'Sihirli kadın' artık dünyanın en iyisi

'Sihirli kadın' artık dünyanın en iyisi
'Sihirli kadın' artık dünyanın en iyisi

FOTOĞRAF: MUHSİN AKGÜN

İlkay Özdemir bir 'sihirli kadın'. Türkiye'nin ilk ve tek kadın sihirbazı olan Özdemir, geçtiğimiz günlerde Dünya Sihirbazlar Birliği tarafından alanında, dünyanın en iyisi ilan edildi. Öyküsünü kendisinden dinledik
Haber: BAHAR ÇUHADAR - bahar.cuhadar@radikal.com.tr / Arşivi

Duyduk ki ‘Merlin Award 2011’ adlı ödülü almışsınız. Biz sihir dünyasına uzak olanlar için açar mısınız mevzuyu?
Merkezi Amerika’da olan International Magic Society’nin (IMS - Dünya Sihirbazlar Birliği) verdiği Merlin Award 2011 ödülünü aldım. Yılın en iyi kadın sihirbazı seçildim. IMS Başkanı Tony Hassini ödülü vermek üzere geldi. Bu ödül sadece ABD ’de ve Asya’da bir kadına verilmiş. Yani İngiltere’de, diğer Avrupa ülkelerinde ve Rusya’da ödül hiçbir kadına verilmemiş. 

IMS nasıl seçiyor kazananları?
Nasıl Oscar ödüllerinde bir kadın, bir erkek seçilirse bu ödül de kadın olarak bana verildi. IMS’in 37 bin üyesi var. Başkan törenden önce o ülkenin sihirbazını kayda alıyor. Ama önce o sihirbazın yaşadığı şehri çekiyor, o insanın yaşadığı kültürü gösteriyor. Ardından sahneyi ve bu kültürün sahneye yansıtmasını görüyoruz. Ödülü alan kişi de törende ilk öğrendiği oyunu sunuyor. Hassini’nin çektiği video da Warner Bros tarafından dağıtılacak, dünya televizyonlarında yayına girecek. 

Sizi seçme sebepleri neymiş?
2004’te Sofya’da şampiyon olduğum gösteri ‘Alevler ve Kuşlar’ çok ilgi uyandırmıştı. O gösteriye istinaden verildi ödül. Tony Hassini ile tanışıyorduk zaten. Daha önce başbakanın katıldığı törende yaptığım ‘Alevlerle Kuşlar’ gösterisini izlemiş internette. Ödülü alanlar arasında Copperfield, Criss Angel, Lu Chen gibi isimler var. Onların arasına girmek benim için gurur verici. 

Neden hiç duymuyoruz sihirbaz olarak sizin adınızı?
Gerçekten ilgi yok. Bu kadar zaman profesyonel olarak yaşamak kolay değil. Firmaların lansmanları olmasa sadece seyirciyle ayakta kalmak çok zor. Özel gösteri yapmak, bilet satışınla uğraşmak, kendi PR’ını yapmak zorundasın ve yine geri dönüş olmuyor. 

Lansmanlar dışında neler yapıyorsunuz?
Çocuklarla atölye yapıyoruz, onlara da sihirbazlık öğretiyorum. Ama “Bak bu böyle kaybolur” gibi değil, kendileri yapıyorlar aletlerini. ‘Sihirbazcı abla’ diyorlar bana. Onlardan birini yetiştiriyorum. İlüzyon okul yoluyla aktarılan bir sanat dalı değil. Usta-çırak ilişkisiyle oluyor.
Şimdi iki yeni proje var. Samsun Belediyesi, Samsun’da büyük bir Amazon Köyü kuruluyor. Balmumu heykellerinden Amazon kadınlar yapılacak. Bu ilham verdi bana, “Açılışını sizinle yapalım” dediler, eylülde açılacak. Bir Amazon şovu hazırladık. Kılıçlarla, ateşlerle o kadınların iç savaşlarını anlatan başka bir şov. 

