Böyle kirliliğe can kurban!

Böyle kirliliğe can kurban!
Böyle kirliliğe can kurban!
Hiç biri diğerine uymayan tabelalarına rağmen Londra dükkânları, tipografinin başkenti olmanın hakkını veriyor. Güzel yazıyı hafızaya kazıyor...
Haber: BURAK KURU / Arşivi

Westminster, Big Ben, London Eye, Buckingham, Soho, Oxford Street, Piccadilly, Trafalgar, Covent Garden, Carnaby Street derken Londra’da ayak basmadık yer bırakmasanız bile gözünüzden bazı şeyler kaçabilir. Hatta bunlar bizzat ‘gözünüzün önündekiler’ dahi olabilir. 10 yılda tüketemeyeceğiniz restaurantlar ya da gez gez bitmeyen galeri ve müzeler zaten uğramanız şart koşulan yerler olduğu için onlara değinmeye gerek yok. Asıl konumuz bütün bu yerleri gezerken kafanızı biraz kaldırıp etrafı izlemeye başladığınızda aklınızı kemirecek soruda gizli: Cennet vatanda kirlilik abidesi olarak hayat bulan tabelalar Birleşik Krallık’ın merkezi Londra’da nasıl bu kadar ahenkle gözlere bayram ettiriyor? İşin ilginci neon ışıklı tabelalar da değiller! 

Simon Garfield’ın kaleme aldığı ‘Tam benim tipim’ isimli font (yazı tipi) kitabını okurken yolumun Londra’ya düşmesi ilgimin açıklaması olabilir. Sebebinin önemi yok ama bu bakış açısıyla yapılan bir gezinti keyif verebilir kimilerine de ufuk açıcı gelebilir. Londra’nın önemi şu, kitapta bahsi geçen ve çığır açan pek çok yazı tipi İngilizlerin elinin değdiği ve bir şekilde yolu buraya düşen harf tasarımları. Böyle bir geçmişe sahip olmanın getirdiği avantajla sanat eserine dönüşen tabelaların deyim yerindeyse ‘elinizi sallasanız ellisi’ne rastlıyorsunuz. Sizi ortaçağ döneminde gezdiğinize ya da ikinci dünya savaşı esnasında Londra turu attığınza ikna eden pek çok ‘şaheser’ gözünüzün önünde. 

Underground’dan kaçış yok 
Birkaç yazı tipinden örnek verelim. En popüleri Edward Johnston’ın tam halini 1916 yılında paylaştığı ve bütün dünyaya yayılan ‘Johnston Sans’ ya da bilinen haliyle ‘Underground.’ 1979 yılında Eiichi Kono tarafından modernize edilen bu yazıtipinden kaçmanıza imkan yok! Çünkü dünyaya nam salmış Londra metrosundaki yazılar (O harfini kesen underground yazısının olduğu logo dahil) bu karakterlerle ‘çiziktirilmiş’ durumda. Rastlantı mıdır bilinmez ama yazıtipinin ilk kullanıldığı metinde ‘Metronun ne kadar güvenli araç olduğuna’ aracılık etmesi, geleceğine dair işareti vermiş!
1926’da Bristol’daki bir kitapçının tabelasında hayat bulan ve daha sonra pek çok kuruluşla birlikte BBC’nin bütün görsellerinde kullandığı Gill Sans yazıtipi de sıkça görüp farketmediklerinizden. Fontun tasarımcısı Eric Gill’in hayatı zaten ayrı bir yazı konusu olabilecek nitelikte: kendisi ‘uçlarda’ gezenlerden.
İsviçre’nin medarı iftiharı olarak 1957 yılında doğan ve New York’la beraber bütün dünyaya yayılan 2007’de belgeseli bile çekilen Helvetica da yabancı menşeyli olup Londra’da kimi tabelaları süsleyenlerden. 

