'İsimsiz mülteciler' koruma bekliyor

'İsimsiz mülteciler' koruma bekliyor
'İsimsiz mülteciler' koruma bekliyor
Çevresel nedenlerle yaşam alanları yok olan ve başka ülkelere göç eden insanların sayısının 2020'de 50 milyonu bulması bekleniyor. Ancak onlar için uluslararası hukukta belirlenmiş bir statü hâlâ yok.
Haber: ÖZGE BABACAN - ozge.babacan@radikal.com.tr / Arşivi

Mülteciler ya da göçmenler, çoğu insan için aralarında bir fark yok. Onlardan haberdar olmamızın az sayıda nedeni var. En başta geleni de medyada okuyup izlediklerimiz. Maruz kaldıkları şiddet ve baskı gibi nedenlerle ülkelerini terk eden mülteciler zor koşullar altında başka ülkelere iltica ediyor. Ama durumları onlardan da kötü bir kitle var ki isimleri bile yok...
Şöyle ki; BM 1951 Cenevre Sözleşmesi, 1967 Protokolü, bir dizi uluslararası hukuk ve bölgesel insan hakları sözleşmesine göre kriterlere uyan kişiler ‘mülteci’ statüsü kazanıp koruma altına alınıyor. Peki ya sel, kuraklık, deprem, tsunami ve kalkınma projeleri gibi nedenlerle yaşam alanları yok olan insanlar?.. Onlar için uluslararası hukukta henüz net bir tanım yok. Terminolojiye bakıldığında pek çok kuruluş ve dernek bu kişiler için çevre, ekolojik ya da iklim mültecisi gibi kavramlar kullanıyor.
İlk kez 1976’da çevre analisti Lester Brown tarafından kullanılan ‘çevre mültecisi’ kavramı BM Çevre Programı (UNEP) tarafından şöyle tanımlanıyor: Varlıklarını ya da yaşam kalitelerini ciddi şekilde tehdit eden çevresel bozulma nedeniyle (doğal ya da insan eliyle) yaşadıkları çevreden uzun ya da kısa vadeli göç etmek zorunda kalan kişiler. Doğal ya da insani etkenlerden kastedilen ise sel, kuraklık, tsunami, çölleşme, kıtlık, kaynak sıkıntısı, doğal kaynakların adaletsiz dağılımı, ormansızlaştırma, toprak erozyonu, diğer çevresel bozulmalar, iklim değişikliği, savaşlar, çevrenin sistemli olarak yok edilmesi, nüfus fazlalığı, kalkınma projeleri. Mültecilerin korunmasında doğrudan yetkili kurum olan BM Mülteciler Yüksek Komiserliği’ne (BMMYK) göre, en büyük sorun ise ormansızlaştırma, toprak erozyonu, su seviyesinin yükselmesi, su kaynaklarının tükenmesi ve kirlenmesi olarak görülüyor. Örneğin; Fildişi Sahilleri ve Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nde kontrolsüz ağaç kesimi ve tarım için arazi temizliği nedeniyle yılda 1800-2900 kilometrekare orman yok oluyor. BMMYK’nın bu kapsamda 1996’da hazırladığı Çevresel Kılavuz’da benimsediği bazı prensipler var. Ancak hayatlar ya direkt insan eliyle ya da en büyük meselelerden küresel ısınmayla yıkılıyor. Uzun vadede kötü sonuçlar doğuracak olan küresel ısınmanın en belirgin sonucu Bangladeş’teki gibi şiddetli muson yağmurlarıyla gelen sel ya da Somali’deki gibi kuraklık olabiliyor. Raporlara göre, geçen yıl son 60 yılın en kurak yılını geçiren Somali’den yaklaşık 200 bin kişi Kenya’daki Dadaab Mülteci Kampı’na kaçtı. Her yıl Bangladeş sınırları içinde bile yaşadıkları köylerden başkent Dakka’ya gelen 400 bin kişinin olduğu tahmin ediliyor. Ancak bu insanlar, mülteciler için geçerli olan ırk, dil, din, siyasi düşünce kaynaklı şiddete maruz kalmadığı ve bu yüzden şiddetin devam etmesi korkusu duymadıkları için korunamıyorlar. Ya da bu kişiler, mülteci tanımının dışında bulunan, daha çok ekonomik nedenlerle, ülkesini gönüllü olarak terk edip yetkililerinin bilgi ve izni ile başka ülkeye giden ‘göçmen’ tanımına uymadıkları gerekçesiyle de koruma altına alınmıyorlar. Sayıları gün geçtikçe artmasına rağmen bu kişilere bazı istisnai durumlarda korunma sağlanabiliyor.

