KAPAK
Bret Easton Ellis, 'Glamorama'da, medyanın olumsuz etkileriyle, terörün gündelik hayata sinmişliğiyle, makyajla, taklitle, sahteliklerle, casusluk müessesesiyle, paranoyak komplo teorileriyle çevrilen bir hayata odaklanıyor
23/06/2006 (821 defa okundu)
A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)
Bunlar nasıl zamanlar?
'Best seller'ları edebiyattan saymayan çoktur. Onlara göre, hafif içerikleri, yüzeysel anlatımları, klişeleşmiş kalıpları ve ille milyonları bulan satış rakamlarıyla bu tarz romanlar popüler kültürün ilgi alanına girmelidirler. Bu görüşleri paylaşmakla birlikte 'best seller' -çok satar- romanların ortak paydasının salt satış miktarları olduğu yanılgısına da dikkat çekmek isterim. Özellikle ABD gibi okuyucu nüfusun yüksek olduğu ülkelerde iyi yazarlar ve iyi romanlar da zaman zaman çok satarlık şansı yakalamışlardır; tıpkı Bret Easton Ellis gibi...
Bret Easton Ellis, ilk romanını yirmi yaşında bir kolej öğrencisiyken yazmıştı. Los Angeleslı bir gencin tutarsız, uyuşturucu ve ruhsuz bir cinsellikle dolu hayatını anlattığı romanı büyük ilgi topladı. Ellis ve 80'li yıllarda ortaya çıkan genç yazarlar Scott Fitzgerald'ın 'yitik kuşak'ıyla kıyaslandılar. Böylesine parlak çıkışların arkası her zaman gelmez, ancak Ellis, art arda yayımlanan sonraki romanlarıyla edebiyat alanında kalıcılığını kanıtladı. Üstelik gerek Amerikan Sapığı ve gerekse Sıfırdan Az, ABD toplumuna yönelik sert eleştiriyle 80'lerin yuppi kültürünü ve üst sınıfların ahlaki yozlaşmasını gözler önüne seren romanlardı.
İyi eğitim görmüş, bir borsa şirketinde genç yaşta yüksek düzey yöneticiliğe yükselmiş, iyi kazanan, iyi tüketen, iyi eğlenen yakışıklı bir adamın işlediği seri cinayetleri anlatan Amerikan Sapığı, 80'lerin tüketim kültürünün karamsar bir belgeseli olarak yorumlanmıştı.
Her şey görünmek için
Ellis'in yeni romanı Glamorama, 80'lerin 'nostaljisi' ile yaşayan yirmi yedi yaşında aklı bir karış havada bir gencin inişli çıkışlı hayatını anlatıyor. 1990'lı yılların New York'undayız. Roman kahramanı Victor Wald, tipik bir Ellis karakteri; günlerini kadınlar, defileler, davetlerle geçiren ünlü bir model. Aynı zamanda jet sosyeteye hitap eden bir gece kulübünün yöneticisi. Kolay kazanılan paraların içki, uyuşturucu, seks ve pahalı markalar taşıyan eşyalara akıtıldığı 90'ların 'Amerikan tarzı hayat'ını izliyoruz. Kahramanımız çocuksu bir şımarıklık, çocuklara özgü bir narsizm içinde.
"Bankamatiklerin üstündeki sütunlarda sıralanmış çelik çerçeveli aynalarda kendime bakıyorum: çıkık elmacık kemiklerim, fildişi tenim, simsiyah saçım, hafif çekik gözlerim, kusursuz bir burnum, dolgun dudaklarım, düzgün bir çenem, dizleri yırtık bir kot pantolonum, uzun kollu bir gömleğim ve altında tişörtüm, kırmızı bir yeleğim, kadife ceketim var, kambur duruyorum, bir omzuma patenlerimi atmışım."
