Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  9 Şubat 2010 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Kötümserlik, delilik haline gelmiş bir gururun en tatsız biçimidir.
Franc Nohain
Tarihte Bugün
Takvimler 09 şubat tarihini gösterdiği zaman...

1921 yılında,
Gaziantep, bir anlaşma imzalanarak Fransızlara teslim oldu.
1995 yılında,
Zorunlu trafik sigortası için ödenecek yıllık prim yüzde 20 ile yüzde 189 oranında artırıldı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Kitap 


KAPAK

KAPAK
'Cinayet Fakültesi', art arda işlenen cinayetleriyle, kimliği sona kadar belirsiz kalan katili ve hiç yitirmediği temposuyla polisiyeseverleri memnun eder nitelikte.
Pınar Kür, yeni romanı 'Cinayet Fakültesi'nde 'Bir Cinayet Romanı' ile başladığı 'Sonuncu Sonbahar'la devam ettiği üçlemesine noktayı koyuyor. Kitapta, on yedi yıl önce tanıştığımız şişman matematikçi Emin Köklü, bu kez daha karmaşık bir dizi olayın içinde buluyor kendini

06/10/2006 (1356 defa okundu)

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Şişman matematikçi işbaşında
1989 yılında Bir Cinayet Romanı'nı yazdığında, herhalde, sonunu tam on yedi yıl sonra getireceğini kendisi de tahmin etmemişti Pınar Kür. Rollerin bir yazar tarafından dağıtıldığı ve olayların üç karakterin bakış açısından aktarıldığı bu romanın ilginç bir kurgusu vardı. Polisiyelerin alışılageldik sonlarının aksine adalet yerini bulmuyor, ama hikâyenin yazar kahramanı Akın Erkan ile dedektifi -şişman matematikçi- Emin Köklü'nün hayatları mutlu bir şekilde kesişiyordu.
Ne var ki roman kahramanlarının serüveninin tamamlanmadığı düşüncesiyle 1993'te Sonuncu Sonbahar'ı kaleme aldı Kür. Bu kez trajik bir son seçmişti onlar için. Akın Erkan ve Emin Köklü'nün denize uçtukları final sahnesinde, ölüp ölmediklerine dair yine de bir belirsizlik vardı. Üçlemeyi noktalayan Cinayet Fakültesi'nde, ikilinin hayatta kaldıklarını anlıyoruz.

