Snowden'ın 'yapımcısı' Poitras: Bir daha asla güvende olmayacağım

Snowden'ın 'yapımcısı' Poitras: Bir daha asla güvende olmayacağım
Snowden'ın 'yapımcısı' Poitras: Bir daha asla güvende olmayacağım
Snowden'ın yazıp yönettiği 'Büyük birader seni izliyor' adlı operanın 'hayaleti' Laura Poitras, 'bir gün bir e-posta okudu ve tüm hayatı değişti.'
Haber: GÖKÇE ÇALIŞKAN / Arşivi

Gizli dinlemelerle ilgili bir belgesel için WikiLeaks’in kurucusu Julian Assange dahil pek çok ilgili kişiyle röportaj yapan yönetmen Laura Poitras’ın e-posta kutusuna ocak ayında tuhaf bir ileti düştü. İletişim bilgileri belli olmayan bir şahıs, Poitras’tan açık anahtarını istiyordu. Bu sayede ona yalnızca kendisinin açıp okuyabileceği şifreli bir e-posta ile ‘çok gizli bilgiler’ gönderebilecekti.

Poitras saniyeler sonra gelen şifreli e-postayı okuduğunda tek kelimeyle sarsıldı çünkü yabancının sıraladığı gizli dinleme programları gerçekten yer yerinden oynatacaktı. Ancak Poitras’ın normalde ‘sıkça’ aldığı bu tür mesajlara karnı toktu: “Ya gerçekten elinde hayatını riske atacak kadar ciddi belgeler var ya bir CIA ajanısın ya da delisin!” Yönetmen, çok değil 4 ay sonra cevabını alacaktı. 
ABD ’li Poitras, çeşitli sanat okullarında öğrenim gördükten sonra rotasını kaçınılmaz olarak Hollywood’a çevirdi. O zamandan beri 5 film çekti.

‘HALK NASIL KÖŞESİNDEN İZLER’
ABD’nin Guantanamo üssünde esir tutulan Salim Hamdan’ı konu alan ödüllü ‘The Oath’ (Yemin), Poitras’ın dümeni tam olarak nereye kırdığını da kanıtlar nitelikteydi. Ancak ona göre, kendi ülkesinin başka bir devletin üzerine üzerine sürmesi hayret vericiydi. 11 Eylül’de İkiz Kuleler’e düzenlenen saldırıda ‘Oradaydım’ diyen Poitras, Irak işgalini ise ‘ABD’nin yolunu kaybetmesi’ olarak tanımladı, “Sınırlar aşılırken halk nasıl bir köşeye çekilip izliyor anlamıyorum” dedi. Nitekim kendisi, onlardan biri olmamayı seçti.

2004’te Irak’ın başkenti Bağdat’a giden Poitras, ilkin Ebu Gureyb Hapisanesi’ni ziyaret etti. Hem de ABD’li askerlerin oradaki mahkumlara işkence yaptıklarının ortaya çıkmasından yalnızca birkaç ay önce. Doktor Riyad el Adhadh, onu kliniğine davet etti ve hayatını filme çekmesine izin verdi. Poitras, ‘My Country, My Country’ (Benim ülkem, benim ülkem) adlı bu filmle en iyi belgesel dalında Oscar’a aday oldu. Ardından ordu, kliniğin olduğu yerdeki bir camiyi bastı. Neler olduğunu görmek için çatıya çıkan Poitras, kendi ülkesinden ilk ama son olmayan ‘fişini’ almış oldu. Onu çatıda gören askerler, saldırıdan daha önce haberi olduğunu ve videoya çekmek için çatıya çıktığını öne sürdüler. Bu bir yalandı.

2006’da film gösterimi için İsrail’e giderken havaalanında 2 saat gözaltında tutuldu çünkü biletlerine artık ‘SSSS’ damgası basılıyordu. Bu da biletin sahibinin ‘ekstra aramaya’ tabi tutulması demekti. Sonraki ay uçtuğu Avusturya’nın başkenti Viyana’da da havaalanında indiği gibi hoparlörden ismi okundu ve aramaya girdi. Bunu neden yaptıklarını sorduğunda aldığı cevaba pek de şaşırmadı: “Siz aranıyorsunuz. Tehdit dereceniz 400’ün üzerinden 400. Bu yalnızca sizin hükümetinizin uyguladığı bir puan sistemi. Ve hükümetiniz bizden sizi durdurmamızı istedi.” Aynı şey çok kere başına geldi. Poitras, ABD’nin 11 Eylül’den sonra hazırladığı ‘terörist izleme listesinin’ üst sıralarında yer bulmuş gibi görünüyordu.

