Radikal-çevrimiçi / Kitap / HAYATIMIN KİTABI
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  22 Ekim 2014 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Gerçek, onu öğrenen için, onu söyleyenden daha yararlıdır.
Blaise Pascal
Tarihte Bugün
Takvimler 22 ekim tarihini gösterdiği zaman...

1853 yılında,
Ermeni Maarif Komisyonu kuruldu.
1975 yılında,
Türkiye'nin Viyana Büyükelçisi Daniş Tunalıgil, büyükelçiliği basan 3 terörist tarafından şehit edildi.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Kitap 


HAYATIMIN KİTABI

30/12/2005 (4601 defa okundu)

Yabanıl kadın
"Çok, çok fazla sayıda kadın, gerekli bilince ulaşmadan önce korkunç bir söz vermişlerdir. Genç kadınlar olarak temel bir yüreklendirmeden ve destek öyle yoksun, üzüntü ve gücenme ile öyle doluydular ki kalemlerini bıraktılar, sözcüklerini kilitlediler, şarkılarını susturdular, sanat çalışmalarını durdular ve bunlara bir daha asla dokunmamaya ant içtiler. Öyle bir durumdaki kadın istemeden de olsa kendi eliyle yaptığı hayatıyla birlikte fırına girmiş demektir. Hayatı küle döner. Bir kadının hayatı kendinden duyduğu nefretin ateşinde de ölüp gidebilir, çünkü kompleksler çok sıkı ısırabildiği gibi en azından belli bir süre için o kadını korkutmayı başararak, onun için önemli olan çalışmalara ya da hayata yakın durmasını önleyebilir. Gitmemekle, hareket etmemekle, öğrenmemekle, arayıp bulmamakla, elde etmemekle, üstlenmemekle, olmamakla yıllar harcanır."
Bazı kitaplar, tıpkı bazı şarkılar, bazı yeni arkadaşlar gibi insanın karşısına tam da çıkması gereken zamanda çıkar. O anda tam olarak buna ihtiyacınız vardır. Clarissa Pinkola Estes ve Kurtlarla Koşan Kadınlar'la tanışmam da böyle oldu. Estes'in adını daha önce duymamıştım. Meğer dünyaca tanınmış bir Jungcu psikanalist olmasının yanı sıra, bir şair ve cantadora'ymış (Latin geleneğinde eski öyküleri toplayıp saklayan kişi)! Kurtlarla Koşan Kadınlar'ı yirmi yılda tamamlamış.
Bu kitabı ilk şarkılarımı yazdıktan sonra, yenilerini yazmadan önce, sadece 'durduğum' dört yıllık (bana göre 'kayıp') bir dönemin sonlarında okudum. İnsanlığın ortak bilinçaltını yansıtan, hepimizin bildiği 'masum' masallar ve Estes'in bu masallar aracılığıyla sunduğu işe yarayan terapiler sayesinde, kadınların benimsemeye çok hazır olduğunu düşündüğüm çıldırtıcı bir eziklik ve yetersizlik duygusunun coğrafyamıza özgü bir maraz olmadığını anlamak, kısmen de olsa bununla nasıl baş edeceğimi öğrenmek hayat kurtarıcı bir deneyim oldu benim için. Kadınların ölmeden önce okumalarını önereceğim tek kitap olsa, bunu önerirdim... Estes'in daha birçok heyecan verici çalışması var; keşke onlar da Türkçeye çevrilse...
"Vahşi doğanın neredeyse yok edildiği en uç durumlarda, kadınların şizoid bir bozulma ve/veya bir piskoza yenilmeleri mümkündür. Durup; dururken yatakta kalabilir, kalkmayı reddebilir, sabahlığıyla ertafta dolaşabilir, dalgınlıktan kül tablasında üç tane yanık sigara bırakabilir, ağlayabilir ve ağlamaktan kendini alamayabilir, sokaklarda saçı başı dağınık gezebilir, etrafta sürtmek için birdenbire ailesini terk edebilir. Ama çok sık olarak sadece uyuşuk ve hissizdir. Kendini iyi ya da kötü hissetmez. Sadece hiçbir şey hissetmez. Ortada kan yoktur ama her nasılsa kanadıklarını hissederler. Yine de tekrar tekrar başlamak, yeniden başlamak, el yapımı hayata her gün dikkatle ve özenle hayata geri dönebilmek için tam olarak gereken de bizzat bu acıdır, bu kopmadır, bu "basacak bir yer bulamamadır". Deyim yerindeyse bu, geri dönebilecek bir evi olmama hâlidir. Psişik olarak bir kıtlıktan kaçtıktan sonra dinlenip onarılacağımız bir mola yeri, bir yol istasyonu, gerekli tedbirleri aldığımız bir yer yapmak iyidir. İnsan bir iki yılını yaralarını değerlendirmek, rehber aramak, ilaç uygulamak, geleceği düşünmek için geçirmesi fazla sayılmaz. Bir iki yıl aslında yetmez bile. Yabanıl kadın yolunu tekrar yapan kadındır."
Aylin Aslım (Müzisyen)