Onun dışında evrensel bir şehir olduğu için bütün dünyada hüküm süren yazıtipleri buradaki vitrin ve tabelalara da renk vermiş. Tek bir eksik var. Gördüklerim arasında hiçbir tabelada ‘Comic Sans’a rastlamadım. İngilizler’i takdir ettim!
Dillere pelesenk publarında ise tasarımlar kimi yerlerde el yazısıyla yapıldığı için, zaman zaman kendinizi bir tablo inceler gibi bakarken buluyorsunuz. Keza yazıları bir kenara bırakıp vitrinlere de göz atarsanız, kendinizi harikalar diyarında hissetmeniz mümkün.
Gittiği şehirlerde rutin turistik geziler yerine ayrıntıda gizlenen şeytanı aramak isteyenlere tavsiye Londra’da tabela ve vitrinlere bakmaları, ya da İmparator Fatih Terim’in ünlü sözüyle söylersek: “It’s in the tabela!”

‘Loca’ya alalım sizi’
Turist rutininden çıksanız da Londra’ya gelmişken en önemli konser salonlarından Royal Albert Hall’a uğramamak olmaz. Şans eseri Mozart’ın Requiem’inin 2000 kişilik koro tarafından seslendirileceği konsere bilet buldum. Britanya Kalp Vakfı’nın yararına düzenlenen ve İngiliz Festival Orkestrası’nın kondüktör Jonathan Willcocks önderliğinde performans sergileyeceği konserin yolunu sevinçle tutarken geç kalmanın telaşını da yaşıyordum. Ama İngilizler bizden misafirperver çıktılar. Önce en arkadan aldığımız biletin yerini beğenmeyip daha iyi yere yönlendirdiler. Daha sonra salona girerken gürültü yapmayalım diye bize ‘Loca’dan izleme daveti yaptılar. halden anlamayacak değildik davete icabet ettik elbette. İlk görüntü: Anlatılmaz yaşanır! ‘Really Big Chorus’ adında gönüllü üyelerden oluşan koronun performansını keyifle izledik. Otoriteler konser içen ortalama bir performans olduğu konusunda birleştiler. Ben o esnada Royal Albert Hall’un güzelliğinde kaybolduğum için dediklerine aldırış etmedim.

‘Seçme hepsi güzel...’
Londra’nın en güzel noktalarından biri de en çok İngiliz’e rastlayacağınız ve pek ‘biz Türkler’e hitap etmeyen İngiliz mutfağından kaçabileceğiniz Borough Market. İngiliz mutfağından İngilizlerin bile kaçması aslında değinilmesi gereken bir konu. Londra’nın kozmopolit yapısının bundaki etkisi elbette yadsınamaz ama yerel mutfak hariç her mutfağın bu kadar yoğun olduğu başka yer olmayabilir. Belki de ‘Can boğazdan gelir’ sözümüzü kendilerine şiar edinmişmerdir!
Borough Market’e dönelim. Kendisi Avrupa’nın en eski pazarlarından. İspanya ve İtalya gibi gurme diyarlarına emsal olan mekanda zeytin, peynir, şarap, et, sebze, ekmek ve daha nice yiyecek-içeceğin en güzelini buluyorsunuz. Ağırlık İtalyan mutfağında. Ekmekler en az Londra’daki tabelalar kadar büyüleyici. Hemen her ülkeden temsilci var bir nevi gurme fuarı da diyebiliriz Borough Market’e. Herkes var biz yok muyuz? Elbette varız. Ama yetersiz maalesef. Perşembe, cuma ve cumartesi günleri açık olan pazarda açıldığı saatten (9-10) kapandığı saate kadar (16-17), yiyip içebiliyorsunuz. Londra’da sadece burayı görmek bile yeterli olabilir.

Londra metrosunun ‘Underground’ isimli yazı karakteri heryerde. Kimi istasyonlarda -Queensway- farklı süslemeler var. Bu karakter Edward Johnston tarafından 1916’da bulundu. 1979’da Eiichi Kono modernize etti.