Özgürlüğün rengi soldu

Özgürlüğün rengi soldu
Özgürlüğün rengi soldu
Güney Afrika'nın efsane lideri Nelson Mandela'nın iyileşmesi için edilen dualar bu kez karşılık bulmadı. 95 yaşındaki Mandela, akciğer enfeksiyonu nedeniyle üç ay hastanede tedavi görmesinin ardından taburcu edildiği başkent Pretoria'daki evinde hayata gözlerini yumdu.
Haber: CANDAN PEKDAŞ / Arşivi

Beyaz ırkın üstünlüğüne dayalı apartheid rejimine karşı mücadelesiyle ‘insanlık tarihine’ geçen Mandela, ardında ‘Mkhulu’ya (büyükbaba) ağlayan gözü yaşlı bir Güney Afrika bırakırken, tüm dünyayı da yasa boğdu.

Guardian gazetesinden 'Mandela-Öcalan' benzetmesi

İlk siyah hukukçu

Tam adıyla Nelson Rolihlahla Mandela, 1918’de Thembu kabilesinin şefinin oğlu olarak başladığı yaşamını apartheid’a karşı mücadeleye adadı. Bu mücadele ona, kabilesinin saygı duyulan yaşlı kişiler için kullandığı ‘Madiba’ ve ‘Güney Afrika’nın babası’ gibi unvanlar kazandırdı. Witwatersrand Üniversitesi’nin hukuk bölümünü bitiren Mandela, ülkenin ilk siyah avukatı olurken, 1952’de Olivier Tambo ile birlikte Johannesburg’da açtığı Güney Afrika’nın ilk siyah avukatlık bürosu, apartheid’ın ‘olağan şüphelilerinin’ haklarını savunan bir merkez gibi çalıştı.
Mandela, 1944’te Afrika Ulusal Kongresi’ne (ANC) katılıp gençlik kollarını kurdu. 1948’de ANC Gençlik Birliği Sekreteri ve 1950’de ise ANC Başkanı seçildi. Mart 1960’da ‘paso taşımadıkları takdirde tutuklanmalarını’ öngören yasayı protesto eden siyah eylemcilere güvenlik güçlerinin ateş açması sonucu 69 kişinin öldüğü Sharpeville Katliamı’ndan sonra ANC yasadışı ilan edildi. Bu olay, Mandela’nın silahlı mücadeleyi savunmasının önünü açtı. 1961’de ANC çatısı altında ve Güney Afrika Komünist Partisi’nin (SACP) bazı üyeleriyle Ulusun Mızrağı (MK-Umkhonto We Sizwe) örgütünü kurdu.

“Silahlı mücadele çünkü...”

Mandela, amacı apartheid rejimine karşı sabotaj eylemlerini temel alan silahlı mücadele yürütmek olan MK’nın kurulmasına gerekçe olarak ‘barışçıl taleplerine şiddetle karşılık verilmesini ve hükümetin kendilerine başka seçenek bırakmamasını’ gösterdi. Mandela yıllar sonra kaleme aldığı ‘Özgürlüğe Uzun Yürüyüş’ (A Long Walk To Freedom) adlı otobiyografisinde MK’nın kuruluşuna dair şunları yazdı: “Asla asker olmamış, asla bir savaşta yer almamış, asla bir düşmana silah sıkmamış olan bana, bir ordu kurmak görevi verilmişti. Bu kıdemli bir general için bile altından kalkması güç bir görevken, askeri bir acemi için hayli hayli öyleydi. Mızrak simgesi, Afrikalıların beyaz istilacılara karşı yüzyıllar boyu bu basit silahla direnmiş olmalarından ötürü seçilmişti.”

