Nihayetinde 'çul'dur

Nihayetinde 'çul'dur
Nihayetinde 'çul'dur

Cannes da smokin giyen Nuri Bilge Ceylan ın pazartesi gecesi SİYAD ödül törenine hırkayla katılması tuhaf bir tartışmaya sebep olmuştu.

Bilge Bey'in hırkası çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı da buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir
Haber: ELİF TÜRKÖLMEZ - elifturkolmez@gmail.com / Arşivi

Giysilerin temsil değeri vardır. Ayağınıza giydiğiniz pabucunuz, üzerinizdeki kazağınız, pantolonunuz, şapkanız; kazancınızı, sınıfınızı ve zevklerinizi temsil eder, en azından etmesi beklenir. Pejmürde kılıklı bir zengin görürseniz şaşırırsınız. Aynı şey, iyi giyimli bir yoksul gördüğünüzde de geçerlidir. Hırsızlık yaptığını düşünürsünüz yahut pis işler çevirdiğini... Belki bir kereliğe mahsus bir kötülük işte, neyse. Pejmürde zengin ise olsa olsa bir varoluş krizindedir. Ya da sosyetenin değerlerini umursamayan bir saygısız, cemiyetten dışlanması gereken bir kendini bilmez.
Neden, maharetli bir terzinin elinden çıkma biçimli ceketimiz lüks bir restoranın kapısını sonuna kadar açtırır da, solgun renkli örgü hırkamız açtıramaz? Çünkü ceketi giyenin bu cekete verecek parası olduğuna, bu parayı kazanacak bir işe, bu işi alabilecek donanıma, bu donanım için gerekli eğitime sahip olduğuna inanılır. Yani ceketli kişi toplumun saygın bir üyesidir. Muhakkak bir işi vardır ve içi para dolu bir cüzdanı. Şık ve pahalı bir ceket giyen kişi usa yakındır, hırkalı kişi duygulara. Ceket zengini, hırka yoksulu temsil ederse eğer, ceket gösteriştir, hırka fonksiyonel. Ceketi bize bakan gözler için, imaj için yani en nihayetinde başkaları için giyeriz, hırkayı ısınmak için, yani kendimiz için.
Diyeceğim, Nuri Bilge Ceylan’ın SİYAD ödül töreninde giydiği hırka çok zarifti. Dışarıda lapa lapa kar yağarken giyilebilecek makul bir kıyafetti. Gri renkli, üzerinde kar desenleri olan, kendisine biraz büyük geldiği için ayrıca güzel duran, sade bir hırka... Bu, ‘üzerine büyük gelme’de de her zaman bir şey vardır. Hırkanın başka birine ait olduğu hissi belki. Çok sevilen birine, çok özlenilen birine. Ya da şöyle diyeyim: ‘Emanet’ giymekten gocunmayan, yücegönüllüdür. Şunu bilir: Bu üzerimdekiler nihayetinde ‘çul’dur. 

Hırkada insana iyi gelen bir duygu var...
Bilge Bey’in hırkası, tekrar söyleyeyim, çok zarifti. Filmleri gibi, kendisi gibiydi. Onun sinemayla yapmaya çalıştığı şey de buna az çok benzer bir şeydir. Gücün ve gösterişin temsil ettiği değerlerle ancak eleştirmek için ilgilenir. Ayrıca törende gecenin en güzel cümlesini de o söylemiştir. “Teşekkür ederim. Ödül için de tabii ama esas bütün o yazılar için.”
Smokin tahmin de edileceği gibi, bir kral için üretilmiş ilk kez. Londra’da Savile Row tarafından 1860’ta VII. Kral Edward için dikilmiş. Amerikalı milyoner James Potter, 1880’lerde İngiltere ’yi ziyaret ettiğinde smokini çok beğenmiş ve bir tane satın almış. Potter’ın ‘Tuxedo Park’taki şehir kulübündeki erkekler, onu örnek alarak giyinmeye başlayınca moda New York’a yayılmış. Hikâyede şaşırtıcı bir yan yok. İçinde, ‘kral’, ‘milyoner’ gibi sözcükler geçiyor.
Hırkada her zaman insana iyi gelen bir duygu, insanı varlığına duacı yapan bir vazgeçilmezlik var. Sırtına bir hırka atmanın güven duygusuyla kesinlikle bir ilgisi var. Depresyon hırkası var, melamet hırkası var, Mecnun’un hırkası, Kurt Cobain’in hırkası var. Var da var. Yaz akşamları var sonra, masada yarım kadeh rakı, omuzda el örgüsü hırka var. Bir de tabii, “Kendim giydim, kime ne?” diye bir türkü...

Kıyafet meselesini Radikal’e anlatmıştı...
Nuri Bilge Ceylan, Radikal’den Erkan Abi’ye (Aktuğ) birkaç yıl önce anlatmış zaten: “Modern olmaya çalışan az gelişmiş ülkeler, modernliğin önce dış görünüşüyle ilgileniyor. Sadelik, alçakgönüllülük, kendinle alay edebilmek gibi özellikler bizim kültürde hiçbir zaman bir üst değer olmamıştır. Böbürlenmek, şişinmek, övünmek her zaman daha çok onay görmüştür. Az gelişmiş ülkelere has çifte standardın en somut gösterilerinden biri de, kendi ülkesinde aşağılanan bir davranışı, bir Batılı yaptığında bu davranışa hemen hayran olunmasıdır. Geçen yılların birinde İstanbul Film Festivali Ödül Töreni’nde, bir sürü kravatlı Türk arasında, kolları sıvanmış soluk kazağı ve eski kadife pantolonuyla John Berger sahneye çıktığında bütün yorumlar aynen şöyleydi: ‘Ne rahat adam!’ Bu ülkede kravata, smokine ya da o tip giyime yüklenen anlam, beni bu tarz giyimden ve onun temsil ettiği hemen her şeyden yıllar önce soğuttu. Cannes Film Festivali’ne gittiğimde smokin giymek zorunda kalmıştım ama doğrusu kendimi maymun gibi hissetmiştim. (...)