Hiç düşünmeden 'Küçük Prens'
Bu soruya vereceğim yanıt, hiç düşünmeden Küçük Prens olur. İlkokul üçüncü sınıfta bu kitabı ilk defa okuduğumda, yakın bir arkadaşıma "Ben galiba artık bilinçlendim" dediğimi hatırlıyorum. Bugün bu sözü hatırladığımda hâlâ bilinçsizce gülümsüyor olsam da, herkesin Meksikalı şapkasına benzettiği resmin, aslında fil yutmuş bir yılan olmasıyla zihnimde sembolleşen 'görüntünün arka planlarının farklılığı' meselesini, ilk olarak bu kitabı okuduğumda kavramaya başladığım da bir gerçek. Hayatımın en uzun bölümünü ayırdığım mimarlık etkinliğini sürdürürken ve bunun dışında kalan her anda, hâlâ dünyayı anlamaya, şeylerin arkasındaki hakikati kavramaya çalıştığım bugün, Küçük Prens'in önemli bir atlama taşı olduğunu düşünüyorum.
Emre Arolat (Mimar)



Gönül sırdaşım
Hayatım boyunca hiçbir kitap, sayfalarını açtıkça beni başka bir dünyanın kapılarından içeriye inanılmaz bir heyecan ve umutla Mesnevi'nin süreklediği gibi sürüklemedi. Mesnevi bir yandan Andersen'den Masallar gibi, sanki çocuklar için yazılmışcasına kısa hikâyelerle örülmüş kurgusu, diğer yandan bu hikâyeler altındaki sembollerin oluşturduğu olağanüstü zengin bir dünyaya yetişkinlerin verebileceği anlamlar ile yüklü içeriği ile her yaşın, her özgeçmişten insanın okuyabileceği ve kendinden bir şeyler bulabileceği eşsiz bir kitap.
Mesnevi ile ilk tanıştığım dönem aynı zamanda 'ney'in büyülü seslerini keşfettiğim zamana denk gelmişti ve bu gençlik döneminde Mesnevi sanki benim şahsıma yazılmış mektuplardan oluşan engin bir dizi mesajı içeriyormuşcasına beni derinden sarstı. Başlangıçta Mevlânâ'dan size yazılmış bu mektuplar zaman içerisinde daha da inanılmaz bir şekilde sanki sizin kendinize yazdığınız notlar, yolladığınız mesajlar, söylediğiniz sözlere dönüşmeye başlayınca zaman ve mekânla sınırlı olmayan ve hayata bakışınızı tamamen değiştirme gücüne sahip muhteşem bir eserle karşılaştığınız duygusuna kapılıyorsunuz ve aradan geçen yirmi yıla rağmen her sayfada bu duygu beni yeniden sarmaya devam ediyor.
Mesnevi benim hayatımın akışını değiştiren, aşk ve muhabbeti hayatımda en cömertce aydınlatan büyük kandil gibi hâlâ hayatımdaki en önemli başucu, gönül sırdaşı kitabıdır.
Mercan Dede (Müzisyen)



Sebastian Knight'ın peşinde
''Renk körü bukalemun'' kuşku yok ki, artık bir çokları için eskisi kadar huzursuz edici bir imayı taşımıyor. Oysa Bay Vlad tenezzül edip boynularımıza dokunup küçük izler bıraktığında, bizi elimizde bir maskeyle yarı baygın bir labirentin kapısına koyduğunda 'ölümün ve hayatın anlamı' peşine düşen herkesin böyle bir ironiyle alakalı aynı tehlikeli tedirginliği duyacağını zannetmiştim. Şimdi bunun gereksiz bir zekâ oyunundan ibaret olduğunu sananlar çoğunlukta olmalı. Doğrusu benim kendi payıma Bay Sebastian Knight'a ve onun müphem arzusuna olan saygımda bir nebze olsun eksilme olmadı. Ama onun izini sürmeye yeni kalkacaklar için artık 'zaman' daha farklı ve onların birinin ya da bir 'şeyin' peşinde kaybolmaktan -ne yazık ki- artık o eski rahatsızlık hazzını alacaklarını sanmıyorum. (Şurası da aşikâr ki, bunun Bay Nabokov'un zerre kadar umrunda olmadığı bellidir.)
Çünkü etrafımda olup bitenlerden edindiğim izlenim 'merakla' ilgili isteğin giderek seyreldiği, Tuhaf Dağ'a doğru bir yolculuğun gereksiz ve nafile bir çaba olduğu,hemen herkesin 'kendisini' ve 'ötekini' tanıdığını sandığı yolunda. Hayatın, dolayısıyla edebiyatın -ya da; edebiyatın, dolayısıyla hayatın- sığlaştığı bir zamanda yaşıyoruz. Oysa '..dalgalarını bulur izlerseniz her ruh sizinki olabilir'. Bu yüzden, işte tam da bu yüzden ben gerçekten Bay Knight'ın (Mösyö Kegan'ın değil!) ruhunu izleyip Kuşkulu Zambak'ın kokusunu aradım. (Şimdilerde bunu merak eden bile yoktur sanıyorum.) Galiba en çok onu ele geçirdiğimi zannettiğim anda 'o' olmadığını anlamaktan huzursuz oldum ve garip bir şekilde bunu çok sevdim.
O nasıl bir 'hâldir' ki bir yanlışlığın peşine takılmak bile bizi hakikâte ulaştırabilir? Hakkında herşeyi bildiğimizi sandığımız birisini aslında hiç tanımamış oluruz? Bir kapıyı açtığımızda kapıyı kapatmaya çalışan kendimizle karşılaşırız? Bizi içine soktuğu bu gerçeği arama parodisinde payıma düşenlerden ötürü kapıldığım mahcubiyet peşimi hiç bırakmadı. Ancak, ben yalnızlığı herkesten daha hüzünlü Bay Sebastian Knight'ın bir hastane odasında bir başına öldüğünden emin değilim.
Daha doğrusu Sebastian'ın hikâyesinin böyle bitmeyeceğine inanıyorum; en fenası bu 'oyunun' hâlâ sürdüğünü düşünüyorum. Kelebek avcılığı ile ilgili bir anıştırma yapmadan Bay Nabokov'dan söz edebilen herkesin takdir edeceği bir 'gerçektir' bu...
Tayfun Pirselimoğlu (Ressam)