Bir labirente düşebilirsiniz
İkinci maceranın on yıl sonrasında başlayan hikâye Emin Köklü'nün ağzından aktarılıyor. Akın Erkan'ın ortadan ansızın kaybolması dikkat çekmemiştir. Emin Köklü de, sahip olduğu gayrimenkulleri paraya çevirip, soluğu yurtdışında almıştır; Afrika, Uzakdoğu, Güney Amerika ve hatta Avusturalya ve Yeni Zelanda, sonra haritalarda yer almayan bir sürü ada... Sonunda sakin bir Ege kasabasında karar kılacaktır. Akın Erkan'dan boşanıp boşanmadığından, onun hayatta olup olmadığından emin değilse bile, geçmişi arkasında bırakmış, huzura kavuşmuştur; ta ki eski dostu, emekli cinayet masası şefi Haydar Bilir, elinde gazetesiyle çıkıp gelene kadar! Gazetedeki haber, İstanbul'daki özel üniveristelerden birinde art arda işenen cinayerlerle ilgilidir. Önce, yoksul bir semtte kurulan okulda, semt halkıyla kaynaşmak projesine katılan on altı yaşında bir genç ölü bulunmuştur. Ardından, okulun temizlik görevlisi ve en nihayetinde de araştırma görevlisi genç bir kadın...
Emin Köklü, bir kez daha dedektifçilik oynamak niyetinde değildir. Ancak öldürülen genç kadının kimliği ortaya çıkınca işler değişir. Melek, Emin Köklü'nün yüreğinde kıpırtılar yaratan Narin'in yeğenidir. Mecburen olaya el atacak, emekli cinayet masası şefi Haydar Bilir'le bir kez daha işbirliği yapacaktır. İlk bakışta uyuşturucu ticaretiyle ilgili gibi görünen cinayetler, okulun ünlü hocalarından Ergin Gürkan'ın da öldürülmesiyle karmaşık bir hal alır. Çünkü yenilerde tesettüre girmiş çıplak ressam Banu Sayar'la evli olan Ergin Gürkan'ın Melek'in ayrıldığı sevgilisi olduğu, öldürülen gencin ise okula yüklü miktarda uyuşturucu soktuğu anlaşılmıştır.
Kurbanların aileleri ve üniversite çevresinde yürüttüğü soruşturmada Emin Köklü'nün elindeki en önemli ipucu Melek'in not defteri. Bir de ansızın izne ayrılan ve kendisinden bir daha haber alınamayan gizemli sekreter Sezen Hanım'ın bilgisayarında bulduğu silinmiş dosyalar var. Cinayetlerin başlamasından birkaç gün önce, hepsi de aynı tarihte, birkaç dakika arayla önce boşaltılmış sonra çöp sepetine atılmış 'Kral ve Soytarı', 'Öteki', 'Üvey Evlat', 'Günün Sonu' adlı bu dört dosyayı ihmal etmek, şişman matematikçiye pahalıya malolacaktır. Onlara bakmak aklına geldiğinde ise büyük bir süpriz beklemektedir kahramanımızı...
Emin Köklü'nün içine düştüğü şeytani komplonun sonuna geldiğimizde bir labirente düştüğümüzü, bir döngüde olduğumuzu fark ediyor ve romanın ilk sayfasına, ilk cümlelerine dönüyoruz: "Onu gerçekten öldürdüm mü, yoksa öldürdüğüm hayaline mi kapılıyorum? Oyunu bozdum mu? Yoksa hâlâ oyunun bir parçası mıyım? Oyun, başka bir denizin kıyısındaki o eski bahçede başlamış ve bitmiş olabilir mi? Ben mi onun hayaliydim, yoksa o mu benim hayalim? O ölmeden kendi gerçekliğime kavuşabilir miyim? Onu öldürmediysem, bundan böyle nasıl yaşayacağım? Öldürdüysem, bundan böyle yaşamaya hakkım var mı?" Bunlara bir soru da ben ekleyeceğim; üçleme gerçekten tamamlandı mı?