Norveç ve İsviçre harekete geçti
Çevre mültecilerinin sayısının Amerikan Bilimde İlerleme Derneği’nden uzmanlara göre 2020’de dünya genelinde 50 milyonu bulması bekleniyor. Bu sayının 2050’de 150 milyona ulaşacağına dair öngörüler de var. Çevresel faktörler yüzünden iltica edenlerin sayısının savaştan kaçan kişilerden daha fazla olduğu belirtiliyor.
Korumanın yanı sıra çevre mültecileri için ayrılmış özel bir bütçe ve hukuki altyapı da yok. BM Çevre Programı ve BM’nin çevre odaklı çalışmaları söz konusu. Norveç ve İsviçre ortaklığındaki Nansen İnisiyatifi, bu kişiler için uluslararası düzeyde daha uyumlu ve tutarlı bir yaklaşım çağrısıyla çalışmalar yürütüyor. Örgüt, 1 Kasım’da BM kapsamında Cenevre’de bir sekreterlik açarak doğal afetlerden etkilenen Afrika Boynuzu olarak bilinen kıtanın doğu kısmı, Orta Amerika ve Güney Pasifik gibi bölgelerin toplantılarına ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor. Bu sayede örgütün çevre mültecilerinin sorunları için uluslararası bir bilinç ve uzlaşma yaratacağı söyleniyor.
Çevresel sebeplerle yaşam alanı yok olan bu kişiler üzerine BMMYK İstanbul Ofisi Temsilcisi Avukat Selen Elif Ay ile konuştuk:
Bu insanların hukuk nezdinde tanımlanmaları için bir girişim var mı?
1985’te BM Çevre Programı bir tanım ortaya koymuş olsa da BMMYK çekinceli. Çünkü meselenin mülteci kriterlerinin dışında ele alınması gereken ekonomik, sosyal ve politik tarafları açıkta kalıyor. Terminolojideki boşluk 2011 Nansen Konferansı’nda da altı çizildiği gibi yanlış anlaşılabilecek ‘iklim mülteciliği’ gibi kavramların ortaya çıkmasına sebep oluyor. Ancak uluslararası topluluğun bu konuya açıklık getirmesi gerekiyor. Ama uluslararası toplum da meseleyi yeni yeni anlamaya ve anlatmaya başladı.
Savaş gibi nedenlerle ölüm korkusu yaşayan insanların başka ülkelere sığınma hakkı mevcut. Peki bir insanın barınacak bir alanının olmaması, örneğin doğal afet sonucu hastalık gibi nedenlerle ölüm korkusuyla kaçmak istemesi söz konusu olamaz mı?
İnsan hakları hukuku ve mülteci hukukunun tanımlarını sürdürmek suretiyle elde edebileceğimiz koruma bu kişiler için yeterli değil. Örneğin; Maldivler’de muhtemel ‘batan ada’ senaryosunda vatansız kalacak kişilerin insan hakları hukuku ve vatansızlık sözleşmeleri ışığında koruma altına alınabilmesi ihtimali tartışılır. Ama iklim değişikliği sonucu ortaya çıkacak tek sonuç vatansızlık değildir. İklim değişiklikleri ile ekolojik olaylarla yerinden edilmeler arasında bir ilişki olduğu kabul edilmekle beraber direkt bir nedensellik bağı kurulup kurulmaması tartışma konusu. Uluslararası hukukta devletlerin hukuki sorumluluğunun belirlenmesinde felaketin boyutu ve etkilerini saptamak konusunda zorluklar var. Bu konuda mevzuat çalışması da yapılıyor.
Uluslararası alanda yürütülen çalışmalar nelerdir?
İklim değişikliğine bağlı göçten sorumlu uluslararası bir kurum yok. BMMYK geçen yıllarda tsunami felaketinden etkilenen kişilere diğer kurumsal aktörlerle yardım etti. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’nin uzantısı olarak yapılan aktiviteler de oldukça önemli. Mesela, 2010 Cancun Konferansı’nda ortaya çıkan anlaşmanın 14. maddesinin kabulü de bunlardan biri. 14. madde; iklim değişikliğiyle yerinden edilme ve göç konularını uluslararası düzeyde gündeme getirmiş, devletleri ortak bir şekilde hareket etmeye ve sorumluluk almaya çağırmıştı. BMMYK’nın Bellagio Toplantısı ve yine 2011’deki Nansen Konferansı’nda sorunun çözümüne ilişkin önemli katkı ve tavsiyeler verildi.Şu an proje aşamasında olan afet durumlarında insanların korunması için uluslararası hukuk komisyonunun oluşturulması konuşuluyor. Elbette, BMMYK’nın tek başına bu sorunu çözmesi tek başına yeterli olmayacaktır. Devletlerin de yardımı gerekiyor.
Mağdur ülkelerin halihazırda bir başvurusu var mı?
Bugün sanayileşmiş Kuzey ülkelerinin sera gazı emisyonunda artışa sebep olacak uygulamaları biliniyor. Buna karşılık birçok güney ülkesi ve ada ülkeleri de, başlarına gelen felaketler için bu uygulamalara işaret edip onların yasal ve etik sorumlulukları olduğunu söylüyor. Örneğin bir kısmı batan Tuvalu ada ülkesinden insanlar, Uluslararası Adalet Divanı’nda ABD ve Avustralya aleyhine şikâyette bulunmayı düşünüyor. Bazı ülkeler ve sivil toplum örgütleri, zarara sebep olan ülkelerin mağdur ülkelerin göçmenlerini alması gerektiğini savunuyor. BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Kyoto Protokolü sera gazı emisyonunun azaltılması için de yapıldı ve böylece göçün de dahil olduğu istenmeyen sonuçların engellenmesi amaçlanıyor. Hyogo Çerçeve Eylem Planı , Nansen İlkesi 5 gibi BM çevre konferanslarından çıkan kararlar ve tavsiyeler devletler için her ne kadar bağlayıcı olmasa da önemli tavsiyeler sunuyor.