Gündüz Vassaf yazdı. "Nelson Mandela"

“Hem beyaz hem siyah egemenliğine karşı mücadele ettim”

Bu süreçte mücadelesine destek bulmak için yurt dışına çıkan Mandela, 5 Ağustos 1962’de ülkeye dönüşünde arkadaşlarıyla birlikte izinsiz yurtdışına çıkmak, halkı kışkırtmak, sabotajlar ve suikastlar düzenlemek iddialarıyla tutuklandı. Mandela, sadece beyazların temsil edildiği bir meclisin yasalarına uymak zorunda olmadığını vurgulayıp kendini şöyle savundu: “Hayatım boyunca kendimi Afrika halkının mücadelesine adadım. Beyaz egemenliğine karşı mücadele ettim. Siyah egemenliğine karşı mücadele ettim. Demokratik ve özgür bir toplumda herkesin barış ve eşit fırsatlar içerisinde yaşama idealini öğütledim. Bunun için ve bunu başarmak için yaşadım. Bu ideal, eğer gerekirse, uğruna ölmeye hazır olduğum bir idealdir.” Ancak mahkeme Mandela’yı önce Kasım 1962’de 5 yıl, ardından 1964’te de ‘hükümeti devirmek için gizli plan yapmak’ suçundan ömür boyu hapis cezasına çarptırdı.

 



“Ada burası, burada öleceksiniz”

Böylece Mandela için 18 yılı Robben Adası’nda geçen 27 yıllık aralıksız hapishane yaşamı başladı. Mandela, Cape Town kıyısı açıklarındaki adaya ayak basar basmaz beyaz gardiyanlardan “Ada burası, burada öleceksiniz!” sözlerini duydu. Nitekim ‘ölüme gönderildiği gerçeği’ hapishanede taş ocağında çalıştırılması ve bunun sonucunda da vereme yakalanmasıyla kendini gösterdi. Ayrıca Mandela’nın ölümüne yol açan enfeksiyonunun da bu yıllarda akciğerlerinde oluşan kalıcı hasardan kaynaklandığı sanılıyor.

“Umbaşe’de yıkanmak istiyorum”

Sırasıyla Robben, Pollsmoor ve Victor Verster hapishanelerinde geçen yıllarına nasıl dayandığını mektuplarında şöyle anlattı: “Bizi mahkûm edenlerden daha geniş bir insanlık kavramının parçası olduğumuzu bilmek, bize güç ve sebat veriyordu… Hapishanenin kendisi, sabır ve azim konusunda müthiş bir eğitim sağlıyor. Burası, her şeyin ötesinde kişinin kararlılığını sınavdan geçiriyor.” Ancak ‘güç ve sebatın yetmediği’ anlar da yaşayan Mandela, bir mektubunda da hasretlerini itiraf etti: “Özlemden kalbimin yavaşladığı hatta duracak gibi olduğu zamanlar oldu. 1935’te olduğu gibi Umbaşe nehrinin sularında yıkanmak istiyorum.”
46664 numaralı mahkûm, eşi Winnie’ye yazdığı mektupta ise ailesine karşı hissettiği ‘çaresizliği’ anlattı: “Çocuklarıma ve sana yardım edemediğim için her bir parçamı, etimi, kemiğimi ve ruhumu kurumuş hissediyorum. Tamamen güçsüz oluşum ne acı.”


Mandela, cezaevindeyken pek çok uluslararası ödüle layık görülüp ‘dünyanın en ünlü siyasi mahkumu’na dönüştü. 1962’de Lenin Barış Ödülü, 1979’da Nehru Ödülü, 1981’de Bruno Kreisky İnsan Hakları Ödülü ve 1983’te UNESCO’nun Simon Bolivar Ödülü bunlardan sadece bazılarıydı.

“Mücadele benim hayatımdır"
1980’lerde ırkçılığa karşı mücadelenin dünya çapında yükselişiyle Mandela ve arkadaşlarının serbest bırakılmaları amacıyla başlatılan kampanyaların sayısı da giderek arttı. Dünyanın dört bir yanından hemen herkesi etkileyen ‘Mandela’ya Özgürlük Kampanyası’, 2 Şubat 1990’da Güney Afrika Devlet Başkanı Frederik W. De Klerk’in ANC’ye siyaset yasağını kaldırıp af ilan etmesiyle amacına ulaştı. 71 yaşındaki Mandela, 11 Şubat 1990’da Cape Town’daki cezaevinden çıkarak özgürlüğüne kavuştu.