'Postmodern' polisiye
Polisiyelerin Türkiye'de henüz yeniden keşfedilmediği, 'yüksek' edebiyattan sayılmadığı yıllarda yazılan Bir Cinayet Romanı ve Sonuncu Sonbahar, akranları sayılabilecek diğer polisiyelerle birlikte türün edebiyatımızdaki en önemli örneklerindendir. Kısaca hatırlayacak olursak; Erhan Bener'in Sisli Yaz (1984), Çetin Altan'ın Rıza Bey'in Polisiye Öyküleri (1985), Emre Kongar'ın Hocaefendi'nin Sandukası (1989), Fatih Özgüven'in Esrarengiz Bay Kartoğlu (1990), Ümit Kivanç'ın Bekle Dedim Gölgeye (1991) ve Taner Ay'ın Martyas'ın Cesetleri (1992) romanlarını sıralayabiliriz.
Farklı arayışları polisiye hikâyelerle anlatarak polisiyeyi 'yüksek' edebiyata bağlayan bu melez romanlar arasında Pınar Kür'ün Bir Cinayet Romanı'nın özel bir yeri var. Berna Moran'ın Türk edebiyatında postmodern arayışlar bahsinde örneklediği bu romanda yer alan anlatım öğeleri, sonraki yıllarda pek çok yazar tarafından kullanıldı, hâlâ da kullanılıyor. Peki neydi bu öğeler? Öncelikle, kitabın gizemli yanına yapılan vurgu. Sonra, roman içinde romanın mekanizmasını, yani okuma/yazma ve anlama/yorumlama pratiklerini incelemek. Kurmaca ile gerçeklik ilişkisini sorgulamak. Oyunlar, labirentler, tuzaklar kurmak. Başka metinlere göndermeler yapmak. Yazarı anlatıcı konumundan roman içinde bir kahramana dönüştürmek... Bir Cinayet Romanı'nda bütün bunları yerli yerinde kullanmış üstelik polisiyelere özgü merak ve gerilim duygusunu da elinden hiç bırakmamıştı Pınar Kür.
Sonuncu Sonbahar'da anlatım daha basit, polisiye yan daha ağırlıklıydı. Serinin sonuncu romanı olan Cinayet Fakültesi ise, art arda işlenen cinayetleriyle, kimliği sona kadar belirsiz kalan katili, barındırdığı karmaşık ilişkileri ve hiç yitirmediği temposuyla polisiyeseverleri daha çok memnun eder nitelikte. İlk bakışta 'kim yaptı, nasıl ve neden yaptı' sorularına odaklanmış klasik bir kurgusu var gibi görünüyor. Ancak serinin ilkinden miras kalan postmodern anlatıma özgü motifleri ihmal etmemeliyiz. Özellikle de Emin Köklü gibi bizim de kulağımıza çalınan son sesi "Bu sadece bir roman... sersem!" çığlığını.
Pınar Kür'le romandaki kahramanları arasında kimi benzerlikler, hikâyenin eğlencelik yanı. İsim verilmemekle birlikte Emin Köklü'nün yaşadığı Ege kasabasının Ayvalık olduğu çok açık. Yazar da, kitabını Ayvalık'ta tamamladığını roman sonundaki notta vurgulamış. Pınar Kür'ün yazmaya verdiği on yıllık arayla kahramanlarının faaliyetlerine verdikleri on yıllık aranın ya da olayların geçtiği özel okulla Pınar Kür'ün ders verdiği okulun çakışması gibi örnekler çoğaltılabilir. Benzerliği, romanın yazar kahramanı Akın Erkan'ın ağzından dinleyelim isterseniz; "Kaç yıldır bir şey yazmamıştım. Unutulmuş... unutulmaya yüz tutmuştum. (...) Yeniden bir cinayet romanı yazmak istiyordum. İlkinin tadı damağımda kalmıştı. Ama daha güncel bir şey olması gerektiğini düşündüm. Hani, günümüz gençliğini yakalayayım, yeni okurlar kazanayım... işin içine uyuşturucular falan katayım, dedim."
Pınar Kür de, üçlemesinin tarihsel toplumsal geri planını güncellemiş. Bu güncelleşmiş dünya, zenginlikle yoksulluk arasındaki sınırın netleştiği, sınırı geçmeye kalkışanların ağır bedeller ödediği, hayatın neredeyse tamamının kriminalleştiği bir dünya. Aslında yoksul bir semtin göbeğine konuşlanan özel üniversite, üniversite binalarıyla semtin yıkık döküklüğü arasındaki zıtlık, üniversitedekilerle semtliler arasındaki ilişkiler, birbirlerini algılama ve yorumlama biçimleri, ansızın temas ettikleri zenginlik dünyasının yoksul insanlarda yarattığı düşler, onlara ulaşmak için buldukları çareler vb başlı başına bir roman malzemesi olabilirdi. Ancak Pınar Kür polisiye örgüsünü dağıtmıyor, söz konusu malzemeyle derinlemesine ilgilenmiyor; daha çok zenginlerin yaşadığı mekânlarda dolaşmayı tercih etmiş o. Yazarın -karanlık aile tarihleri, atomize olmuş ilişkiler, uyuşturucu, kalabalıklar arasında tek başınalık vb gibi motiflerle sergilediği- bu kesimde de işler 'tıkırında' yürümüyor elbette.
Pınar Kür'ün kadın meselesine dokunup geçtiği bölümler de dikkat çekici. Romanın yazar kahramanı Akın Erkan'ın her üç romanda da karşılaştığımız gençlik travmaları, olayların tetikleyicisi olsa bile fazla öne çıkarılmıyor. Ancak tesettürlü eski çıplak model bahsi, yazara iki çift söz söyleme fırsatı vermiş. İlk akla gelenin aksine, Banu Sayar, günümüzün laik-islamcı, modern-gerici gibi yavan ve suni gerilimlerinin taşıyıcısı değil. Pınar Kür, beden metaforundan yola çıkarak örtünmenin ve açılmanın referansının erkek bakış açısı olduğunu vurguluyor. Nitekim Banu Sayar "Ayhan yüzünden soyundum" diyecektir Emin Köklü'ye; "Kendimi ona anlatmanın tek yoluydu bu. Kadınlar kendilerini ancak vücutlarıyla ifade edebiliyorlar, ne yazık ki. Bende açtığı yaraları ancak öyle gösterebilirdim ona. Kapanmamın sebebi ise... Ergin. Onu ancak daha önce yaptığımın tam tersini yaparak etkileyebileceğimi hissettim. Artık beni görmüyordu. Beni her an görmesini başka türlü sağlayamazdım."
Siyasal, ekonomik ve toplumsal hayatımızın romancıya özellikle polisiye türde yazanlara sağladığı zengin malzemeden ihtiyaç duyduğu kadar yararlanan Pınar Kür, rahat ve eğlenceli bir üslüpla kaleme almış Cinayet Fakültesi'ni. Aslında Emin Köklü karakterine ait olan bu üslup, polisiye hikâye anlatmak için çok elverişli. Ancak kişi ve mekân tasvirlerini yaparken, Emin Köklü yerini usta bir yazara bırakıyor. Mesela Ergin Gürkan'ı tarif ederken: "Bakışları aynıydı. Yükte hafif, pahada ağır bir geçmişin izlerini rahat yansıtan tasasız bakışlar... Evet, geçmişi çok dolu, çok parlak olan kişilerin, geçmişi unutmamış ve hattâ keyifle, en azından herhangi bir pişmanlık duymadan hatırlayan insanların, hâlâ kendinden emin, hâlâ dünyaya yan bakan, feleğin çemberinden geçtikten sonra bile hâlâ çocuklar kadar geleceğe güvenli bakışları.. Ben buyum, bu benim, diyen, kendiyle barışık, kendini sorgulamayan bakışlar.."
Pınar Kür, ismini Yarın Yarın ya da Asılacak Kadın gibi, yazıldığı dönemlerde büyük ses getiren romanlarla duyurmuştu. Ama bana kalırsa, 1989 yılında başlayıp 2006'da tamamladığı üçlemesi, özellikle ilk kitabıyla onun yazarlık kariyerinin en parlak bölümünü oluşturuyor.