'en...kitap' yerine, 'yedi...alıntı'
"... Kesin olan tek şey şüphe etmektir... şüphe etmek düşünmektir; düşünmekse var olmaktır... Öyleyse var olduğum da şüphesizdir... Düşünüyorum, o halde varım..." R. Descartes.
"... Bu başdöndürücü çizgide durmasını bilmek, işte dürüstlük budur, gerisi kaçamaktır... Uyumsuzluk macerası böyle başlar... Yapabileceğimiz tek şey var: yaşamak, uyumsuzu yaşatmak..." A. Camus.
"... Önce var olup sonra kendini yaratan tek nesne insandır... Öyleyse insan sorumludur... Kendine karşı sorumludur, başkalarına karşı sorumludur, bütün insanlığa karşı sorumludur... İnsan özgürdür... Bu nedenlerle insan bunaltıdır..." J. P. Sartre.
"... Bu aşama, toplumsal baskıya boyun eğmekten kişisel sorumluluğun bilincine geçiştir... İnsan, kendini meydana getirmiş olan koşulların toplamına indirgenemez, çünkü, insan ancak bunların aşılmasıyla geçekleşir..." K. Marx.
"... Uygarlığın huzursuzluğu... Modernite ile; gerçeklik ilkesi, haz ilkesine egemenlik kazanır ve bunun sonucu olarak, insanlık, doğal dürtülerinden ve mutluluklarının bir kısmından vazgeçer... Bastırma acı vericidir... uygarlık kendi hoşnutsuzluklarını üretir ve bireyi... Kalıcı bir çatışma içine sokar..." S. Freud.
"... Modernite çağının çocuğuyuz... Aklın ve rasyonelliğin ızdıraplı krallığı..." Z. Bauman.
"... Sürgün entellektüel için huzursuzluk, hareketlilik, devamlı tedirgin olup başkalarını da tedirgin etmek... Hazımsızlığa yaklaşan bir memnuniyetsizlik, abusluğa varan bir naletlik... (bu durumun) insanı diri tutuşunu, zenginleştirmesini seviyorum... " E. Said.
Haydar Karabey (Mimar)



'Yolda' olmayı tercih ederim
Mutlaka bir tane seçmem gerekse herhalde Jack Kerouac'ın Yolda'sını seçerim... Tüm zamanların en iyi kitabı olduğunu iddia etmiyorum ama benim için çok önemli bir kitap olduğu kesin. Hayatı, modern hayatı, şehir hayatı, müzik hayatı... Benim Amerika'ya geliş nedenim de biraz o, buradaki enerjiyi seviyorum sadece. İçeriğinde, bütün o çılgınlıkların içinde en sevdiğim durum ise bunların tamamının aslında sanata dair olması. Ve ben de belki biraz öyle olmasını seviyorum. Karakterlerinin özgürlüklerini seviyorum ve o kitap her zaman aklımın bir köşesinde durur... Barış!
İlhan Erşahin (Müzisyen)



