Radikal-çevrimiçi / Kitap / Taşrada misafir hazırlıkları
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  23 Kasım 2014 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Okumak gıdadır. Okuyan insanlık, bilen insanlıktır.
Victor Hugo
Tarihte Bugün
Takvimler 23 kasım tarihini gösterdiği zaman...

1925 yılında,
Şuray-ı Devlet (Danıştay) yeniden kuruldu.
1948 yılında,
Türkiye İktisat Kongresi, İstanbul'da toplandı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Kitap 


Taşrada misafir hazırlıkları

Kesintili bir yolculuk bu. Öznel zamanla nesnel zamanın birbirine karıştığı, kişilerle birlikte toplumun da bilincinin yarıldığı, bir zamandan bir başka zamana atlanan anakronolojik bir yolculuk

20/07/2007 (516 defa okundu)

A. ÖMER TÜRKEŞ (Arşivi)

Zaman ve mekan ilişkisi üzerine makalelerini okuduğumuz Türker Armaner, ilk romanı Tahta Saplı Bıçak'ta da bu kavram çiftine dayalı bir hikaye kurgulamış. İstanbul yakınlarındaki hayali bir sahil kasabası Karanca'da geçen bir gün, her bir roman karakterindeki zaman ve mekan algılarıyla geniş bir zamana ve coğrafyaya yayıyor.
1979 yılı yazında, eski ve köklü bir İstanbul ailesinin son fertlerinin yaşadığı bir evdeyiz. Üç kardeş, Münevver Hanım, Nuri Bey ve Nigar Hanım maaşlarını, bankadaki birkaç kuruşu biraraya getirerek aldıkları artık kimselerin rağbet etmediği Karanca'daki evlerinde sessiz ve sakin bir hayat sürdürüyorlar. Münevver Hanım, günlerini kırk yıl önce öğrenciliği sırasında Berlin'de yaptığı bir hatanın kefaretini öder gibi geçiren emekli bir profesör. Evde karısı Emine ve lise çağlarındaki oğlu Suat'la birlikte oturan Nuri Bey, devlet memurluğundan emekli. İki kardeş, erken bunamış kız kardeşleri Nigar Hanım'a da göz kulak olmak zorundalar. Romandaki diğer iki karakter misafir; her yaz olduğu gibi bu yaz da Karanca'ya gelen -üniversite öğrencisi- Serdar yakın bir akrabalarının oğlu. Yolu gözlenen Erkan'sa Avusturya'da hukuk doktorası yapan bir genç. Türker Armaner, işte bu şahıslar kadrosunun her bir elemanını teker teker tanıtarak, giderek hızlanan bir tempoyla anlatmış Erkan'ın Karanca ziyaretini. Roman kişilerinin daralmış ruh hallerine taşranın dışarıdan gelenler için bunaltıcı atmosferi de eklenince, Erkan'ın misafirliğinin yarattığı heyecan iyice belirginleşiyor.

