Yalnızlık gittikçe yaygınlaşan bir hastalık

Yalnızlık gittikçe yaygınlaşan bir hastalık
Yalnızlık gittikçe yaygınlaşan bir hastalık
Engin Günaydın, Zeki Demirkubuz'un 'Yeraltı' filminde yalnız ve de sıkıntılı adam Muharrem rolünde. Yeraltından üstüne, sohbetteyiz kendisiyle...
Haber: BERRİN KARAKAŞ / Arşivi

Bayağı sancılı geçmiş filme hazırlık süreci. Kâbuslar gördüğünüzü söylüyorsunuz. Nasıl kâbuslar? 
Rüya tabirleri sözlüğüne baktığın zaman felaket habercisi gibi görünen her şeyi görüyordum. Dişlerimin sökülmesinden saçlarımı avuç avuç çekip kopartmama kadar. Oradan anlıyordum sıkıntılı bir dönem yaşadığımı. Rüyalarım ferahlıyorsa diyordum ki galiba iyiyim. Kendime sorarak anlayamıyordum iyi miyim kötü mü. Rüyalar belirleyici mühürler gibi. Bir anlamda da hoşuma gidiyordu çünkü işi ciddiye aldığımı gösteriyordu. Bir şeyi ciddiye almıyorsan o iş senin için iyi olmaz. 

Kendi ruhunuzdaki ‘yeraltı’yla karşılaştınız denebilir mi? Zira herkeste var bir yeraltı… 
Olmak zorunda. Gizlendiği sanılabilir ama gizlenemez de bir yer. Oralara dokunduğu vakit de mutsuzluk ve depresyonla karşılaşıyor insan. Her işe yatırım yaptın ama özel dünyanda gizlediklerine yapmadın demek bu. Yollarını , elektriğini döşemedin. Modern bir şehir haline getirmedin. Ruh dünyan Ortadoğu gibi kaldı… 

Ortadoğu da yaratıcılık için bereketli topraklar lakin… 
Altyapı anlamında söylüyorum. Yoksa kültür anlamında en yakın kültür doğuda. İnsanın ruh dünyasına en yakın psikoloji Doğu kültüründe. Batı kültürü daha akıl üzerine kurulu. 

Söyleşilerinizden anladığım kadarıyla pek hazzetmiyorsunuz akıldan. 
Akıl severdim aslında. İnsanı geliştireceğine inanırdım ama dünyanın bu akılsız halini görünce bu aklın iyi bir yere gitmediğine karar verdim. 

Siz yazan da bir insansınız ki bu da ruhtaki yeraltıyla uğraşmak demek. Son senaryonuzda babanızı yazmışsınız. İnsanın kendi hayatına dair yazması daha mı bir zorluyor acaba? 
Zorlanacağımı düşünmüştüm ama aksine öyle olmadı. İçimdeki bir irin gibi bir şey. Söküp atılması için bir operasyon gerekiyor çünkü çok büyük bir sıkıntı yaratıyordu. Onu atarsam ferahlayacağımı, ruhumun gevşeyeceğini düşünerek yazdım o senaryoyu. Düşündüğüm gibi de oldu. 

Sıkıntıyı tarif edersek? 
Bir üzüntü. İnsanın içinden atamadığı bir yerlerde gizli olan. Babamın üzgün bir şekilde ölmesi. Hayatta kendini beceriksiz hissetmesi, başarısız hissetmesi, doğru dürüst bir aileye bakamayan bir adam gibi ölüp gitmesi büyük bir üzüntü benim için ki öyle birisi de değildi, o öyle düşünüyordu. Hepimiz bu konuda onu ikna etmeye çok çalıştık ama hayat onu öyle bir yere getirdi. Ve bu üzüntünün sadece onda olmadığını düşündüm. Bu genel, büyük bir üzüntü galiba. Babama sadece sirayet etmiş. ‘Acaba bu genel üzüntü nedir?’in cevabını aramak için yazdığım bir senaryoydu ve bulduğumu, ifade ettiğimi düşünüyorum. Birçok insan üzüntüsünün nedenini bu filmde anlayabilir diye umut ediyorum. 

Babanızdaki bu başarısızlık hissi size de sirayet etmiş gibi. Söyleşilerinizden öyle anlaşılıyor. İş iyi ama size başarısız gibi geliyor sanki. 
Çocuklarına bıraktığı miras buydu ama ben çok memnunum. Başarmak ne demek, büyümek ne demek, genişlemek ne demek bunları da bir anlamda pek insani bulmuyorum. 