Bin Dokuz Yüz Seksen Dört
George Orwell'ın Bin Dokuz Yüz Seksen Dört adlı romanını ilk okuduğumda, ortaokuldaydım. Romanda çizilen aşırı baskıcı dünya resmi bana çok ürkütücü gelmişti. O sırada 'yeni dünya düzeni' adlı piyesten de haberdar olmadığımdan, dünya iyi ki böyle değil, diye düşünmüştüm. Üniversite yıllarında kitabı yeniden okuduğumdaysa, Orwell'ın kitabının sonunda özel bir bölüm ayırarak anlattığı 'yeni dil' meselesinin önemini fark ettim. Dilin ideolojiyle olan ilişkisi, bir tahakküm ve manipulasyon aracı olarak kullanılması gibi konularla ilgilenmeye başlamış bir felsefe öğrencisi olarak (romandaki) Britanya İmparatorluğu'nun bütün kavramları ve değerleri kazımak için dili kullanışından çok etkilenmiştim. Kitabı en son okuduğumda ise, İngiltere'deki toplam güvenlik kamerası sayısının üç milyona ulaştığını, istatistiklerin zaten onyıllardır yönetimler tarafından eğilip büküldüğünü ve arzu edilen tabloları gerçekmiş gibi göstermek için kullanıldığını, dünyamızda halen 'big brother'dan daha baskıcı diktatörler olduğunu göz önüne alarak kitabın aslında bir anlamda 20. yüzyıl sonu totaliter rejimlerin ruhunu resmetmeyi başardığını düşünmüştüm. Orwell'ın gizli servislerle ilişkisine dair iddialar büyüklüğüne biraz gölge düşürse de, Bin Dokuz Yüz Seksen Dört, her okuduğumda beni etkilemeyi başaran kışkırtıcı bir kitaptır.
Rock Laneti (Espedair Street)/Iain Banks
Bir rock grubu olmanın dışarıdan anlaşılamaz ve ayrıca da anlatılamaz yanları olduğuna dair iddiam, Ian Banks'in bu romanını okuduğumda sarsılmıştı. Bir müzik grubundaki bireylerin müzikle, birbirleriyle ve hayatla ilişkilerini bu kadar doğru yansıtan çok az iş vardır. (Some Kind of Monster adlı Metallica belgeseli, örneğin...) Banks'in romanın akışında sıkça kullandığı zaman kırılmaları da konunun doğasına uygun bir atmosfer yaratıyor. Kitabı hızlıca yutup bitirdiğinizde, bir roman okumuş gibi değil de, mesela Robert Plant'in zihninde bir yolculuk yapmış gibi hissediyorsunuz. Az şey midir?
Ethica/Spinoza
Geometriyle şiir, insanla doğa, her şey ve hiçbir şey bir arada. Üzerine yıllarca konuşulabilir, pekâlâ susulabilir de. "Özgür insan ölümü her şeyden az düşünür; onun bilgeliği ölüme değil yaşama yoğunlaşmasından doğar." sözünün sahibinden gerçek bir başyapıt, ve iyi ki daha geç karşıma çıkmadı.
Harun Tekin (Müzisyen)



Dön dolaş yine bana gel
Çocukluğumdan bu yana kitaplar arasında büyüdüm. Babamın ağzında Tevfik Fikret'ten mısralar dolaşırdı hep, 'Yiyin efendiler yiyin, bu han-ı iştah sizin' ya da 'Sarmış yine afakını bir dud-i muannid'. Ve ortaokul günlerimde, kapatılmış halkevlerinin kütüphaneleri, kaymakam babamın anahtarı ile gezip dolaştığım düşler âlemimdi. Hele bugün binlerce kitap arasından tek bir kitap seçip anlatabilmek olanaksız aslında. Sabahattin Ali, Sait Faik, Hemingway, Steinback, Faulkner, Dostoyevski, Çehov, Dante, saymakla bitmez ki, ya Rilke, Nâzım Hikmet. Üniversite yılları, tiyatro, sinema. Adım adım memleketim ve dünya ve otuz yıl kadar önce Burhan Oğuz'u buldum,Türkiye Halkının Kültür Kökenleri. Memleketi tanımak, hatırladığım, Kırıkkale, Reşadiye, Kandıra, Posof, Ayvalık, on yaşında Amerikada'yım. Orda kalıp, okuma olanağım var, babam "Tevfik Fikret'in oğlu, Hâluk bile papaz oldu, dönelim memlekete" diyor ve yolculuğumuz devam ediyor, Silifke, Tarsus, Edremit yetmiyor, Burhan Oğuz'la yeni bir macera başlıyor.

