Kırmızı Fener Mahallesi'nden öte Amsterdam

Kırmızı Fener Mahallesi'nden öte Amsterdam
Kırmızı Fener Mahallesi'nden öte Amsterdam
Genç şarkıcı Mavi, yılbaşında Amsterdam'a gitti ve şehrin turistik faaliyetler dışında sunduğu bazı güzellikleri bizlerle paylaştı.

Amsterdam’a varıp kalacağınız yere yerleştiniz, şehirde minik bir gezintiye çıkıp kanalların çevresindeki evlere baktınız, dik açılarını kaybedip birbirlerine yaslanmış hallerine hayret ettiniz, müzeleri gezdiniz, çiçek pazarından sarı laleler aldınız, ‘coffeeshop’ ve ‘sexshop’lara tam da amaçlarına uygun bir turistik merakla dalıp çıktınız, Kırmızı Fener mahallesinde kâh meraklı gözlerle kâh ‘cık cık cık’ şeklinde ayıplayarak - erkekler akşama eşleriyle kavga etmemek için ayıplıyor gibi görünerek, ama ütopik bir gelecekte bekar bir grupla gelmeyi hayal ederek- ufak bir tur attınız. O zaman artık şehri ‘şehirli gibi’ yaşamaya hazırsınız. Haydi başlayalım! 

Amsterdam’da sanat 
Amsterdam’da sanat faaliyetlerini tespit ve takip etmenin en iyi yolu Amsterdam’a özgü ahşap kafelerden birine oturmak ve duvardaki afişler ve etraftaki dergilerden güncel bilgiler toplamak. Benim gibi dünyası seyahat, yemek ve müzik üçgeninde geçen birisinden çok doyurucu bilgiler gelemeyeceğinin farkındayım, bu sebeple tiyatro, opera ve bale alanındaki eksiklikleri dikkatimi çeken bir iki mekânı sizlerle paylaşarak affettirmek istiyorum.
Braggiotti: Cam sanatının çağdaş eserlerini sergileyen bu galeri, dünyanın dört bir yanından sanatçıların işlerine yer veriyor. Galeri, öte yandan yıl boyu yaratıcılığı geliştirmeye yönelik programlar düzenliyor.
Artistik Galerie: Kerkst- raat’taki bu minik ve sempatik galeri sık yenilenen içeriği ve cömert ikramlarıyla ziyareti hak ediyor.
Peter Pappot Art Gallery: Hollandalı ve Belçikalı ressamların 19. ve 20. yy eserlerine yer veren bu galeri Nieuwe Spiegelstraat’ta bulunuyor. Galeride zaman zaman grafik tasarımcıların eserlerine ve heykellere de rastlanabiliyor.

Amsterdam’da damak tadı 
Bu şaşırtıcı bir başlık gibi görünse de şaşırtmasın, şehir tam manasıyla bir lezzet cenneti. İtalya gibi mutfağıyla ünlenmiş olmasa da şehrin kozmopolitliğin bir artısı olarak çoğu mutfağı ve tadı bulabiliyorsunuz.
Fine dining mekânlarından hamur işi kiosklarına, Endonezya ve Thai mutfağı örneklerinden köşedeki kafenin basit kahvaltısına, deniz ürünlerinden pastanelerdeki devasa tartlara kadar her şey hem mevcut hem de çok leziz. Peki Amsterdam’da nerede ne yiyoruz?
St.Paul’s Cafe (Gravenstraat): Öğle yemekleriyle iddialı bu mekâna dilersek akşam saatlerinde de fondü çeşitleri için uğruyoruz.
Village Bagels (Vjizelstraat): En iyi havuçlu kek ve kahve için buraya geliyor, fondaki tatlı müzik eşliğinde duvardaki dergileri karıştırıyoruz.
Soup Enzo (Jodenbreestraat): Çorbamızı karton bardakta alıyor, içimizi ısıtıp yürüyüşümüze devam ediyoruz.
New King (Zeedijk): Mandarin mutfağının birçok lezzetini sunan New King’de Tsingtao birası içip shrimp satay ve el büyüklüğündeki istiridyelerden yiyoruz.
Dwaze Zaken (Prins Hendrikkade): Ev yapımı marmelatlar, organik waffle’lar ve çorba kâsesi büyüklüğünde bir latte için bu ferah kafeye kahvaltıya gidiyoruz.
Tibet (Lange Niezel): Kırmızı Fener mahallesindeki bu restoranda adından da anlaşılacağı gibi Tibet mutfağına özgü yemekler sunuluyor. Büyük boy mantı diyebileceğimiz ‘momo’lar ve curry çorbalarıyla ünlü olan restoranın fiyatları da gayet makul.
Nevy (Westerdoksdijk): Günlerce midemizi hesaplı yollardan doyurduktan sonra, hak ettiğimiz ödülü almak için Nevy’ye gidiyor, müthiş manzarayı seyrederek deniz ürünlerinin mümkün olan en iyi hallerini tadıyoruz. 