Zeki Demirkubuz da bulmuyor olmalı ki filmin en etkili sahnelerinden biri “ Türkiye ’deki başarı ahlakını sorguladım’ dediği yemek sahnesi. Sizce de çok ahlak dışı değil mi şu; mesela siz bana babanızın öyküsünü anlatmışsınız sohbet sırasında, ben gidip ondan roman yapmışım. Bir nevi hırsızlık işte. 
Bir kolye, bir saat çalmaktan bir farkı yok. Çünkü aslında sizin yazdığınız şeyler bir anlamda ekonominiz de. Hayalleriniz, her şeyiniz aslında. Bunu bir anda alıp bomboş bırakmak evi. O anlamda çok büyük bir suç olarak görüyorum bir başkasının fikrini çalmayı. Ve nedense çok normal bulunuyor bu ülkede. Amerikan filmindeki herhangi bir sahneyi, bir konsepti çalmakta sakınca görülmüyor örneğin. “Çok güzel çalmışsın, çok da güzel realize etmişsin” gibi bir de övgü var. Bu mantık dışı bir davranış. 

Muharrem karakterine nasıl çalıştınız? 
Sadece yemek sahnesi için prova yaptık. Onun dışında pek fazla görüşmedik. Meselenin büyük bir mesele olduğunun farkındaydım. Yönetmen de farkındaydı. O konuda beni biraz özgür de bıraktı. Sonrasında benim psikolojimi karakterin psikolojisine yakınlaştırmak için çabalarım oldu. 

Nasıl çabalar? 
Mesela depresyona girmek. 

“Ben bir depresyona gireyim” deyince giriliyor mu depresyona? 
Üç gün üst üste ağır iç mesela. Dördüncü gün ağır bir depresyonla uyanırsın. Artık o kafanın iyi olması durumu da biter. Büyük bir çıkmaza düşersin. Oradan anlayabilirsin depresyonun ruhunu. 

Gerçi o depresyon ruhu size hiç de uzak gibi görünmüyor… 
Çok yakın bir duygu. Bilmediğim bir şey de değil. Biraz kendimi salsam zaten göbeğindeyim. Mutluluk çünkü çaba gerektiren bir konu. Mutluluk enerji istiyor. Mutsuzlukta bir oturma, rahatlama durumu var. 

Dostoyevski ‘Yeraltından Notlar’ın sonlarına doğru “Kolay elde edilmiş bir mutluluk mu, insanı yücelten bir acı mı daha iyidir?” diye sorar. Ben de size sorayım… 
Her ikisini de tercih ederim ben. Mutluluk da iyi gelir. 

‘Vavien’de de Dostoyevski etkileri var. Nedir yazarın sizdeki yeri? 
İnsanın iç dünyası anlamında çok dikkatimi çeken birisi Dostoyevski. İnsanı heveslendiriyor, cesaret veriyor. Kaç yüzyıl önce yazmış diyorsun. Şu anda en önemli güncel konu olmalı insanın iç dünyası. Her şeyden bahsediyoruz, neden iç dünyamızdan bahsetmiyoruz? ‘Vavien’de de biraz o taraflarıyla ilgilendim. O da çok içli yaptı filmi. Duygusal yaptı. Daha kolay anlaşılır yaptı. Çok faydasını gördüğüm bir yazar. 

Bir söyleşinizde kanser bile insanın kendi kendiyle yeterince konuşmamasından diyorsunuz. Meral Okay’ı da kanserden yitirdik. O da kendi kendisiyle fazla konuşmaktan mı kanser oldu acaba? 
Bir kere şöyle bir şey söylediğini biliyorum; “Bu dizi beni kanser yaptı” dediğini duydum. Büyük bir sıkıntıyla yazdı. Hak etmediği yorumlarla karşılaştı. Aslında büyük bir cesaret sergiledi. Osmanlı çünkü açılması, konuşulması gereken bir bölgeydi. 

‘Yeraltı’ için “Çok itirafkâr bir film oldu benim için” demişsiniz. Neleri itiraf ettiniz? 
Bu benim de öğreneceğim bir şey. Filmi izlediğimde fark ettim. Benim için de bazı şeyler yeni filmde. Kendi yalnızlığım, özel dünyam, mutsuzluğum, umutsuzluğun içinde umutlu olma duygularım var filmde. Bu film benim bir yerimi tarif ediyor. 10-15 sene sonrasında da bakmak isteyeceğim bir film. 