'Çalışarak gerçeğe varanlara'
1919 doğumlu bu genç mühendis yedek subaylığını, sakıncalı çavuş olarak yapmış ve mühendis olarak görev yaptığı Anadolu'nun her köşesinde karınca gibi çalıarak Türkiye halkının kültür kökenlerini araştırmı. Diyorum ki, bu harikulade çalıma ilkokulda çocuklarla bir oyun gibi oynanarak, masal gibi anlatılarak üniversitelere kadar sürmeli ve gerçeğe böylece varılmalı. Burhan Oğuz bir kitaptır. Beslenme teknikleri ile başladığı araştırma, tarım, hayvancılık, meteoroloji, müesseseler, aile, üretim ilişkileri, inaç ve âdetleri ile sürüp gider. Adım adım dolaılan bir Anadolu, sürgünken bile inançlı, kendisini çalımaya adamı, yaşam sevincinden hiç bir şey eksilmemiş bu çınarı kendi ağzından dinleyelim. "Bu eser, içinde herhangi bir sözcük veya aletin tarifi aranılan bir sözlük değildir. O ancak baştan sona kadar okunduğunda belli bir mantık silsilesine bağlı olarak Türkiye halkının kültür kökenlerinin ana hatlarını ve bu konuda bilgi derinleşmesi için hangi yönlerde çalıılmasının gerektiğini gösteren bir bütündür. Konusu da birçok bakımdan, umumun anlayacağı bir hâle konmaya mukavemet edecek kadar ağırdır. Bununla birlikte münhasıran üniversiteliler için yazılmı da değildir. Beşer kültürünün ve bu arada Anadolu 'muzun temel sorunları, herkesin ilgisine açık tutulmaya çalışılmıştır." Ve Fuzuli'den bir kıta söyler Burhan Oğuz.
'Kalem olsun eli ol katib-i bed tahririn
Ki sevad-ı rakam ile surumuzu şur eyler
Kâh bir harf sukutiyle kılar nadir'i nar
Kâh bir harf kusuruyla gözümüzü kör eyler'
Dönüp dolaşıp geldiğim yer, Burhan Oğuz'un Türkiye Halkının Kültür Kökenleri oluyor hep. Bizim köyün yanında bir Tahtakuşlar köyü vardır. Türkmen köyüdür. Şaman gelenekler sürer gider hâlâ. Gelinlik çağında ölen bir kızı gelinliği ile çeyizi ile gömerler. Benim yanıma da Burhan Oğuz'un kitaplarını verin öldüğümde. Bu vesile ile kitapları yeniden basan Simurg Kitapevi'nden sevgili İbrahim'e teşekkürü borç bilirim. Bugünlerde bir başka çalıarak gerçeğe varanlardan Rekin Teksoy'un çevirisi Dante-İlahi Komedya'dan her gün bir kanto okuyarak saygı ile eğiliyorum iki ustanın önünde.
Tuncel Kurtiz (Oyuncu)



Shakespeare ve elbette ki 'Hamlet'
Bugüne kadar etkilendiğim yazarlardan en önemlisidir Shakespeare. Dili kullanımındaki olağanüstü şiirsellik, karakterlerdeki müthiş derinllik, hayatın problemlerini sunmadaki bilgelik, bence onu dünyanın en büyük yazarları arasına sokuyor. Hayattaki en önemli problemlerden biri olduğuna inandığım iktidar tutkusunu Shakespeare birçok eserinde çarpıcı bir biçimde anlatmıştır. Ve bunların içinde en önemlilerinden biri de Hamlet'dir. Hamlet, kendi iktidarları uğruna en yakınında olanların, bütün değerleri hiçe sayarak birbirini yok edebilmesi karşısında duyduğu çaresizlikle, yaşamı sorgulamaya başlar. Bu nasıl bir tutkudur ki, kendi güçlerini başkalarının, hemde en yakınlarının kanıyla kazanmak. Bir avuç toprak uğruna binlerce insanın hayatını hiçe saymak. Oysa, alınan bir avuç toprak ölülerini bile gömmeye yetmeyecektir. Bugün de en büyük sorunlardan biri gücümüzü elimizde tutmak için yapılan akıl almaz vahşettir. Günümüzün en büyük değeri ne yazık ki parasal güçtür. Ve ruhları sadece kanla beslenen insan yaratıklar, bu gücü kazanmak için insanları bombalarla yok ederler, küçücük cocukları doğrarlar, bir tek altın bilezik için birbirlerinin ellerini kesmekten çekinmezler. Hamlet'i okuduğum zaman çok etkilenmiştim. Yazarın, müthiş bir şiirsellikle anlattığı kötülükler, dünyaya hâkim olan bu müthiş paradoks, iyi ve kötünün bir aradaki ortaklığı, çok güzel sözlerle kocasını öldürdüğünüz kadını bile cenaze töreninde baştan çıkartabilirsiniz
Derya Alabora (Oyuncu)