İnsanlar sizi nerede izleyebilir?
İstiklal Caddesi, İmam Adnan Sokak’taki Cadde-i Kebir kafede 15 günde bir dört, beş arkadaş gösteri yapıyoruz. İnsanlar içkilerini alıyor. Giriş parası ödemeden izliyorlar. Masa sihirbazlığı yapıyoruz. 

Sihirbazlık öykünüz nasıl başladı?
Çocukken sihirbazlardan nefret ederdim. “Kim izler bunları ya” falan derdim televizyonda görünce. “Şapkayı açtım, bak içinden ne çıktı...” Hayır, ben başka bir şey yaparken, ben bir sakarlık yaparken olsun mesela. Marilyn Monroe kıyafeti giyeyim, elimde elmas toplar olsun, arkada Diamonds çalsın. Elmasları kapan bir kadın gibi ben onları çoğaltayım, kaybedeyim, seyirci onu orada anlasın. Ama ben aslında kazara yapıyor olayım herşeyi. O kreatif tarafta kendimi daha fazla geliştirip bir sürü şeyi katmak hem beni, hem seyirciyi daha çok tatmin ediyor.
Şimdi tango öğreniyorum. Sahnede tek bir kadınım ama aslında iki kişiyim. Hem dans edip, hem o adamın birden canlanıp bana ilüzyon yapıp kaybolması... En sonunda adamı sahnede kaybetmem... Adamın ceketi oradadır, el birden canlanır. İlüzyon bu... Bir de sabır lazım. Mesele ünlü olmak değil ki. Biz zaten ünlü olamayız. Çünkü hiç bir sihirbaz her gün televizyonlarda bir şey yapamaz, yapmamalı. Her gün televizyonda aynı oyunu yaparsak seyirci sıkılır. 

Nasıl oldu da sevmeye başladınız?
Üniversitedeyken ek iş bulmuştum bir psikiyatri kliniğinde. Orada baktım bizim psikoterapistimiz sihirbazmış, kırk yıllık birikimi olan bir adam; Selim Başarır. Bana bir şeyler öğretti, etkilendim. Bir sürü ilüzyon aletim oldu. Komşulara, arkadaşlara bir şeyler yapmaya başladım. İlk yaptığım kart oyunuydu, kartları da hiç tanımıyordum o zaman. Dört kartın elde değişmesiyle başladım. Bir şey yapıyorum, insanlar saygı duymaya başlıyor. Yugoslavya’ya götürdü Selim Bey beni, yarışmaya. “Sen de kart oyunuyla yarış” dedi. İngilizce bilmiyordum, ezber bir İngilizceyle yapıyordum gösteriyi... Jüri özel ödülü aldım. Sonra “Bu yarışmaya daha iyi hazırlanacağım” dedim ve iki dalda yarıştım. ‘Alevler ve Kuşlar’ gösterisiyle iki dalda ödül aldım.

Alevler ve Kuşlar: Cennet-cehennem
Özdemir’in şampiyon olduğum gösteri, ‘Alevler ve Kuşlar’ Yüzüklerin Efendisi’nden etkilenmesiyle doğmuş. “Filmin ruhu sanki bize geçti” diyor. Tema, cennet- cehennem.
Özdemir ateşe meydan okuyan kadın olarak sahne alıyor. Ateşi kuşa çeviren, bir anlamda cehennem ve cenneti meydana getiren bir kadın olarak yorumluyor gösteriyi: “Ateşi elime alıyorum, ateş yanıyor, üflüyorum, kuşa dönüşüyor. Kolumu kesiyorum, kanım akıyor. Akan kanı siliyorum ve sildiğim şey tekrar alev alıyor. O alevin içerisinden rengarenk kumaşlar akmaya başlıyor ve kumaşların içinden bir güvercin daha. Hikâyeyi yorumlamayı seyirciye bırakıyoruz. Kanımla yakarım, ateşe de meydan okurum, bu güvercine de.”