Birden içimi fenalıklar bastı. Daha doğrusu, basın toplantısından beri duyduğum tatsızlık son haddine vardı. Ne işim vardı benim burada? Şimdiye dek hep evimde oturup kafamı çalıştırarak çözmüştüm çözülecek ne varsa. Cinayetler söz konusu olduğunda ayak işlerini hep Haydar yapmamış mıydı? Sungur Semerci'nin, çevresindekilerin ukalalığını çektiğim yetmiyormuş gibi, şimdi de şu abus suratlı heriflerin gönüllerini mi hoş etmek zorunda kalacaktım? Bakışlarından anlıyordum olmadık zorluklar çıkaracaklarını, ve bunu görev icabı yaptıklarını söyleyeceklerini. Haydar bile mesafesini koymuştu da (asansörden inince iki adım arkada kalmayı başarmıştı) ben bu manasız koridorda ön safta, Faruk Bey'le omuz omuza yürümeyi sürdürüyordum. Burada herkesin kendisini benden üstün gördüğü duygusuna kapıldım. Şimdi geri adım atsam bir türlü, kapıdaki adamlarla muhatap olmayı göze alsam bir türlü. Ömrümde kendimi hiç böylesine dışlanmış hissetmemiştim. Oysa çok yabancı bir yerde değildim. Ne de olsa burası da bir eğitim kurumuydu.
Neyse, zorluk çıkarmadı adamlar, Faruk Bey'in kim olduğunu biliyorlar ve besbelli bize değilse bile ona bir ölçüde saygı gösterme zorunluluğunu duyuyorlardı. İçeri girmemize izin verdilerse de, anlaşılan en kıdemli olan sivil biri hiçbir şeye dokunmamamız konusunda ikazda bulundu.
Rektör Bey'inkinin dörtte biri kadar, gene de geniş sayılabilecek bir odaydı. Kapının tam karşısındaki duvarı boydan boya kaplayan camlardan içeri dolan öğle sonrası güneşi göz kamaştırıyordu, dolayısıyla ilk anda pek bir şey göremedim. Ergin Gürkan'ın masası pencerelerin önündeydi ve derli topluydu. Bir profesörün masasının üstünde bulunmasını bekleyeceğiniz, kâğıt, kitap, dosya kalabalığı yoktu. Bir ofis bilgisayarı, bir telefon, şık bir masa lambası, kocaman bir sigara tablası (içi boş), büyükçe bir vazo içinde sarı ve beyaz kasımpatları, kurşun ve tükenmez kalemlerle dolu bir kalemlik... Bilgisayar kullanan birinin masasının üstünde kâğıt bulunmaması normaldir belki ama, kâğıt olmayan yerde kalemlerin ne işi var?
Kitaptan