Geleceğin ipuçları
Kemal Tahir'in bütün kitapları başucumda durur. Ama en çok Yol Ayrımı ile ilgilenirim. Çünkü bir insanı hayatı boyu sevince boğacak zaferler yaşamış, ama sahiden, bir kerecik gülümseyememiş eski kahramanların iç hesaplaşmaları, bende onur duygusunu hep canlı tutar.
Bahtsız, topyekûn yenilip, Anadolu'nun bozkır topraklarına düşmüş cesedini parçalayan Düvel-i Muazzamanın işgal ordularına karşı savaşan Türk insanının ruh ve yürek cesareti, bana yaşama gücü verir.
Dokuz cephede dövüşmüş, yılgınlık nedir bilmez, yiğit Ramiz Efendi'nin, zaferden sekiz yıl sonra, şimdi bir tramvaya binemeyecek kadar güçsüz düşüren ihanetleri fark etmek, günümüzdeki ihanetlere daha dik durmamı sağlar. Yol Ayrımı önemli; Osmanlı İmparatorluğu'nun parçalanması, Anadolu İhtilali ve sonrasını içine alan, tarihi süreci Anadolu insanının özellikleriyle günümüzde var olan, gelecekte karşılaşacağımız zorluklarla nasıl baş edeceğimizin ipuçlarını verir.
Cüneyt Arkın (Oyuncu)



Akıllı Kate
Okuma, vazgeçilemeyen kitaplar denilince nedense pek gerilere gitmek, ilk kitaplarımdan söz etmek istedi canım. Polianna'dan nefret ederdim ama yine aynı yayınevinden, annemlerin misyoner bir yayınevi olduğunu söyledikleri Amerikan Bord Neşriyat tarafından basılan bir çeviri kitaba tapıyordum o zamanlar: Akıllı Kate. Bu kitap da diğeri gibi azla yetinmeyi öğretiyordu fakat ana karakterin seçimindeki kararlılığı, zorluklar karşısındaki sağlam duruşu beni etkiliyordu. Norman Rockwell tarzı ilüstrasyonları ise çilli ve uzun iki saç örgüsü olan Kate'nin dünyasına müthiş bir kapı açıyordu. Defalarca okuduğum bu kitabın izini sürmek için internete girdiğimde ulaştığım bilgiler söyle: Yazarı, Amerikan çocuk edebiyatının ünlü ismi Doris Gates (1901-1987). Resimler yine bir kadın çizer, Marjorie Torrey tarafırdan yapılmış. Kitabın ilk baskısı 1943, Viking Press. Türkçeye 1950'lerde çevrilmiş olacak. Beni zamanında inanılmaz derecede etkileyen kitabı tanıtıcı cümlesi ise şöyle: Kızıl saçlı küçük yetim kız Kate, Tutle ailesinin yanına yardımcı olarak yerleştirilir. O andan itibaren var olmanın ancak akıllı/sensible (tabii bu çeviri tartışılabilir aslında 'makul' demek gerek) olmaktan geçtiğini anlar.
Gülsün Karamustafa (Sanatçı)



Hâlâ sığındığım bir labirent
İlk kez 1991 yılında, öğrencilik dönemimde okuduğum Orhan Pamuk'un Kara Kitap'ını niçin çok sevdiğimi doğrusu hiç düşünmedim. Çok klişe olacak ama, insan her sıkıldığında herhangi bir bölümünü okuduğu bir kitabı, hangi nedenlerden dolayı sevdiğini niçin düşünsün ki! Hatırlıyorum da öğrenciliğimin sıkıntılı günlerini karanlık, tuhaf bir coşkuyla doldurmuştu Kara Kitap. Ben kimim? Kimlik, öteki, gibi tam da bir üniversite öğrencisinin arzulayabileceği meselelere el atıyor, gündelik hayatın keyif alınabilecek bir yer olduğunu gösteriyordu. Üstüne üstlük Ankara'da okuyan birisine İstanbul 'un o gününü ve geçmişini macera dolu bir serüven eşliğinde anlatıyordu. İlerleyen yıllarda etrafımdaki karanlık kaybolmadı ama Kara Kitap'ı bir edebi metin olarak okuyabilecek kadar kendime geldim. Yazı yazmaya başladığım ilk günlerde Pamuk'un kullandığı dili taklit etmedim desem yalan olur. Yazarken keşfeden, keşfettikçe de kendinden geçen bir üslupla bir dil oluşturmak ve o dilin içinde kaybolmak muhtemelen bana bu kitabın mirası. Pamuk'un her romanını herhalde en az üçer kez okumuşumdur. Ama Kara Kitap, bir başucu kitabı olarak uyuyamadığım gecelerde hâlâ sığındığım bir labirent benim için.
Levent Çalıkoğlu (Küratör)



