Son 40 yılın en kritik seçimi ya da duyguların haritası

Son 40 yılın en kritik seçimi ya da duyguların haritası
Son 40 yılın en kritik seçimi ya da duyguların haritası
Bugün Yunanistan'da son kırk yılın en kritik seçimi oluyor.
Haber: VANGELİS KECHRIOTIS* / Arşivi

Seçim kampanyasının belki en önemli özelliği Avrupa Birliği’nin (AB) hatta dünyanın yakından ilgileniyor olması. İlk defa, uzun yıllardan sonra, iyi ya da kötü, Yunanistan’ın yeri global anlamda çok önemli. Bütün bu sürecin Avrupa borç krizinin bir parçası olduğu kesin. Ekonomistler, siyasetçiler, bürokratlar bu kriz devam ederse Avro bölgesinin ve ortak paranın çökmesiyle sonuçlanır diye korkuyor. Fakat bu krizde Yunanistan’ın yeri farklı şekilde değerlendiriliyor. Bazıları Yunanistan’ın Avro grubundan derhal çıkması gerektiğini, zira böyle bir durumda geri kalan ülkelerin bu çıkışın etkileriyle başa çıkabileceğini savunuyor. Fakat çoğu, böyle bir kararın ortak paranın sonu anlamına geldiğine inanıyor. Bu kadar birbirine zıt teoriler Yunan partilerin programlarını da etkiliyor. Yeni Demokrasi, PASOK ve Demokratik Sol aralarında ne kadar fark olursa olsun, argümanlarını AB yetkililerinin blöf yapmadıkları, gerekirse Yunanistan’ı çıkarıp atarlar korkusu üzerine dayandırıyorlar. Bunun aksine SYRIZA, Bağımsız Yunanlar, Komünist Parti ve Altın Şafak yine aralarında ne kadar fark varsa, aynı yetkililerin böyle bir gücü olmadığı, zaten Yunanistan’ı atarlarsa, Avro çöker güvencesi üzerine argüman kuruyor.

AB’den vazgeçmek zor 
Şöyle ya da böyle, Yunanların ezici bir çoğunluğunun Avrupa’dan hala vazgeçmemesi aslında çok ilginç. Fakat şu anda ülkenin üstünde iki hayalet dolaşıyor. Birincisi soğuk savaş döneminden kalma bir hayalet. 1940’lı yıllarda büyük travmalara yol açmış bir iç savaş yasamış bir ülkeden bahsediyoruz. Komünist Parti ve EAM Kurtuluş Cephesi’ne karşı savaşı kazanmış sağ ve kraliyet yanlısı partiler ‘özgür’ dünyadan büyük destek gördü, önce savaş alanında, sonra malum ekonomiyi canlandırmayı amaçlayan ‘Marshall Planı’yla. Tabii ki, Doğu Bloğu’na karşı ‘soğuk’ savaş, ancak bu şekilde kazanılabilirdi. Herhalde, eğer dünya ona göre bölünmüş olmasaydı ve Yunanistan Batı Bloğu’na geçmeseydi, bir dolar bile gelmezdi. 

O zamanda ruble gelirdi. Zamanlar değişti, Berlin duvarı yıkıldı, Doğu Bloğu diye bir şey kalmadı. Fakat kullandığımız dil her zaman bizi beklemediğimiz yerlere götürür. Avrupalıların hemen hepsi net bir mesaj gönderiyor: “Bizimle çalışacak istekli bir koalisyon hükümeti çıkarsa, ancak o zaman, biz de size söz verdiğimiz parayı göndereceğiz, aksi takdirde bir Avro bile alamazsınız.” Yani, bir ülkede demokrasinin işlevi önemli değil, zaten seçimlerden önce açıkça bu seçimin lüzumsuz bir zaman kaybı olduğunu ifade eden çok Avrupa yetkilisi vardı. Önemli olan çıkacak yeni hükümetin Avrupa yetkililerine hiç itiraz etmeden bir önceki hükümetin vaat ediklerini yerine getirmektir. Söz konusu idari bir devamlılık değil, siyasetin ekonomik kriterlere kurban olmasıdır. Trajik olan şu ki, Avrupa projesi baştan beri demokratik kurumların güçlendirilmesini ve siyasi istikrarı sağlamayı amaçlayan bir girişimdi. Şimdi artık, bu projenin ancak korku ve tehditle yürütülebileceği aşikar. Bu Avrupa projesinin ne kadar ahlaki bir iflas anlamına geldiğini gösteriyor. Bu komünistlere karşı korku uyandıran soğuk savaştan kalma bir hayalet. 