Sevgilisi Chloe de ondan aşağı kalmıyor; "Dolgun dudaklar, incecik, iri göğüslü (silikon), uzun ve kaslı bacaklar, çıkık elmacık kemikleri, iri mavi gözler, pürüzsüz ten, düz bir burun, beli 58.5 santim, asla sırıtmaya dönüşmeyen bir gülümseme..." Uyuşturucu skandallarından yakasını kurtardığı ölçüde, Chloe dış görünümünü milyonlarca dolarlık sözleşmelere çeviren bir süpermodel.
Romanın ilk yüz sayfası karşılıklı konuşmalar, espriler ve kelime oyunlarıyla çok hızlı akıyor. Pek çok karakterle tanışıyoruz. Glamorama'da da Ellis'in önceki romanlarından çıkıp gelen tanıdık karakterler var; Lauren Hynde, Bertrand Ripleis, Mitchell Allen, Sean Bateman and Patrick Bateman... Kimisi romanda önemli roller oynarken kimisinin sadece ismi anılıyor.
Tek kriter güzellik
Hikâyede fazla görünmemekle birlikte, Victor'un ABD başkanlığına soyunan senatör babasının önemli bir düğüm noktası olduğunu eklemeliyim. Müsrif oğluna hâlâ harçlık veren baba, yüksek düzey bir devlet görevlisi olarak oğlunun magazinel hayatından hiç memnun değil, Victor'u iyi bir kariyer yapmaya, üniversiteye geri dönmeye iknaya çalışıyor.
Sevgililiklerin, dostlukların, iş ortaklıkların hiçbir kuralla sınırlanmadığı, sınırların aşılması için fırsat kollandığı, herkesin her an harcanabildiği bir ortamda 'cin olmadan adam çarpmak' isteyen Victor, her konuda batağa saplanmıştır. Tam o sırada gizemli bir adam, Victor'a gemiyle Avrupa'ya gidip eski sevgilisi Jamie Fields'ı bulması için üç yüz bin dolar teklif eder. Tuhaflıklar daha gemide başlayacak, kendisini bir film ekibi içinde sanan Victor, her çekilen sahnenin aslında terörist saldırıların bir parçası olduğunu fark edecektir. Kullandığı maddelerden, zihni bulanık bir halde dolanan, tanık olduğu şiddetten dehşete düşen Victor, Avrupa'ya getirilmesinin ardındaki sırları ortaya çıkarmaya çalışır.
Sona gelindiğinde her şey geride kalmış, kahramanımız akıllanmış gibidir. Babasıyla arası düzelmiş, gösteri dünyasından çekilerek hukuk fakültesine kaydını yaptırmış, yakasını madde bağımlılığından sıyırmıştır. Ward takma soyadını bırakıp yeniden aile ismi Johnson'ı kullanmaya başlayan Victor, yeni bir hayat felsefesine sahiptir artık; "İlk başlarda, bu dünyada aşk yerine geçen şeyin anlamı konusunda bocalamıştım: insanlar çok yaşlı, çok şişman, çok fakir oldukları, çok kıllı ya da kılsız oldukları, kırışıklı oldukları, kassız oldukları, kasları şişkin olmadığı, birbirine uymadığı, havalı olmadıkları, uzaktan yakından ünlü olmadıkları için terk ediliyorlardı. Sevgililer bu kıstaslara göre seçiliyordu. Arkadaşlar da öyle. Yükselmek istiyorsam bunu kabullenmeliydim. Chloe'ye baktım. Omuz silkti. Omuz silktiğini gördüm. Yürü... git... dedi ses çıkarmadan ağzını oynatarak. Ağlamak üzereyken çünkü güzelliğin başarı olarak algılandığı bir dünyada yaşadığımız gerçeğiyle yüzleşiyordum sırtımı dönüp kendime bir söz verdim: katılaşacak, vurdumduymaz olacak, havalı olacaktım. Geleceğimi planlamaya başladım. O anda, sanki Ocean Drive'daki o villanın havuzunun yanından kayboluyormuşum gibi geldi. Sanki geniş, bulutsuz gökyüzünün altında, giderek ufalan çamların üstünde yükseliyor, yükseliyordum... ta ki artık ben diye bir şey kalmayana dek. O zaman öyle rahatladım ki derin derin iç geçirdim."