Suç ve Ceza
Dönemin çoğu babası gibi benim babam da gurbetçiydi. Erzincan-İstanbul arasında gidip gelirdi. Ben babamı üçer yıl ara ile görürdüm. Bayram tatillerinde gelirdi. Tam alışır, sırnaşır, biraz samimi olurdum ki, taak giderdi.
Ben, babam İstanbul'dayken soğuk bir Erzincan Şubatı'nda doğmuşum. Babam, Cim Bom'lu efsane futbolcu Metin Oktay'a hayranmış. Anneme yazdığı bir mektupta adımın Metin olmasını ve köye geleceği sene takıma girmeye hazır olmamı istemiş. Ben bunlardan ve dünyadan habersiz 1965 yılının yolsuz, elektriksiz bol karlı Erzincan'ında başka işim yokmuş gibi tutmuş çocuk felci olmuşum. Babama söyleyememişler tabii. Babam köye gelince ve beni öyle görünce saçlarının bir kısmı, tıpkı yerli filmlerdeki gibi anında beyazlamış.
Sonra ne kadar hastane, doktor, ameliyat görmüşüm, hatırlamıyorum. Şimdi hastanelerden o kadar çok nefret ediyorum ki, doktor ve hasta olan arkadaşlarımı bile görmeye gidemiyorum hastanelere.
Altı yaşına geldiğimde İstanbul'a gelme sırası amcama gelmiş ve babam köye dönmüş. Ben amcamlarla beraber, bir nevi İstanbul'a kaçmışım! Bu sefer de ben, babamı beşer yıl ara ile görür olmuşum.
Yıllar sonra babam, İstanbul'da iş kurup tüm aileyi İstanbul'a getirme kararı almış ve kararını uygulamış.
Kocaman, ağır aksak bir adam olarak, Kasımpaşa Lisesi'nde okuyor, ayrıca Çarşaf dergisinde çalışıyordum. Bir gün karikatür çizerken, aşağıda ziyaretçim olduğunu söylediler. Aşağı indim. Babam!! Daha 'hayırdır, noldu baba' diyemeden 'hadi hasteneye gidiyoruz' dedi. 'Kim hasta' diye soramadım.
Hastaneye vardığımızda nihayet 'hasta kim baba' dedim. 'Sensin' dedi, 'ayağından ameliyat olacaksın!' Anaa!! Geçirdiğim onca doktor, muayene, ameliyat, acı gözlerimin önünden bir işkence filmi şeridi gibi geçti. 'Baba, ben memnunum ayağımdan' diyorum, anlamıyor. Tam o sırada, karşıda Yaşar Kemal'i gördüm. Kırk yıllık abim, amcam, akrabam gibi koştum, boynuna sarıldım. 'Yaşar Abi ya, bu beni ameliyat ettirmek istiyor' dedim. Yaşar Abi şaşkın. 'Bu kim, sen kimsin deyyus' dedi. Kendimi tanıttım. 'Bu da babam' dedim. "Babaya, 'bu' denmez, deyyus" dedi. 'Hem bak, benim de bir gözüm topal, hadi geçmiş olsun oğlum' dedi ve gitti. Ben, babama 'bak koskoca Yaşar Kemal'in bile bir gözü topalmış ama dünyaca ünlü bir yazar olmasına...'
Gözlerimi açtığımda belden aşağım alçıdaydı ve alçı tam altı ay sonra çıkacaktı. Doktorlar beni bayıltmışlar, ayaklarımı kesmişler, biçmişler, içine kocaman çiviler sokmuşlar, yeniden yapıştırmışlar ve üstünü de alçıyla sıvamışlar.
Birkaç gün sonra evdeydim. Sırtüstü yatıp tavana bakabiliyordum ancak. Hareket kabiliyetim sıfırdı. Hem okulum, hem sanat hayatım(!) yarım kalmıştı. Önceleri bu durumdan çok sıkıldım, için için babama çok kızdım. Bazı geceler 'insan bi sorar ya, insan bi sorar ya' diye sayıklamışım.
Sonra duruma alıştım. Sabahtan akşama kadar, gece gündüz demeden kitap okuyordum. Kitap yetiştiremiyorlardı bana. Hayatım boyunca en çok kitabı o dönemde okudum. Okul, iş arkadaşlarım, sevgili edebiyat hocalarım Nevzat Bey ve Süleyman Bey bana habire kitap getiriyorlardı, ben bir çırpıda bitiriyordum hepsini.
Suç ve Ceza'yla belden aşağım alçıdayken, hareket kabiliyetim sıfırken ve yatakta sırtüstü yatarken tanıştım. Önceleri kalınlığından, adından, yazarının resminden, cisminden ve geçmişinden ürktüm. Ama sonra yeşil ördek gibi bir daldım ki sayfalarına, çıkarabilene aşkolsun. Yemek yemeyi, çişe gitmeyi bile unutuyordum. Ne lan'dı bu böyle!! Meğer onca sene ben, kitap diye maval okumuşum.
Kitabı okudukça sarsılıyor, şaşırıyor, merak ediyor, tokat içinde kalıyordum. Elin Rus'u neler yapıyordu bana böyle!! Alçı içinde üşüyor, kaşınıyor ama hiç umursamıyor, yorganı üstüme çekip okudukça okuyordum. Ziyaretime gelenleri kitaptan karakterler gibi görüyor, konuşmalarını da kitaptan paragraflar gibi duyuyordum. Kitap adeta beynime, bedenime, ruhuma işliyordu. Orhan Pamuk'un dediği gibi 'bir kitap okuyordum ve bütün hayatım değişiyordu'. Hatta değişmek ne kelime, hayatım kayıyordu.
Kitap bittiğinde, ben de bitmiştim. Başka bir ben'e ermiştim. Ameliyat değil de, hâşa sanki peygamber olmuştum. Arkadaşlarım konuştuklarımı duyunca benden korkuyorlardı artık. Onlara 'hem Allahın kuluyuz, hem doğanın mamülüyüz belki ama hepimiz evvela topyekûn, birer Dostoyevski karakteriyiz' ya da 'kaderimi Dostoyevski yazmış ah, ben iflah olmam' gibi akla ziyan cümleler kuruyordum.
Altı ay sonra alçım açıldı. Ayağıma soktukları çiviler çekildi ve sonuçta yine hiçbir şey değişmedi. Yalnızca yerli yersiz ışıkta, çok kitap okumaktan gözlerimi bozup, gözlük sahibi olmuştum.
Bir türlü iyileşemememe en çok babam üzülüyordu. Yine bir gün, ben yirmi beş yaşına gelmişken, 1990 yılında Limon dergisinde çalışırken, abim köyden telefon etti. 'Babam...' dedi. Sözünü keserek, 'yok abi ya, kazık kadar adam oldum artık ya, ameliyat olmam artık ya' derken, abim yutkunarak 'babamız öldü...' dedi.
Yirmi beş yıllık kısa ömrüm boyunca, sakallıyken, sakallı Tarık Akan'a, sakalsız ve bıyıksızken 'Selvi Boylum Al Yazmalım'daki Ahmet Mekin'e benzeyen yakışıklı ve hassas babam ölmüştü. Oysa ben, onu kısa ömrüm boyunca, toplasanız en fazla üç dört yıl kadar görmüştüm. Artık anlıyordum ki, ayağım nedeniyle babam kendisini suçlu hissediyordu. Ve fakat ameliyatlar yüzünden de ceza hep bana kesiliyordu.
Şimdi kırk yaşında ben de bir babayım ve Penguen dergisinde yazıp çiziyorum. Ve bazı geceler öyle umuyor ve hatta dua ediyorum ki, babam aniden gelsin ve tutsun kolumdan 'hadi hastaneye gidiyoruz Metin' desin.
Suçuna da, cezasına da razıyım...
Metin Üstündağ (Hayal-hayat menaceri)