Bir yolcuyu beklemek
Heyecanlar ortak ama beklentiler çok farklı: Mesela, Münevver Hanım'da, kırk yıl önce kendisiyle evlenmekten vazgeçen Sadık Bey'in oğlunu kendi oğlu gibi görmek, ona memleketin geleceğini yüklemek isteği var. Olup biten hiçbir şeyi, Erkan ya da başka birisi vesilesiyle değiştiremeyeceğini, yaşanmış olanları yaşanmamış kılamayacağını, mekânın ahlaki yapısını kendi erdemleriyle dönüştüremeyeceğini biliyor aslında. Ama yine de kendisinin 1939'da Berlin'de yaşadıkları nedeniyle kırk yıldır omuzlarına binmiş suçluluk yükünü hafifletecek bir kurtuluş umudu olarak hayal ediyor Avusturya'da tahsil gören Erkan'ı. Geçmiş zamanın kara deliklerinde kaybolmuş Nigâr Hanım, yıllar önce kendi imzasıyla açılan soruşturma sonunda idama mahkûm olan ve cezası infaz edilen Demiryolları'ndaki küçük memurun Erkan'da dirildiğini düşünmek istiyor, kendisiyle, yurtdışında oturduğu kafenin garsonu gibi konuşmasını arzuluyor.
Nuri Bey, ona hep aramış olduğu, bulamayışını yaşadığı ülkeye bağladığı bir sesi, tabiatın kendine has sesini Avrupa'da duyup duymadığını soracak Erkan'a. Hiç tatmadığı duyguların kışkırttığı karısı Emine Hanım ise Erkan'ın sadece bakışlarını istiyor. Ne bir soru, ne bir cevap, sadece onu dinlemek istiyor. Erkan'ın gözlerinde kendisini görmeyi, kendisine ismiyle, "Emine," diye hitap etmesini özlemiş. Suat ve Serdar için Erkan gelecek zamanı temsil ediyor; onu kendilerinin kusursuz hali biçiminde görüyorlar, her ikisi de onun gibi olmak, hatta Erkan'ın kendisi olmak için ona ne yapmaları, nasıl adımlar atmaları gerektiğini sormak istiyorlar.
Bindiği trende bütün bunlardan habersizce çevresini gözlemleyen Erkan'sa çocukluğundan beri oynadığı, kendisini kendi zihninin içinde mahpus olarak hayal etme oyununu oynuyor: "Şu anda da bulunduğu vagonda fiziksel dünyaya ilişkin tüm algılara zihnini kapatmış, böylece bu dünyanın yargılarından, değerlerinden, yükümlülüklerinden, haklarından da sıyrılmıştı. Bir Avrupa kentinde doktora yapmanın, ancak dünyanın geri kalanından yalıtılmış bir ülkede önem taşıdığını biliyordu; ne Münevver Hanım'ın sandığı gibi ülkesine aldığı derece, edindiği akademik tecrübe ile hizmet etmek, Anadolu'yu aydınlatmak gibi bir vazife vehmediyordu kendine, ne de Serdar'ın kuşağını adam etmeye niyetliydi. Yorgun, hayal kırıklığına uğramış, yalnız bir adamdı; yakın çevresini, uzak çevresini, en başta kendisi olmak üzere yeryüzünün tümünü kandırmış, birdenbire sahneye itilip ait olmadığı, bilmediği bir oyuna dahil edilmiş, replikleri bilmediği için kulağı suflörde beceriksiz bir oyuncuymuş gibi hissediyordu."
Her ne kadar bir yolcu ve bekleyenleri varsa bile, mekanı öne çıkaran klasik bir yol romanı değil Tahta Saplı Bıçak. Yolculuklar, yer değiştirmeler de olmakla birlikte, daha çok zamanda yapılan içsel yolculukların romanı. Kesintili bir yolculuk bu. Öznel zamanla nesnel zamanın birbirine karıştığı, kişilerle birlikte toplumun da bilincinin yarıldığı, bir zamandan bir başka zamana atlanan anakronolojik bir yolculuk. 1979'lar, 1939'lara, 1960'lar 2007'lere karışıyor. Elbette hikayede 2000'li yıllar yok. Ancak unutmamak gerekir ki, yazar 2007'lerin zihin dünyasından bakıyor geçmişe. Belki de bu nedenle, o dönemde tali bir sorun bile olmayan çevre konusu önemli bir yer tutarken, 1979'ların siyasi atmosferinden hiç nasiplenmemiş anlatısı. İstanbul yakınlarındaki bir sahil kasabasının o günlerdeki siyasi atmosferini yakalayamıyoruz. Oysa, şiddetin hüküm sürdüğü, faşizmin ayak seslerinin duyulduğu 1979'un siyasi ve toplumsal hayatı, 1939'ların Almanya'sıyla çok çarpıcı ilişkilendirilebilirdi.
Önemli bir eksiklik.