Filmde Muharrem’in yanından ayrılmayan patatesi nasıl yorumladınız siz? Ne diyormuş burada yönetmen? 
Bir manalar verildiği zaman oyuncuda işler biraz karışır. Oyunculuk aleladelik istiyor.

Zeki Demirkubuz yeni bir kapı açtı
‘Vavien’de ağır kaçar diye tam olarak istediğinizi yapmamışsınız. Neden böyle yapıyorsunuz? Mesela Zeki Demirkubuz’un filmleri de pek çok insan için ‘karanlık’ ama… 
Keşke yapmasaydım dediğim zamanlar oldu. Belki de ilerde her şeyin rahatladığı bir dönemde daha zevkli yazacağım. Stresler var yani. Film bu kadar stresli olmamalı. Zeki Demirkubuz filmlerine gelince, Türk sinemasına bakıldığı zaman onun filmlerine bakılması gerekecek. Bence en önemli şey bu. Ben de üzülmüştüm bir dönem ‘Vavien’ çok izlenmedi diye ama referans olarak kalıyor. Böyle şeylerin daha önemli olduğuna karar verdim artık. 

Sırrı Süreyya çektiğiniz tanıtım filminde ‘Zeki oyuncunun kafa açanını sevmez’ diyor. Var mı böyle bir şey? 
Bilmem. Sırrı çok kafa açıyor. Çok eğlenceli birisi. Benimse tam tersi eğlenceli olmamam gerekiyor. Tebessüm bile yasak. Onun için uzak duruyordum çekimler esnasında ondan. 

Zeki Demirkubuz’la Yazgı’da çalışırken zor olduğunu söylüyordunuz bu çalışmanın. Şimdi nasıl? 
İlk filmde sorunlar yaşadık çünkü oyunculuğu ben biraz başka türlü bir durum olarak biliyordum. Bir kapı açma sahnesi var mesela, “Aç bak” diyor. “Allah Allah bu da mı şimdi oyunculuk oldu” diyorum. Bir baktım bakamıyorum. Aslında çok önemli bir bölge. Benim oynamadığım bir bölge barındırıyor oyunculuk. Yeni bir kapı açtı bende Zeki Demirkubuz.

Fazla hava atmanın bir manası yok
Muharrem için diğerleri hep ‘biz’ken o ayrı. Daha zeki vs. Ne diyorsunuz bu insanın kendisini diğerlerinden ayrı tutması duygusuna? 
Son derece saçma bir şey. İnsan hata yapmaya müsaittir. Yanlış konuşmaya, yanlış davranmaya… Bazen doğru yere oturamıyorsun bile. Fazla hava atmanın bir manası yok. Ben yalnızlığı çok ciddi tehlikeli, gittikçe yaygınlaşan bir hastalık olarak görüyorum. Bu ülkede aile, arkadaşlık, komşuluk ilişkilerinde büyük zararlar var. Kimse kimseye tahammül edemiyor, güvenmiyor. Şimdi bana bir zarar getirir gibi düşünceler var. Bu düşüncelerden dolayı yalnızlaşıyor. Psikolojik rahatsızlıklarla, mutsuzluk denilen o belayla karşılaşıyor insan yalnızlaştıkça. Oysa insan iletişimle güçlenir. 

Yeni senaryonuzda Tokat’ta 12 Eylül sonrası nasıl tırpanlandığını da anlatıyorsunuz insan karakterlerinin. 
Evet. Babanın, annenin, abinin o karakterlerde devam edememesi. Bu güvensizlik her yere yansıyor ve de. Mahallene, askere, hükümete, işadamlarına, sağlık dünyasına... Herkeste büyük bir güvensizlik var. En ufak bir ses, gürültü gelse mesela komşusundan hemen polisi arıyor. Ya senin komşundur, polis aranır mı?

Burhan Altıntop karakteri size biraz yapıştı diyebilir miyiz? 
Tabii ki. Aslında son iki senesinde oynamak istemedim, bu durumun farkındaydım. Ama işte Binnur geldi, Ata geldi, iyi bir hal aldı ve uzadı. Uzamasaydı aslında öyle bir tehlike yoktu.