Bu haber için okuyucularımızın yorumları
Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • Hayat ve kitaplar  (Yazan: Volkan ÇİLİNGİROĞLU)

  • (Bu haber için henüz hiçbir üyemiz puan vermemiştir)

     'Kitap' ekimizdeki diğer haberler
    » Kitapların on lira olduğu zamanlardan
    » Ada sahillerinde bekleyen kalem ehli
    » HAYATIMIN KİTABI
    » Maria Magdelena
    » Birkaç ev
    » Kadim kavim
    » Saman kokusu
    » Böcekler birer cezadır - Z. HEYZEN ATEŞ
    » Batı ve Doğu'nun birleştiği yer - EFNAN ATMACA
    » Sömürge çağında aşk - GÖKTUĞ HALİS
    » Gidiyor gül gibi Martin! - BURCU AKTAŞ
    » Pardayan olabilmek - BAKİ KOŞAR
    » Avrupa entelektüelinin kırılma noktası - A. ÖMER TÜRKEŞ
    » Boris Vian'ın izinde - ESİN COŞKUN
    » Burjuva çatırdıyor - ABİDİN PARILTI
    » Sanatçı ve 'kadın'ı - HANDE ÖĞÜT
    » Şairin acılı mirası - BERİL YALÇIN
    » Tasfiye hâlindeki hayat - ZEKİ COŞKUN
    » Öykünün annesi - ADNAN ÖZYALÇINER
    » Generalin kötümserliği - HALUK HEPKON
    » Küreselleşmenin cinleri - TANER BERKSOY
    » Edebiyatın dingin bahçesinde - FÜSUN AKATLI
    » Bir yalnızın karalamaları - ERKAN CANAN
    » Ne söylediğini bil de konuş - OLKAN ÖZYURT
    » Tasavvufi bir yolculuk - AZAD ŞAHİN
    » Büyük kitapçı, küçük kitapçı - CEM AKAŞ
    » Vampirli bir öykü - ECE ARAR EMENER
    » YENİ ÇIKANLAR
    » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
    » Belleksiz yaşam yaşam değildir - ERMAN ATA UNCU

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #472
    "- Alooo, kiminle görüşüyoruz?
    - Ben Mustafa.
    - N'aber lan Mustafa?
    - ??????
    - Nerden arıyorsun bizi Mustafa?
    - Şişli'den...
    - Ne iş yapıyorsun lan Mustafa?
    - Belediye başkanıyım."
    Seda Sayan, sabah programında canlı bağlantı yapıyor...

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.