağladı. 

1983’te İranlı fotomuhabiri arkadaşım Reza ve Fransız yazar Philippe Flandrin’le birlikte Afganistan’a doğru yola çıkmıştık. Paris’ten kalkıp önce Frankfurt’a indik. 5 saat bekleyecektik. Üç arkadaş kafede sohbet ederken, pasaportlarımızı masada bıraktık. Philippe ve Reza alışveriş için kalktığında, bir adamın göz hapsinde olduğumu fark ettim. Sonra kendi pasaportumu elime aldım, diğer ikisini de cebime koydum. Ve Türk pasaportunu gören adam hamlesini yaptı. Elimi büküp beni itmeye başladı. Derken iki kişi daha geldi. Canım yanarken gazeteci olduğumu anlatmaya çalıştım. Philippe’e seslenince ağzımı kapattılar. Mario Simmel romanlarındaki gestapo subaylarını andıran kişiler, beni bir masaya yatırdı ve cebimdeki pasaportları çıkarıp inceledi. Tek anladığım kelime ‘Turkei’ idi. 

O güne dek Sipa Press vasıtasıyla Stern, Der Spiegel gibi Alman dergilerine röportajlar yapmıştım ve düştüğüm duruma inanamıyordum. Bunu onlara anlatmaya çalıştım. Pantolonumu çıkarmamı istediler. Avazım çıktığı kadar seslendiğim arkadaşlarım, az sonra yanlarında Alman görevlilerle içeri girdi. Pasaportu bende olduğu için mağdur olduğu düşünülen Philippe’ten özür dilendi. Ben özür beklerken havamı aldım. Reza, BM pasaportu taşıdığı için rahattı ama Günter Wallraff’ın kitabından bir alıntıyla olayı özetledi: “Sen benim gibi Müslüman olduğun için değil, Türk olduğun için bu muameleyi gördün. Sizler buranın ‘yeni Yahudileri’siniz.” 

Bu devirde önyargı mı?! 
Gelelim 2012’ye... Almanya’dayım yine. Almanların ve ülkedeki 3. kuşak Türklerin gözünden uyum sürecini, AB’nin verdiği destek sayesinde Vedat’la birlikte belgeliyoruz. Çekimlerde yaşadıklarımız hep olumlu. Ancak belgeselin kahramanlarından Killa Hakan’ın bizimle röportaj yaparken, tıpkı benim Türk olduğum için karşılaştığım gibi bir muameleye maruz kalması, az kalsın bazı şeylerin değişmediğini düşünmeme yol açıyordu. Oysa Killa Hakan’ın yaşadığı provokasyonu önleyen de Almanlardı. Bu, Türklere karşı genel bir önyargının olmadığını söylemeye yeter mi bilmem. Yine de iletişim ve ulaşımın bu kadar geliştiği bir çağda sınırların şeffaflaşıp önyargıların var olamayacağını düşünüyorum. Çok mu iyimserim?