'The Newsroom' biz habercilerin de hikâyesi

'The Newsroom' biz habercilerin de hikâyesi
'The Newsroom' biz habercilerin de hikâyesi
Bir gece haberleri yayınının kamera arkasını konu edinen HBO kanalı dizisi 'The Newsroom'u ve 'gerçek haber merkezinin iklimini' CNN Türk haber editörü Ahu Özyurt yazdı
Haber: AHU ÖZYURT / Arşivi

- Kazanmak nasıl bir şey gibi geliyor ki sana?
- Dördüncü gücü geri almak. Gazeteciliğin onurlu bir meslek olduğu fikrini geri getirmek. Bu millete yakışır bir akşam bülteni yapmak. Medeniyet, saygı. Akıllıca tartışma... Dedikodunun, çaçaronluğun, cazgırlığın olmadığı bir ortam.

Tanıdık mı geldi yoksa?
Amerika’da televizyonculuğu değiştiren adam Aaron Sorkin’in yeni dizisi The Newsroom’un ilk bölümünde, kanalın anchorman’i Will McAvoy ile Kandahar’dan gelen eski sevgilisi ve yetenekli yapımcısı McKenzie McHale arasında geçen diyalog bu. İşin içinde aldatma, kızgınlık, bu hırsla Irak ve Afganistan’da savaş muhabirliğine kadar gitme gibi durumlar da var ama şimdiden heyecanı kaçırmayalım.
Meselenin özü farklı.

Sorkin, 90’ların sonlarında ‘The West Wing’i yazmaya başladığında Beyaz Saray’ın nasıl bir yer olduğunu Amerikan halkı ve bütün dünya ile paylaşmıştı. Dar ofisleri, kesilmeden dakikalarca devam eden koridor diyalogları ile egosu büyük ama devleti yönetme hırsları ve idealleri daha büyük insanları harika dille, neredeyse gerçekten daha gerçek anlatmıştı. Şimdi yeniden dönüyor ve kamerasını medyaya çeviriyor. “Televizyon gazeteciliğinin bir anlamı, bir ahlakı ve önemi vardı” mesajı ile.

Diziyi ilk haftalarında sert dille eleştirenler “Aaron yine kolaya kaçmış, sonunu bildiğimiz hikâyeleri bize haberci gözüyle yeniden pazarlıyor” diyorlar. Haksız da değiller. Daha ilk bölümde Meksika Körfezi’ndeki BP petrol kuyusundaki patlama ve bir haber merkezinin olayı nasıl izlediği ve ekrana yansıttığı tartışılıyor. Columbia Üniversitesi mezunu ukala yapımcı Don “Ciddi birşey yok” derken, Kandahar’dan yeni gelen ve eski ekibin de pek muhattap almaya yanaşmadığı Jim, “Tarihin en önemli çevre faciası olabilir” diyor. Bizler de böyle mi çalışıyoruz, diye merak edenler vardır.

Arkası çalışmazsa ekran önünün sözü azalır
Evet, bu kadar ego patlaması olmasa da CNN Türk Haber Merkezi’nde de kendini çok önemli bulan anchor’lar, bütün yükü sırtlayan yapım yardımcıları, konuk koordinatörleri, haber yazan bir ekip ve muhabirler var. Ama büyük bir haber patladıysa hepimiz eşit derecede önemli ve sorumlu oluyoruz. Van Depremi olduğunda spordan yeni çıkmıştım. Haber Müdürü’müz Ali Güven arayıp “Üzerinde ne varsa alana git, eşyalarını birisi yollasın. Van’a gidiyorsunuz, üstelik de kalabalık gidiyorsunuz” dedi. Aynı Ali Güven beni 14 sene önce Öcalan’ın peşine de böyle takmış göndermişti. Hiç de pişman olmadım.

Ekran önünde 10 yıldan çok çalışmış birisi olarak söyleyebilirim ki arkası çalışmazsa ekran önünün söyleyecek sözü azdır. Bir ekran yüzü sadece kulağına fısıldananları, prompter’ına gönderilenleri değil, yıllar içinde duyduğu, sunduğu, sahadan haber verdiği tecrübeleri ile o koltuğa oturur. Bunlar yoksa da zaten güzel bir yüz olmaktan öteye pek nadiren gider. Türkiye’deki genel gidişat böyle olmasa bile eninde sonunda gerçek olana dönecektir.

‘The Newsroom’ pek çok açıdan ABD’nin televizyon haberciliğinin tartışıldığı bir döneme rast geliyor. Kendisini kimseyle takışmayan, haberciliğin ‘Jay Leno’su olmayı’ uygun gören ama sonra neredeyse devrimci bir habercilik yapan Will McAvoy’a en yakın isim geçen yıl Obama kampanyasına bağış yaptığı ortaya çıktığı için MSNBC’deki görevini bırakan Keith Olbermann’dı. ABD’de haber kanalları giderek daha az reyting alıyor. Haber meraklıları gerçek habercilik için giderek daha fazla internete ve sosyal ağlara dönüyor. Sorkin’in yaptığı bir anlamda sektöre de itibarı geri getirme çabası.

Ama Van depremi, Uludere faciası, MIT ve PKK arasında sızan Oslo görüşmeleri, Suriye açıklarında düşen uçağımız gibi olaylar biz televizyonculardaki görev aşkını yeniden ortaya çıkarıyor. Böyle zamanlarda herkesi, her şeyi sormak, göstermek, anlatmak isteriz izleyiciye. Yorum yapmadan, bağırıp çağırmadan ama her yönüyle anlatmak. Korkmadan sormak, yanıt aldıkça resmi berraklaştırmak. Karşımızdaki yetkili bizlere fırça atmaya yeltense de sükûnetimizi koruyarak işimizi yapmak. Çünkü eninde sonunda sokağa çıkacağız, o izleyicinin yüzüne bakacak, metroya binecek, mahallemize gideceğiz. İsteriz ki eve gelip başımızı yastığa koyduğumuzda, gördüğümüz trajediyi içimize yıkıp sessizce ağladığımızda “Beni izleyenlere hakkını verdim, onların vaktinin değerini verdim, onlar adına soru sorma hakkımı iyi kullandım” diyebilelim.

Reji ile sunucu, haber koordinatörü ile reji, patronlar katı ile haber koordinatörü arasında geçen çılgın telefon konuşmaları, “Son dakika veriyorum” çığlıkları ise bambaşka bir yazının konusu olabilir. Ankara Temsilcimiz Hande Fırat’tan gece yarısı gelen, Ferhat Boratav ve Ali Güven’in bütün geceyi uykusuz geçirmesine neden olan “MIT Müsteşarı ifadeye çağrılacak galiba” telefonu ve sonrasında olanlar ise bir kitaplık bir hikâyedir neredeyse. Ama bizim hemen hemen her günümüz böyle geçer. Kameranın önünde de olsak, arkasında da. Onun için ‘The Newsroom’ bizim de hikâyemiz sayılır. İnşallah CNBC-e veya Digiturk’ün bir kanalı bu diziyi alır da bizler de tamamını izleriz. İzleyici de bize “Siz de böyle misiniz?” diye sorar.

Dördüncü gücü geri alabilmenin tam zamanıdır.