'Tatlı Dil' ile 'hard talk'

'Tatlı Dil' ile 'hard talk'
'Tatlı Dil' ile 'hard talk'
Eski Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB ile kritik dönemeçlerde hep Türkiye'nin yanındaydı. Bugün de öyle. İkili ilişkilerde bakanken yapamadıklarını şimdi 'Tatlı Dil' projesiyle yapmaya çalışıyor.
Haber: FEHİM TAŞTEKİN / Arşivi

Eski Britanya Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB üyelik sürecindeki fırtınalı günlerde Türkiye lehine Rumlarla kavgayı göze almış bir isimdi. Şimdi Tatlı Dil Forumu Eşbaşkanı olarak Londra hükümetinin tam desteğiyle Türk-İngiliz ilişkilerini derinleştirmek için çabalıyor. Straw İstanbul ’da Radikal’in sorularını yanıtladı. 

Yeni girişiminiz Tatlı Dil ile başlamak istiyorum. İngilizce karşılık olarak ‘Sweet Talk’ mu diyorsunuz? 
İsim konusunda uzun tartışmamız oldu. Türkler ‘Tatlı Dil’i önerdi. ‘Good Talk’ diye tercüme ediyoruz. ‘Sweet Talk’ dersek bu birini tatlı sözle kandırmaya çalıştığınız anlamına gelir. ‘Tatlı Dil’in telaffuzu da kolay. Zarif ve güzel. 

Girişim neyi amaçlıyor? 
Amaç Türk-İngiliz ilişkilerini derinleştirmek ve güçlendirmek. İlişkiler tarihsel olarak çok iyi ve bu tamamen partiler üstü. Dışişleri Bakanı William Hague’in tam desteği söz konusu. Başbakan David Cameron da ilişkileri güçlendirmeye kendini adamış durumda. 

Siz de muhalefettensiniz… 
Evet. Ama bizde dış politika partiler üstü. 

Tatlı Dil’in ilişkilerde yeni bir fasıl açacağını bekleyebilir miyiz? 
Bu hareketin yeni bir fasıl açabileceğini söylemek istemem. Bu uzun bir süreç gerektirir, eğer ilişkileri derinleştirmek istiyorsanız. Ortak çıkarlarımız büyük. Türk ekonomisi 10 yılda Britanya ekonomisinin büyüklüğüne ulaşacak. İkili ticaret için büyük bir potansiyel. NATO’nun aktif üyeleriyiz. Ayrıca her iki ülkenin emperyal bir geçmişi var; bu size daha küresel ve bölgesel kavrayış imkânı veriyor. 

Türkiye için yepyeni emperyal bir gelecek mi öngörüyorsunuz! 
İmparatorluk günleri geride kaldı. 

Peki bu noktada Türkiye’nin yeni dış politika yönelimine ne diyorsunuz? 
Bunu 10 yıldır görüyoruz, sadece Arap Baharı’nda değil. Türkiye bölgede çok aktif bir politika geliştiriyor. Fakat bölgenin ötesinde küresel önemi de yükseliyor. Arap Baharı’ndaki aktif rolüyle Türkiye rol model. 

Türk modeline büyük bir kredi açıyorsunuz sanırım… 
Türkiye’de demokrasinin mükemmel olduğunu söylemiyorum. Britanya’nın demokrasisi de mükemmel değil. 

Türkiye’nin Suriye konusundaki tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz? 
Övgüye değer. Başbakan Erdoğan ve Dışişleri Bakanı Davutoğlu, Esad zulmüne kararlı bir tutum sergiledi. Aylarca diyalogla değişim için çabaladıklarını biliyorum. Ama gördük ki Esad’ın kendisi de değişim istediği halde kaybeden bütün diktatörlerin ölümcül sonuçlarla yüzleştiklerine dair doğal korkuyla önü kesildi. 

Fakat Suriye iç savaşa sürüklendi. Türkiye’nin burada olumsuz bir rol oynadığını düşünüyor musunuz? 
Hayır, kesinlikle kötü bir rol yok. 3 seçenek var: Esad’ı desteklemek, gözlerini olup bitenlere kapamak, yanlış olanı söylemek. Türkiye üçüncüsünü yapıyor. Türkiye’nin tutumu doğru bir yaklaşım. 

Suriye’de 3 seçenekten bahsediliyor: Diyaloğa dayalı siyasi çözüm, muhalifleri silahlandırmak ve askeri müdahale. Sizce en iyi seçenek nedir? 
Askeri müdahale gündemde değil. Durum Libya’dakinden farklı. Çok karmaşık bir durum var. Irak’taki gibi Libya’da diktatörün gitmesiyle rejim dağıldı. Esad, Hıristiyan, Alevi ve diğer azınlıklardan destek görüyor. Rejim etrafında işadamları ve girişimci ağı da var. Uluslararası toplum için amaç muhalif gruplar arasında diyaloğu sağlamak olmalı. Asileri silahlandırmak doğru değil. Çünkü bu sadece daha fazla kan akmasına yol açar.

