Umuda yolculuk derken Araf'ta kalan iki hayat

Umuda yolculuk derken Araf'ta kalan iki hayat
Umuda yolculuk derken Araf'ta kalan iki hayat

Fotoğrafla: DERYA KÖSEOĞLU

İran'dan kaçıp önce Türkiye, ardından Yunanistan'a sığınan Ender ve Hüseyin, sefaletin ortasında hayata tutunma savaşı veriyor.
Haber: DERYA KÖSEOĞLU / Arşivi

Müreffeh ve demokratik bir ülke için yollara düşen Enver ve Hüseyin, İran’ı terk edeli çok olmuş. Haklarındaki idam cezalarından kaçabilmek adına, yıllar önce düşmüşler yollara... İlk durakları Türkiye olmuş. Birkaç yıl Türkiye’de kaldıktan sonra onlar için ‘demokratik, müreffeh’ anlamına gelen Avrupa ’nın giriş kapısı olan Yunanistan’a gelmişler.
Enver ve Hüseyin’le dört ay önce kilisenin bahçesinde tanışmıştım. Binlerce göçmen gibi onlar da kilisenin ücretsiz dağıttığı bir kap yemek için saatlerce sıra bekliyordu. Hava sıcaktı ve parkta kalıyorlardı. Havalar soğuyunca ne yapacakları sorusunun cevabı yoktu. Bu kez karşılaştığımızda bir evlerinin olduğunu söylüyorlar. “Nasıl buldunuz” diye soruyorum. “Şans” diyorlar. Şans dedikleri eve, duvardan tırmanarak giriyorlar. Zira, ev dedikleri, yarısı yıkık dökük, sahipsiz bir harabe ve kapı kilitli. Yolda yürürken ‘şans’ eseri buldukları bu harabe, her şeye rağmen onlar için soğukta sığınabilecekleri bir çatı. Evet, elektriği, suyu, tuvaleti olmayan ev onlar için bir ‘şans’ çünkü bunu bulamayanlar da var.
Yıkıntılar içinde limon ağacı 
Arka bahçede bir limon ağacı görüyorum, üzerindeki limonlarla. Bu bakımsız yerde limon ağacı ile kimin ilgilendiğini, ağacın nasıl sulandığını merak ediyorum. Limon ağacı deyince Enver’in de Hüseyin’in de yüzünde koca bir gülümseme beliriyor. Hüseyin “Yağmurdan falan beslendi herhalde, kimse ilgilenmiyor, kendi kendine yaşıyor” diyor fark etmeden o limon ağacı ile benzerliklerini... Zira bu evin hiçbir sakini ile ilgilenen yok, hepsi kendi kendilerine bir yaşam mücadelesinde...
Çöpten kazanılan ekmek 
Hüseyin aslında bir demirci ustası, Enver ise inşaat ustası. Ancak ekonomik krizle boğuşan, işsizliğin yüzde 26’lara vardığı Yunanistan’da oturma izinleri bile bulunmayan birer göçmen olarak bulmaları neredeyse imkânsız. Hüseyin bir süre çöplerden kâğıt ve demir toplayarak para kazanmaya çalışmış. Yedi ayda sadece 100 euro kazanabildiğini söylüyor. Karnını da çöpten topladıklarıyla doyurduğunu anlatırken biraz mahcup. Bu ‘işi’ yaparken insanların yüzüne tükürdüğünü, kendisine hakaret ettiğini anlattığındaysa ben mahcup.
Emeği sömürülenler... 
Enver ve Hüseyin birkaç hafta önce bir iş bulmuşlar. Anlattıklarına göre bir portakal bahçesinde portakal toplamak için önce günlüğü 30 euroya anlaşmışlar. İşveren yevmiyeyi her gün biraz daha aşağıya çekmiş ve en son 14 euro alacaklarını söylemiş. Yirmi işçinin birden kaldığı baraka için de kişi başına aylık 50 euro kira istemiş. Sonunda astarı yüzünden pahalı geldiği için geri dönmüşler. Göçmen olunca hakkını savunmanın da zor olduğundan dem vuruyorlar...
Onlara kalsa Yunanistan’da bir gün daha durmayacaklar. Ama gidecekleri bir yer yok. Onlar şimdi Araf’ta. Yaşadıkları ülke, ne onlara insanca bir yaşam vaat edebiliyor ne de gitmelerine izin veriyor. Sadece kendileri için değil, kendileriyle aynı kaderi paylaşan tüm göçmenler için yardım istiyorlar...

Atina sokakları onlar için artık çok tehlikeli

Son zamanlarda karşılarına çıkan en büyük sorunlardan biri ise Yunanistan’da sürekli artış gösteren ırkçılık. Hüseyin’in kaşında koca bir iz var. Anlattıklarına göre, çöplerden kâğıt ve demir toplarken ırkçılar gelip odunlarla saldırmış. Sonuç: Kaşında yedi dikiş. Sonra da karnını açıyor; burada da yine aynı sebeple bir bıçak yarası...
Enver de bir göçmen arkadaşı ile yolda yürürken Yunanistan’daki neo-Nazist ırkçı parti Altın Şafak’ın üyelerinin kendilerine sopalarla saldırdığını anlatıyor. Enver’in dört ay önce sapasağlam olan el parmaklarından ikisi artık açılmıyor bile. Enver tendonların koptuğundan şüpheleniyor ama doğru dürüst bir doktor tedavisi göremediğini tahmin etmeniz çok da zor olmamalı. Ancak gidecekleri bir yer yok. Sığınma hakkı talep etmişler fakat bir türlü cevap alamıyorlar. Sığınma hakkını elde etmeden de ülkeden çıkmaları mümkün değil.
İkimiz de insanız ama... 

Ayrılırken yanımdaki kameraman arkadaşım Burak Özcan’a soruyor Enver: “Sen de insansın, ben de insanım. Senin yaşamınla benim yaşamım bir mi?”