Film sondan başa sarılıyor
İşte size 'best seller'vari bir mutlu son. Böyle bir hikâye, böylesi yakışıklı, güzel ve zengin insan tipleri Harold Robins romanlarını hatırlatıyor değil mi? Ama Ellis, bu tarz romanların parodisini yapıyor aslında. Sona bakarak kolay karar vermeyin. İmajlar çağında göze görünenler hiç de göründükleri kadar açık ve net olmayabilirler. Victor'un felsefesinden, babası ve kardeşiyle yaptığı telefon görüşmelerinden, eskiden iç hoşlanmadığı kadınları seviyor oluşundan ve zaman zaman Victor Wald adını üçüncü tekil şahıs gibi anmasından, işlerin hiç de göründüğü kadar düzgün gitmediğini sezebiliyoruz. Özellikle hikâyenin kurgusu ve iki farklı anlatıcı konumu, okuyucuyu ikircikli bir duruma sokuyor. Ama yazar da, kaybolmamamız için çok sayıda ipucu serpiştirmiş.
Çok dikkatli bir okuma gerektiriyor Glamorama. Altı ana bölümden oluşan romanın ilk beş bölümündeki alt bölümler sondan başa doğru düzülüyorlar. Absürd bir biçimde ortaya çıkan bir yönetmen ve film ekibiyle bu ters düzülüşü birbiriyle ilişkilendirirseniz eğer, Victor'un hikâyesinin gerçeğin aynadaki ters simetrik yansımasına benzediğini göreceksiniz. Hangisi gerçek hangisi taklit önemsizdir. İnsanı eşyalaştırıp etiketleyen imaj toplumunda gerçeği sahtesinden, sahteyi gerçeğinden ayırmak ne mümkün ne elzemdir. İşte bu nedenle muhafazakâr bir babanın yüzkarası oğlununun saygın bir 'sima'ya dönüşmesi büyük bir 'sihir' gerektirmeyecektir. Buradaki iyimserlik ironiktir. Ellis, Glamorama'da daha neşeli bir üslup tuttursa da karamsar bakışını sürdürüyor. Her şeyi markasıyla, her mekânı müdavimi olan ünlülerle anarken medyanın magazin kültürüne göndermeler yapan roman toplumun şöhretlere, markalara, fiziksel güzelliğe kısacası imajlara olan düşkünlük düzeyindeki saplantısının taşlaması. Yer yer absürde varan zengin bir kara mizah kullanılmış.
ABD eleştirisi
Anlattığı hikâyeye çok uygun bir dil kurmuş Ellis. Sürekli uyuşturucu kullanan Victor'un algılama ve düşünme süreçlerini yansıtan soğuk ve mesafeli bir dil bu. Cinselliği yaşarken bile sanki ruhu bedeninden ayrılmış, o bedeni sanki dışarıdan bir yerden seyreder gibidir. Duygulardan arınmış bu gözlemci ruh hali, Victor'un cinselliğindeki yabancılaşmayı da ortaya koyar. Onun dünyasında sevmenin yerini elde etme almış, cinsellik anı karşısındaki bedeni alçaltıp boyun eğdirme yarışmasına dönüşmüştür.