İranlılar hâlâ süper güç olduğumuzu sanıyor
Bir diğer hassas konu İran. 2006’da askeri müdahaleye karşı çıktığınızda adınız ‘Ayetullah Straw’a çıkmıştı. Şimdi İsrail ABD’den bağımsız tek taraflı saldırmaktan bahsediyor. Sizce mümkün mü? 
Şimdi başka bir süreç var. Britanya’nın her koşulda askeri harekete karşı çıkması gerektiğini söylemiyorum. Ama yaptırımlar dahil diğer diplomatik kanalları çalıştırmalıyız. İsrail’in tek taraflı bir eyleme kalkışıp kalkışmayacağını bilmiyorum. Bildiğim kadarıyla İsrail’de pek çok üst düzey yetkili bu fikre karşı. Saldırının amacına ulaşıp ulaşamayacağı konusunda endişeleri var. 

Saldırının başarı şansı var mı? 
Durdurabilirler. Fakat saldırı orta vadede bölünmüş ülkeyi birleştirir, radikallerin elini güçlendirir ve İsrail’i saldırılara açık hale getirir. İsrail’in bazı tedbirler alması gerekli ama bunun ABD’deki seçimlerle ilgisini bilmiyorum. Çünkü Amerikan siyasetinde İsrail lobisinin etkisi büyük. Mesela Amerikan eğitimli Benyamin Netanyahu Cumhuriyetçi Parti’nin bir kolu gibi çalışıyor. 

Britanya’nın İran’la ilişkileri de kötüleşti. Olası bir saldırıda Londra’nın pozisyonu ne olur? 
İslam devriminden beri İran’la diplomatik ilişkilerimizi sürdürüyoruz. Son zamanlarda elçiliğimize küçük bir saldırı oldu. Aslında İran bu tür eylemleri durdurabilecek güçte. 

Neden durdurmadı? 
Diplomatik çevrelerde bir şaka vardır: “İran Britanya’nın hâlâ süper güç olduğunu düşünen yegâne ülkedir.” Çünkü İran üzerinde onlarca yıl tarihsel role sahiptik. Britanya hakkında şüphelere sahipler ve ayrıca ABD’nin müttefikiyiz. Elçiliğimiz emperyal güçle simgeleşmiş bir bina.

‘Kıbrıs’ı bölmek bir seçenek olmalı’
Türkiye’nin AB üyelik sürecine ilişkin bir öngörüde bulunabilir misiniz? 
AB’de Türkiye’nin üyeliğine Britanya’dan daha güçlü destekçi yok. Tünelden karşıya (Fransa’ya) geçtiğinizde sorun başlıyor. 2005’te Lüksemburg’da hükümetlerarası konferansta Gerhard Schröder ve Jacques Chirac hükümetlerinin desteği olmasaydı başaramazdık. Almanya ve Fransa’nın mevcut yaklaşımları dönemsel. Zamanla muhalefetin kalkacağını umuyorum. 2005’te “AB’nin Türkiye’ye daha çok ihtiyacı var” demiştim. Fransız-Rum ittifakının müzakere sürecini bloke etmesinden dolayı hayal kırıklığı içindeyim. Türkiye “Tamam, Brüksel’le müzakere edemiyorsak kendi kendimize müzakere ederiz” dedi. Peki bu durumda biz ne yapacağız? Mesela enerji başlığı bloke edildi. Bunun anlamı ne? Odadaki fil Kıbrıs sorunudur. 11 yıl önce Dışişleri Bakanı olduğumda Kıbrıs konusunda tarafsızdım. Fakat giderek sabırsız hale geldim. 2004’te Birkenstock’ta Rum kesimi bir anlaşma imzaladı. Ama Papadopulos anlaşmaya ihanet etti. AB, Rum yönetimi tarafından rehin alındı. AB bundan zarar görüyor. Eğer bir değişim elde edemezsek uluslararası toplum adanın bölünmesini bir seçenek olarak düşünmeye başlamalı. Bölünme toprak anlaşmazlığında çözümün bir başka yoludur. Birleşik Krallık’ın arka bahçesinde de bu var. Bölünme gündeme alınmalı. Şu anki ‘de facto’ bölünme sadece Güney Kıbrıs’a yarıyor, Kıbrıslı Türklere değil. 

Rumların temmuzda başlayacak AB dönem başkanlığında ne olacak? Müzakere başlıklarının açılması yönünde bir sürpriz olabilir mi? 
Bilemiyorum. Normalde bir ülke dönem başkanı olunca AB’nin lehine kişisel çıkarlarını terk etmesi yönünde baskı altında kalır. Paradoksal olarak dönem başkanlığı kendi çıkarlarını takip etmeni engeller. Rumların bu örneği takip etmelerini umarım ama bunun için nefesimi tutup beklemem. 

AB’nin geleceğine gelirsek, milliyetçi hareketler büyüyor ve sokak hareketleri tırmanıyor. Bu iki trend sistemi tehdit eder mi? 
Bütün olarak olup bitene bakarsak; euro krizi var. Britanya euro bölgesine girmediği için Tanrı’ya şükür. Zor zamanlarda tek para birimini çalıştırmak imkânsız. Tek para biriminde ortak mali politika ve faiz oranı olmak durumunda. Bu da Almanya gibi güçlünün işine yarıyor. Euro bölgesinin 17 üyesiyle birlikte ayakta kalıp kalmayacağı belirsiz. Dağılmasını arzu etmem çünkü Türkiye ve Britanya da zarar görür. AB’de başka sorunlar da var. AB’nin başarılı olduğu yer ortak pazardır. Ama diğer hizmetlerde reforma ihtiyacı var.