Mekan tasvirleri önemli
İlk hikayelerinde göç, ada ve metin motiflerini öne çıkarmıştı Armaner. Tahta Saplı Bıçak'ta adanın yerine ada kadar sınırları çizilmiş, ada kadar kendi zamanını oluşturan bir sahil kasabası var. Mekandaki kendi içine kapalılık metnin içine kapalılığıyla örtüşüyor. Bu nedenle mekan tasvirleri önemli, ve hikayeyle organik bir bütünlük oluşturuyor. Mekanın bu ayrıntılı aktarımı özellikle yerli halkın dışarıdan gelenlere karşı kapalı, hatta düşmanca tutumunu açığa çıkarırken, Karanca'ya dışarıdan bakanların, mesela Serdar ve Erkan'ın yabancılığını da vurgulamış. Zaman gibi mekan da, bir yere ait olmama durumu da kişilerin zihninde inşa ediliyor. Ada, sahil kasabası, ya da bir ülke; sınırları çizilmiş her toprak parçası o topraklarda yaşayanlar için o kendine kapalı imgeler, zaman algıları ve sonuçta bir bellek, bir kimlik oluşturuyor. Ancak -mesela Münevver Hanım gibi- böyle bir aidiyet duygusu taşımayanlar başka tasarımlar, algılar ve belleklerle yaşayabiliyorlar.
Armaner'in önceki kitaplarını okuyup dilsel ve kurgusal arayışlarını bilenler Tahta Saplı Bıçak'ın üçüncü tekil şahıs ağzından yalın bir dille aktarılan hikayesine şaşırabilirler. Ama romanın aleyhine bir durum değil bu tercih. Tersine, meselesini çok sağlam bir kurgu ve sonuna kadar merakla okutan bir hikayeyle anlatmış. Erkan'ın bir taşra kızıyla yaşadığı ilişkiden çevre sorunlarına, aile içi ilişkilere, kasabalanın özlem ve nefretlerine kadar her motif birbiriyle bağlantılı ve simgesel.
Bu kuşatıcı kurgunun ve simgeselliğin zaman zaman romana olumsuz etkileri de olmuş. Armaner, Karanca'yı, oranın yerli halkını, İstanbul'dan gelenleri, hatta Berlin'i ve Nazileri metnin dünyasına kurgusal rollerinin taşıyıcıları olarak katarken, ister istemez dış gerçeklikten uzak kişiler yaratmış. Hikayelerinde, "eylemlerde bulunan ama her an bu durumla tezat oluşturabilecek bir şey de yapabilen, bulunduğu durumun tam tersi bir şekilde tavır alabilen, hatta söylemesi beklenilmeyen sözleri sarf eden sabit bir karakter yerine, oluş içinde var olan karakterler"le karşılaşıyorduk. Romanda bunu göremiyoruz. Münevver Hanım'ın isminden Erkan-Emine ilişkisine, Çehov çağırışımları yapan tahta saplı bıçaktan Karanca ahalisine kadar hemen her şeyin kendisi dışında simgesel bir karşılığı var.
Neyseki simgelerin anlamlarını çözmeden de okumak mümkün Tahta Saplı Bıçak'ı. İlk deneyimini bir Nazi ile yaşayan Münevver Hanım'ın, mutluluğu hiç yakalayamamış Nigar Hanım'ın, sönük evlilikleriyle Nuri Bey ve karısının, geleceklerinin belirsizliğiyle Suat'ın, Serdar'ın, Erkan ve kasabalı sevgilisi Emine'nin bireysel dramları, yeterince derinleşmese bile, beklenti dolu saatlerin yarattığı merak duygusu ve mekan tasvirleriyle birleştiğinde ortaya güzel bir roman çıkıyor. Üstelik kimi yerde roman kişilerinin iç dünyasını, edebiyat hazzı veren yoğun bir dille aktarmış Armaner. Bir alıntı ile bitirelim;
"Nuri Bey'in karısı, bir an kendini su borusu çatlağı gibi hissetti. Kalabalık bir caddenin kaldırımında, bir binanın dibinde, uzun süredir sızdırdığı suların küçük bir öbek oluşturduğu, gelip geçenlerin o sırada gözleri yerdeyse fark ettiği, görmeleriyle unutmalarının bir olduğu, hızla atılan adımların yanından geçtiği, yağmurlu günlerde sızdırdığı suların da bir önem taşımadığı, gece cadde ıssızlaştığında sesi duyulan, tamir gerektirmeyecek kadar küçük, ama onarılmadığında giderek genişleyecek, bu kentin insanlarını birbirine bağlayan on binlerce borunun dibindeki küçük bir çatlak..."

  • TAHTA SAPLI BIÇAK
    Türker Armaner, Metis Yayınevi, 2007, 223 sayfa, 12 YTL.
  • Bu haber için okuyucularımızın yorumları
    Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • Tarihin tasarımı-1  (Yazan: Volkan ÇİLİNGİROĞLU)
  • Tarihin tasarımı-2  (Yazan: Volkan ÇİLİNGİROĞLU)

  • (Bu haber için henüz hiçbir üyemiz puan vermemiştir)

     'Kitap' ekimizdeki diğer haberler
    » 'Ben, bu solgun gül, tekrar açarım'... - SELİM İLERİ
    » Transrealist bir dünyaya doğru - FATİH BALKIŞ
    » Kral, ben ve elbette ki ölüm - Z. HEYZEN ATEŞ
    » Bozulan ahlak, bozulan aşk - ERKAN CANAN
    » Acı yetmeyecek - SENEM KALE
    » Aşklar ve sırlar silsilesi - AYŞE SAVACI
    » Yakuza bu, her şeyi yapar - GÖKTUĞ HALİS
    » 'Erkek gibi kadın' derler ya... - HANDE ÖĞÜT
    » KAPAK - HALUK HEPKON
    » Bir uçtan bir uca Anadolu - HÂLE SEVAL
    » Tahran'ın 'örselenmiş' kadınları - BELMA AKÇURA
    » Asıl şimdi korkulur bunlardan - HİKMET TEMEL AKARSU
    » Sanal yazarlardan gerçek öyküler - BARIŞ MÜSTECAPLIOĞLU
    » Cerrah Çelebi'nin zekatı - İLHAN SELİM
    » Arap şiirinin öncüsü ve melaikesi - FAİK BULUT
    » Garip bir şeyler oluyor - Hazırlayan: Aslı Tohumcu
    » YENİ ÇIKANLAR
    » DİL MESELELERİ - NECMİYE ALPAY
    » Tarihin ilkeleri - SEMİH GÜMÜŞ

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #164
    "Ben ayakta zor duruyorum. Reçetemdeki tüm ilaçları istiyorum. Aralarında Viagra da var."
    Sağlık karnesine "iktidarsızlık" tanısıyla yazılan Viagra'yı ücretsiz alamayan 11 çocuk babası Ali Abdioğlu...

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.