Yunanlıların ‘Avrupa’ düşü 
Bununla beraber bir hayalet daha dolaşıyor. O da oluşum sürecinden itibaren Yunan milliyetçiliğinin önemli bir olgusudur. Buna göre, Yunan ulusu Avrupa’nın bir parçası değil, Avrupa’nın köklerinde olan tarihi ve diyakronik değer taşıyan bir ulustur. Yunanlar, Osmanlılara karşı kazandıkları bağımsızlık savaşından beri kendilerini öyle görüyor, hatta zaman zaman Avrupalıların niye kutsal Yunan ulusuna saygısızca davrandıklarını anlamıyorlar. Bu özgüven Yunanistan’ın Avrupa birliğine girmesiyle 1980’li yıllardan itibaren arttı. Birkaç sene öncesine kadar, ortalama bir Yunanlı kendisini en az bir Fransız ya da bir Alman kadar Avrupalı sayıyordu. Belki de daha fazla. Aralık 2008’de, Atina’da gençlerin isyanı sırasında halkın bir kısmı bu isyanın bütün Avrupa’da bir devrimin başlangıcı olabileceğini savunuyordu. Bugün de, Avrupa’nın hali böyleyken, Yunan partilerinin, sağda ya da solda, önemli bir kısmı, Yunanistan’ın Avrupalılar için çok kıymetli bir üye olduğunu, Yunanistan’ı terk etmeye cesaret etmeyeceklerini ve sonunda Yunan halkının tüm Avrupa’ya doğru yolu göstereceğini savunuyor. Tabii ki, halk bunu duymak istiyor çünkü çektiği acılara kızgın. 

Dolayısıyla, Yunan halkı korku, gurur ve öfke arasında gidip geliyor. Duygular her zaman gerek kişiler gerek toplumlar için değerli bir karar mekanizmasıdır. Bastırılırsa geri teper. Fakat, birbirine zıt duygular aynı anda hakim oluyorsa ancak şizofren bir duruma yol açabilir. Şu anda, Yunan halkı duygularına dayanarak oy verecek. Duygular irrasyonel tavırlara da yol açabiliyor. Son günlerde, en çok tartışılan vakalar (Nazi yakını partinin bir milletvekilinin canlı yayında komünist bir milletvekiline tokat atması, Yunan bir gencin hırsızlıkla şüphelendiği bir Arnavut’u öldürmesi) toplumda şiddetin artmasıyla ilgili yorumlara yol açtı. Şiddet tabii ki artıyor, refah içinde yaşayan bir halka durup dururken, %30 daha fakir olması gerektiğini, aldığı paranın hiçbir şeye yetmeyeceğini, iş bulmak için belki de yurtdışına göç etmesi gerektiğini söylerlerse, sonuç bu olur. Avrupa’da başka ülkelerin benzer tecrübeleri olsa bile bu kadar dramatik bir dönüşüm yaşanmadığı için, İspanya, İrlanda ya da İtalya’da olanların burada daha keskin bir versiyonunu görüyoruz.
 
Fakat Altın Şafak’ın yükselişiyle şöyle ilginç bir noktaya geldik. Daha önce yaygın olan, kendisini nötr ve hayli demokratik göstermeye çalışan bir nevi muhafazakâr söylem, halktan gelen herhangi bir tepkiyi, yolları kapatmaktan tutun yumurta atmaya kadar, kabul edilemez olarak görüyordu ve kınıyordu. (Burada, bankaları yakmak, molotof atmak, polise saldırmak vs gibi vakalardan bahsetmiyorum çünkü bunlar organize ve bazen belli çıkarlara hizmet eden küçük grupların eseridir.) Şimdi bu muhafazakâr söylem, profesyonel katillerin yaptıklarına aynı tepkiyi gösterip mesele şiddet olunca her şiddeti kınamamız gerekiyor derken aslında bu Nazi yakınlarının şiddetini halkın şiddetiyle eşleştiriyor ve meşrulaştırıyor.
Bu yazı duygular üzerine duygusal bir yazı oldu farkındayım. Doğrudur, duygular rakamlara karşı savaşırsa her zaman kaybeder, fakat rakamlar her gün değişiyor, duygular ise bizden ayrılmıyor. 

*Yard. Doç. Dr. (Boğaziçi Üniversitesi Tarih Bölümü)