Amsterdam’da alışveriş 
“Türkiye’de artık her şey var” cümlesiyle başlamak istememekle beraber, evet aslında çoğu şey var. Amsterdam’ın alışveriş caddelerindeki global markaların hemen hepsi Türkiye’de mevcut. Bu yüzden kişisel tercihim böyle şehirlerde bit pazarlarını, ikinci el giysi mağazalarını ve yerli tasarımcıların dükkânlarını gezmek yönünde oluyor. Hem de insan iletişimi ve şehirle kaynaşmak anlamında daha verimli oluyor.
Ben vintage giysiler için Huidenstraat’taki Zipper’a ve tabii ki devasa stoklarıyla büyüleyen Episode’a, ünlü markaların ikinci el kıyafetleri için yine Huidenstraaat’taki Spiegelbeeld’e, hem retro hem şık ürünler için Staalstraat’ta yer alan 1953’e, hem etnik hem spor hem yeni hem eski birçok şey için ünlü Waterlooplein pazarına, şehrin bohem havasını solumak ve daha orijinal şeyler görmek için ise Jordan bölgesine gittim.
Bunlar dışında kesinlikle uğramanızı önereceğim adresler ise şöyle:
Jeffery West: Erkekler için çarpıcı tasarımlar, cüretkâr bir vitrin, kırmızılar, siyahlar, özellikle bakanın dibini düşüren ayakkabılar.
United Nude: Kadınlar için başka hiçbir yerde göremeyeceğiniz tasarım ayakkabılar. Fiyatlar hiç ucuz değil. Yine de görmeden, dokunmadan, denemeden şehirden ayrılmak kadınlığın kitabında yazmaz!


AMSTERDAM’DA MÜZİK
BIMHUIS: Kuzey Denizi Kanalı’nın kıyısındaki bu konser mekânı, endüstriyel tasarımıyla dikkat çeken bir yapının içinde bulunuyor. Doğaçlamacı Müzisyenler Derneği’nin gönüllülerince kurulan Bimhuis, her mevsimde cazseverlere ve doğaçlama müzik tutkunlarına hem konser salonu hem de bar olarak hizmet ediyor. Sayısı yılda 300’ü bulan konserlerle hem yerli hem yabancı müzisyenleri ağırlayan Bimhuis’a mutlaka gitmeli, öncesinde veya sonrasında ise kısa ve oldukça ekonomik bir taksi yolculuğuyla Nevy’de (bkz. ‘Amsterdam’da damak tadı’ başlığının altı) mideleri şenlendirmelisiniz.
CAFE ALTO: Amsterdam’ın ilk caz kulübü olarak da bilinen Cafe Alto, şehrin barlar ve kulüplerle “uyumayan” bölgesi olarak anılan Leidseplein civarında yer alıyor. Oldukça küçük, sıcak ve samimi bir yer. Tavandaki fotoğraf ve posterleri inceleyip Heineken yudumlamak ritüelin bir parçası. Hans Dulfer’in sahne aldığı çarşamba akşamlarını kaçırmamakta fayda var.

PARADISO: Eski bir kilise binasının içinde yer alan Paradiso, yüksek tavanlı, vitraylı ve oldukça geniş olan ana salonunda pop ve rock konserlerine evsahipliği yaparken, üst katındaki küçük salonda ise daha alternatif türlerin sanatçı ve performanslarına yer veriyor. Konserler saat 19.00 itibariyle başladığı için -ve evet saatinde başladığı için- seyahat yorgunluğu sizi engellemeden arka arkaya bir iki konser izleyebiliyorsunuz. Paradiso’nun hemen yanındaki binada Wagamama’nın sushi barı mevcut. İki konser arasında uğrayıp dönen banttan keyfinize bakabilirsiniz.
Bunlara ek olarak “Akhnaton” Afrika ağırlıklı müzik , “Maloe Melo” blues, “The Blarney Stone” kelt müziği dinlemek için, Jimmy Woo ise ünü dünyaya yayılmış Amsterdam gece hayatının ne menem bir şey olduğunu anlamak için gidilebilecek yerler arasında.