“Mücadele benim hayatımdır. Hayatımın sonuna kadar siyahların bağımsızlığı için mücadele edeceğim” diyen Mandela’nın bu ideali, 1948’de kurulan apartheid’ın uluslararası yaptırımların katkısıyla çökmesi ve Mart 1992’de siyahlara eşit vatandaşlık hakkı tanıyan anayasa değişikliğinin referandumda kabulüyle tam anlamıyla başarıya ulaştı.

75 yaşında devlet başkanı seçildi

Mandela, Mayıs 1994’te düzenlenen ilk demokratik seçimler sonucunda 75 yaşındayken ülkesinin ilk siyah devlet başkanı oldu. Zaferini, ‘özgür olabilmek için hayatlarını feda eden kahramanlara’ adadı. Mandela, hem ANC üyelerinin hem rejim yetkililerinin apartheid döneminde işlediği suçların ortaya çıkmasını hedefleyen Hakikat ve Uzlaşma Komisyonları’nın kurulmasında önemli rol oynadı.
Daha Devlet Başkanı seçilmeden önce sadece bir dönem görevde kalmaya karar veren ve bu sorumluluğu daha genç birisinin alması gerektiğini düşünen Mandela, 1999’da ikinci bir seçime katılmayı reddedip haziranda koltuğunu yardımcısı Thabo Mheki’ye bıraktı. Siyasete veda ettikten sonra ise mücadelesinin rotasını, yoksulluk ve AIDS ile ilgili hayır işlerine çevirdi. Oğlu Thembekile’yi cezaevindeyken trafik kazasında kaybeden ve cenaze törenine gitmesine izin verilmeyen Mandela’nın, 2005’te hayatta kalan tek oğlu Makgatho’yu AIDS’e kurban vermesi mücadelesine kişisel boyut kattı.

“Beni aramayın, ben sizi arayacağım”

Mandela, 2004’te ise ‘sivil hayata geçtiğini’ açıkladı. “Beni aramayın, ben sizi arayacağım” dediği ‘emeklilik’ konuşmasından bu yana çok nadiren halk içine çıktı. Doğduğu köy Qunu’da yaşamını sürdürmeye başlayan Mandela, son olarak Temmuz 2010’da Güney Afrika’daki Dünya Kupası’nın kapanış töreninde halkın önüne çıktı.
Mandela, son dönemlerde hastalıklarının yanı sıra bazı aile üyeleri, siyasi ‘yoldaşları’ ve iş ortaklarının ‘adının taşıdığı zenginlikler’ üzerine tutuştuğu ‘miras kavgalarıyla’ gündeme geldi. Kimileri, 1993’te Nobel Barış Ödülü’nü alan ve doğum günü 18 Temmuz, BM tarafından ‘Uluslararası Mandela Günü’ olarak kabul edilen ‘özgürlük savaşçısının mirasının lekelendiği’ eleştirisi yaptı. Mandela’nın, tüm parasını yatırdığı 1 milyon euroluk fonunun yönetimini 2005’te avukat George Bizos ve hapisten arkadaşı Tokyo Sexwale’e bırakması da, çocuklarına ‘güvenmediği’ söylentilerine yol açtı.

“Asla aziz olmadım”
Ancak Mandela anılarını derlediği ‘Kendimle Konuşmalar’ kitabında ‘asla aziz olmadığını ve böyle görülmekten duyduğu rahatsızlığı’ çoktan dile getirmişti: “Hapisteyken bir mesele beni çok kaygılandırıyordu. O da dünyanın beni bir aziz olarak görmesiydi. Bu benimle ilgili yanlış bir imajın dünyaya yansıması demekti. Asla böyle biri olmadım. Hatta herhangi bir günahkârın olmaya çalıştığı gibi dünyevi anlamda bir aziz bile olmadım.”