  • CİNAYET FAKÜLTESİ
    Pınar Kür, Everest Yayınları, 2006, 290 sayfa, 12 YTL.
  • Bu haber için okuyucularımızın yorumları
    Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • pınar kür  (Yazan: şadi uslu)

  • Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 2 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
    puan
    8

     'Kitap' ekimizdeki diğer haberler
    » Kuru topraklarda bir denizkızı - URSULA K. LEGUIN
    » Gergin bir ruh ve kafkaesk bir roman - BURCU AKTAŞ
    » Casanova ölürken - Z. HEYZEN ATEŞ
    » Katedilen yollar - FATİH BALKIŞ
    » Hepimiz hastayız - MÜGE İPLİKÇİ
    » Kırmızıbiberli çipura - DURMUŞ AKBULUT
    » İlk ve son durak arasında - BERİL YALÇIN
    » Fante çocukluğunu anımsıyor - ERKAN CANAN
    » Nazi'nin son dansı - ŞEBNEM ATILGAN
    » Çocukken öldürülür kadınlar! - HANDE ÖĞÜT
    » Antikçağdan punk felsefesine - ALTAY ÖKTEM
    » Köşeleri sivri yuvarlak - ROZERİN BOLLUK
    » Kışlalar devrim yaparsa - AYSEL SAĞIR
    » Yeni gelenlere 'ekmek yok' - ERTAN KESKİNSOY
    » Yaban-cı'dan yaban'a... - ONAT BAHADIR
    » Üç bin parçalık koleksiyon - HALUK ŞAHİN
    » Yeni sorular zamanı - MUSTAFA ERATA
    » Akrebin doğasını anlamak - VOLKAN ALICI
    » Neye niyet neye kısmet! - IRMAK ZİLELİ
    » Gözyaşları da çiçek açar - REYHAN YILDIZ
    » Sevgili fuar günlüğü... - NERMİN MOLLAOĞLU
    » Bulursanız kaçırmayın! - DENİZ DURUKAN
    » Hangi dilde yazmalı? - CEM AKAŞ
    » Dostum koyun kafa, çok yalnızım - AYŞENİL ŞENKUL
    » YENİ ÇIKANLAR
    » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
    » Kalemin ucunu açmak - SEMİH GÜMÜŞ

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #241
    "Sibel Can'ın öpüşmem, sevişmem gibi kuralları olduğunu duyduğum için dizide oynamayı düşündüm. Benim ülkemde belli bir kariyerim var. Bunu zedelemek istemiyorum."
    Berivan adlı dizide Sibel Can'la kamera karşısına geçmesi planlanan
    İranlı Parsa Pirousfar, ele ele bile tutuşamayacağını söyleyip ülkesine geri dönmüş. Allah allah!


    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.