Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  9 Şubat 2010 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Kötümserlik, delilik haline gelmiş bir gururun en tatsız biçimidir.
Franc Nohain
Tarihte Bugün
Takvimler 09 şubat tarihini gösterdiği zaman...

1921 yılında,
Gaziantep, bir anlaşma imzalanarak Fransızlara teslim oldu.
1995 yılında,
Zorunlu trafik sigortası için ödenecek yıllık prim yüzde 20 ile yüzde 189 oranında artırıldı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.


Warning: getimagesize(veriler/ekler/radikal2/2003/07/06/02.gif) [function.getimagesize]: failed to open stream: No such file or directory in D:\Webroot\Radikal\ek_haber.php on line 109
Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Radikal2 


Dünden bugüne Tayyip Erdoğan

Recep Tayyip Erdoğan, kamu önünde eleştirilmekten hiç hoşlanmıyor.
AKP lideri Recep Tayyip Erdoğan, eskiden fazlasıyla idealistti, şimdi ise fazlasıyla gerçekçi

06/07/2003 (2529 defa okundu)

MEHMET METİNER (E-mektup | Arşivi)

Yıl 1979. Türkiye'nin kaotik sıkıyönetimli yılları. Yaz aylarından biri. Kağıthane'de öldürülen iki Akıncı'nın öldürülmesini protesto için korsan gösterideyiz. Aksaray'dan başlayan gösterimiz Fatih'te sona eriyor. Bir anda etrafımızı çepeçevre kuşatan asker ve polislerin eşliğinde derdest edilip askeri cemselere bindiriliyoruz. Aramızda kimler yok ki! Korsan gösterinin başını çeken Edip Yüksel'den, 80 ihtilalinden sonra uçak kaçıran Yılmaz Yalçıner ve Ömer Yorulmaz ile Recep Tayyip Erdoğan'a varıncaya kadar, o dönemin ünlü isimleri. Erdoğan o yıllarda MSP İl Gençlik Kolları Başkanı. Bir gece askeri kışlada hiçbir hakarete ve işkenceye maruz kalmadan konakladıktan sonra ertesi gün salıveriliyoruz.
İslamcı heyecanın dorukta olduğu yıllar. İran'da İslam Devrimi gerçekleşmiş. Afganistan'da kızıl işgale karşı mücahit direnişi başlamış. Pakistan'da General Ziya ül Hak, Zülfikar Ali Butto'nun meşru demokratik iktidarını askeri bir darbeyle alaşağı edip sözümona İslamcı bir yönetim kurmuş.
O dönem gençliğinin ağzından düşmeyen sloganları: "Dün İran Pakistan/sıra sende Müslüman", "Dinsiz devlet yıkılacak elbet/İslami devlet kurulacak elbet". Bizlerin ve Tayyip Erdoğan'ların inanç ve heyecanlarını bayraklaştıran sloganlardı bunlar.
Hiç kuşkusuz amacımız İslami bir devlet kurmaktı ve bu devlet eliyle toplumu İslamileştirmekti. İran'daki gibi bir devrimle de olsa, Pakistan'daki gibi bir askeri darbeyle de olsa fark etmezdi, yeter ki halkın çoğunluğunun Müslüman olduğu bu ülkede İslami bir devlet kurulsundu. Ama bizler Türkiye'de diğer ülkelerden farklı olarak bunun ancak parti yoluyla gerçekleşebileceğine inanıyorduk.
1980'li yıllar. Tayyip Erdoğan, Refah Partisi'nin (RP) İstanbul İl Başkanı. Henüz hiç kimsenin RP'ye rağbet etmediği yıllar. Çok sıkıntılı ve azimli bir siyasi çalışma dönemi. Genç, inançlı ve hırslı bir politikacı. Politika onun için bir araç elbet. "İslami devlet"e giden yolda parti çalışması sadece sevap kazandıran bir uğraş. Referansı bütünüyle İslam olan Erdoğan, günah olduğu için "kadın eli sıkmıyor", kahvehanede oturan insanlara selam vermenin caiz olmadığına inanıyor, kadınların siyasal çalışmalar içinde erkeklerle bir arada bulunmalarını günah sayıyor. 80'li yılların sonlarına doğru kadınların siyasal çalışmalar içinde yer almaya başlamasına kerhen razı olan Erdoğan, kadınların da tıpkı erkekler gibi seçme ve seçilme haklarının bulunduğuna dair yaptığımız tartışmalarda,
"seçme hakkı olabilir, ama seçilme hakkı asla!" deyip ayak direyenlerin safında bulunuyordu. Sonradan bu düşüncesini değiştirdi. Erdoğan artık kadın eli sıkmaya başladı, bırakınız kahvehanelerde oturan insanlara selam vermemeyi, artık barlara, pavyonlara ve genelevlere kadar giderek oradaki insanlara "Milli Görüş'ü tebliğ" etmeye başladı. Şimdilerde ise bu değişimin nereye kadar uzandığı ortada zaten. Bence bu değişiminde samimi Tayyip Erdoğan. Takiye yapmıyor yani.