Artık yalnızca sorgulanmakla kalmayan Poitras bilgisayarı ve telefonuna da el koyulmaya başlanınca Kongre üyelerine mektup yazıp Bilgi Özgürlüğü Yasası’ndan yararlanmak istediğini belirtti. Ancak kendi başının çaresine bakması gerektiğini anlayan Poitras, verilerini şifrelemeye mecbur kaldı. Zira onu havaalanında alıkoyanlar, tüm konuşma ve mesajlaşmalarını takip etmekten de çekinmeyeceklerdi. 2011’de dinleme programlarıyla ilgili filmi üzerinde çalışmaya başladığında daha da ‘aşırıya kaçtı’: Cep telefonu kullanmayı bıraktı, girdiği internet sitelerini gizleyen yazılımlara başvurdu.

O sırada ilgi alanı WikiLeaks olan Guardian yazarı Glenn Greenwald’la tanıştı. Belgeselinde kullanmak üzere kendisiyle röportaj yapmak için Greenwald’ın yaşadığı Brezilya’ya giden Poitras, sonunda güvenilecek bir kale bulmuş gibiydi. O sıralar Salon’da çalışan Greenwald, ‘Sınırda Sürekli Gözaltına Alınan ABD’li Film Yapımcısı’ bir yazı yazıp, ‘çekenin halinden çekenler anlar’ misali Poitras’ın yaşadıklarını herkesçe bilinir kılınca gözaltılar birden kesildi. Poitras, Greenwald’la bir ortak yönlerinin daha olduğunu fark edecekti: O ‘yabancı’, Poitras’a sürekli olarak Greenwald’la işbirliği yapması gerektiğini söyleyip durmuştu ama Greenwald’la da irtibata geçtiğinden haberi yoktu.

‘RUBİK KÜPLÜ’ BULUŞMA
Bunun üzerine yabancıyla tekrar iletişim kurmaya karar verdiler. Yabancı 1 ay sonra gönderdiği e-postada ikisinin uçağa atlayıp Hong Kong’a gitmesini istedi. Bu arada Greenwald’a gönderdiği 20 belgeyle bir kez daha dudaklarını uçuklatmayı başarmıştı. Uçaktan inince falanca restoranın yanına gidecek ve elinde ‘Rubik Küpü’ olan filanca adama “Restoran açık mı?” diye soracaklardı. Bekledikleri ‘yabancı’, ABD Ulusal Güvenlik Kurumu’ndan belge sızdırıp ‘büyük biraderin’ kafasını kızdıran Edward Snowden’dı.

Orada kaldıkları süre boyunca her gün nasıl bu kadar genç olabileceğini hayret ettikleri Snowden’ın kaldığı otel odasına gittiler. Kimse giremesin diye kapıya yastıklarla barikat kurdukları odada Greenwald, Snowden’ın ‘güvenilirliğini’ test ederken Poitras da onları kameraya çekti. Snowden bu iş için onları seçmişti çünkü kendi deyimiyle ‘tartışmalı konuları korkusuzca haber yapabilen’ sınırlı sayıda gazeteciden biriydiler. Nerede olduğunu herkes bilsin istiyordu çünkü yaptığının sorumluluğunu almalı ve kendi yüzünden başkalarının canının yanmasına izin vermemeliydi. Nitekim gazeteciler otelin önünü doldurmaya başlayınca, kendisi Rusya’ya, Poitras Almanya’ya, diğer ‘suç ortağı’ da ülkesine kaçtı. Gerisi son bir kaç aydır okuduğumuz haberler .

“Bu bir peri masalı olsaydı şöyle başlardı: Çok eskiden, bir araya gelmesi imkânsız 3 arkadaş vardı...” Ancak bu, özel hayatı tehdit eden gizli izlemelere karşı verilen zorlu bir savaşın ve ödenen bedellerin hikâyesi. Malum, Greenwald’ın partneri havaalanında 8 saat gözaltında tutuldu. Hikayenin geri planda kalmayı tercih eden karakteri Poitras’ın şu sözleri ise Ece Temelkuran’ın sorduğu “İnsan nasıl sevmeli ülkesini, o ülkeyi sevmek zorlaştığında?” sorusunu haklı çıkarıyor: “Hayatım bir daha asla eskisi gibi olmayacak. Değil kendi ülkemde başka herhangi bir yerde bile kendimi güvende hissedebileceğimi sanmıyorum. Özel hayat kavramı sonsuza kadar bitti.”