Medyanın olumsuz etkileriyle, terörün gündelik hayata sinmişliğiyle, makyajla, taklitle, sahteliklerle, casusluk müessesesiyle, sanallaşan hayatla, paranoyak komplo teorileriyle çevrilen bir hayatın anlatıldığı Glamorama'da insanlar kaybetmekten çok korktukları semirtik pozisyonlarını korumak için tıpkı Amerikan Sapığı'nda olduğu gibi büyük bedeller ödemek zorundalar. Öyle büyük bedeller ki, "Bunlar korkunç zamanlar" dedirtmişti Amerikan Sapığı'nın kahramanına. 1990'ların ortalarında, Glamorama'nın kahramanı Victor ise, 80'leri özlemle anacaktır. Çünkü düşmenin sonunun olmadığının anlaşıldığı 90'lar 'yeni ve daha korkunç zamanlar'dır.
Glamorama'nın en çarpıcı sahnelerle terörist saldırıların anlatıldığı bölümlerde karşılaşıyoruz. Ellis bayağılığa düşmekten yine diliyle kurtulmuş; anlatıcıyla görüntüler arasına koyduğu uzaklık ve donukluk, hayal mi gerçek mi ikilemi, şiddetin pornografikleşmesinin önüne geçiyor. ABD'li bir yazar olarak Ellis'in teröristlere ve terör eylemlerine bakışı da ülkesinden yayılan ideolojiyle çatışıyor. Hikâyedeki teröristlerin milliyeti, amaçları, üst sınıf aidiyetleri hiç kuşkusuz ABD hükümetinin vaaz ettiği politikalarla uyumlu değil. Tersine, terörizmle üst sınıfların amaçsız hayatı arasında dolaylı bir ilişki kurduğunu ve bunun ABD'deki sağ politikalara yönelik bir eleştiri olduğunu söyleyebiliriz.
Bir caniyi kendi döneminin barometresi gibi kullanan Amerikan Sapığı 80'lerin belgeseliyse eğer, onun bıraktığı yerden başlayan Glamorama'yı da 90'ların belgeseli olarak niteleyebiliriz. Sapık Patrick Bateman'ın kendisini her şeyin üstünde görüp herkesten nefret eden karakterinde beliren bireysel şiddet eylemi, Glamorama'nın derin devlete bulaşmış kişilerinde toplumsal şiddete ve teröre dönüşmüştür. Amerikan Sapığı'nda bireysel şiddet Katiller, Sanatçılar ve Teröristler adlı kitapta politik aşırılık ile avangard sanatsal hareketlerin benzerliği bahsinde örneklenmişti. Frank Lentricchia ve Jody McAuliffe, incalemelerinde bu tarz edebi ve sanatsal hareketlerin altında Batı'nın dehşet uyandırıcı ekonomik ve kültürel düzenini yok etme arzusunun bulunduğunu iddia etmişlerdi. Son yirmi yılı giderek artan bir çürüme olarak ele alış biçimindeki radikallik, Ellis'i 2000'li yıllarda tam bir mezar kazıcısına dönüştürebilir; elbette kitap endüstrisinin çarklarında öğütülmezse...
En son kendini yazdı
Bret Easton Ellis 1964'te Los Angeles'ta doğdu. Bennington Koleji'nde eğitimini sürdürürken yaratıcı drama dersi için ilk romanı Sıfırdan Az'ı yazdı. Bu kitap 1985'te de onun yazarlık kariyerine başlamasına vesile oldu. İkinci kitabı Çekim Kuralları tıpkı ona dünya çapında ün getiren Amerikan Sapığı gibi beyazperdeye de aktarıldı. Amerikan Sapığı basıldığında ise yıl 1990'dı. Kitap özellikle feministlerin büyük tepkisini çekti, Ellis ölüm tehditleri aldı. Ellis'in bu kitabın ardından üç yapıta daha izme attı: The Informers, Glamorama ve Lunar Park. Yazarın aynadaki kendisini anlattığı son romanı yayımlanır yayımlanmaz da tartışmalar yaratmayı başardı.
GLAMORAMA
Bret Easton Ellis, Çeviren: Dost Körpe, İthaki Yayınları, 2006, 657 sayfa, 24 YTL.