Küfür rejimi
90'lı yıllarda farklı bir Tayyip Erdoğan portresiyle karşılaşırız. Geçmiş dönemlere nazaran zihnen değişime uğramış bir Erdoğan, giderek ününe de ün kattı. İstanbul'da başarısını kanıtladı. Hâlâ demokrasiye ve laikliğe karşı kuşkuları ve itirazları olsa bile, "RP eşittir İslam!" anlayışına karşı olduğunu açıklamaya başladı. RP'yi İslam'la özdeşleştiren bir siyasal anlayıştan giderek kopan Erdoğan, parti tabanının hassasiyetleri doğrultusunda hâlâ demokrasiye ve laikliğe yüklenmekten geri durmuyor ama. Demokrasiyi -ilk gençlik yıllarında tıpkı bu satırların yazarı gibi- "küfür rejimi" olarak kabul eden Erdoğan, 51'in 49 üzerindeki tahakkümü biçiminde suçlayarak yerden yere vurmayı sürdürüyor. Laikliği ise "din düşmanlığı" veya "dinsizlik" biçiminde eleştiren bir siyasal argümanı dillendiriyor.
"Erbakan'ın yerinde Erdoğan olsa parti daha geniş kesimlere açılarak başarılı olur" kanaatinin alttan alta seslendirilmeye başlandığı yıllardır bu yıllar. Ve Erdoğan, İstanbul'da yerel yönetim seçimlerinde elde ettiği büyük başarıyla birlikte kendi kendine "niçin olmasın?" demeye başladı. Kendi ekibi de bu yönde teşviklerde ve telkinlerde bulunmaktan geri durmuyor artık. Ama bunu açıktan dillendirmek hayli riskli olduğu için geleceğin "lideri"ni erken bir doğumda kaybetmek göze alınamazdı. Çünkü partiye bütünüyle hakim olan Erbakan Hoca'nın ne yapacağını herkes çok iyi biliyordu. Erdoğan'ın demokrasiyi ve laikliği içselleştirmesi hayli zaman aldı. Ama sonunda o çizgiye de gelip oturdu işte. Bugün geldi noktada samimi olduğuna inanıyorum kendi adıma.
Erdoğan'ın güçlü ve karizmatik bir politikacı olarak hızla zirveye doğru tırmanması, Erbakan ve yakın arkadaşlarını derinden derine rahatsız eder. Erdoğan, Erbakan'a bağlılığını her seferinde ilan etmek zorunda kalır, umuma açık bütün toplantılarda hocanın elini saygıyla ve huşuyla öpmekten geri durmaz. Erdoğan'ın parti tabanındaki gücü, genel merkez ekibinin ona karşı açık bir tavır koymasına engel oluşturur. Çatışma ve çelişki derinden derine sürer gider. Bu çatışma iki somut olayla gün ışığa çıkar. Birincisi 1991 genel seçimlerinde liste başı olan Tayyip Erdoğan'ın yerine tercih oylarıyla seçilen Mustafa Baş'a genel merkezin arka çıkması olayıdır. Diğeri, büyükşehir belediye başkanlığı aday tesbiti sürecinde Erdoğan'ın tasfiye edilmek istenmesi olayıdır. Tayyip Erdoğan tercih oylarıyla Mustafa Baş'ın seçildiğini öğrendiğinde -yanında olduğum için biliyorum- sinirinden düşüp bayılmıştı. Çünkü bu teşkilat disiplinine ve Milli Görüş geleneğine aykırı bir durumdu ve kabul edilemezdi. İl teşkilatının sayıma itirazı üzerine İl Seçim Kurulu milletvekilliği mazbatasını Erdoğan'a takdim eder. Bu arada il teşkilatı aracılığıyla genel merkeze durumun düzeltilmesi ve Mustafa Baş'a hiçbir itiraz yoluna gitmeden bu yeni durumu kabullenmesi için baskıda bulunulması talebinde bulunulur. Başta Erbakan olmak üzere genel merkezdeki yetkililere yapılan bu talepler, baskı düzeyine kadar ulaşır. Ama genel merkez bu olayda Erdoğan'ın yerine Baş'a arka çıkar ve Baş'ın yaptığı itirazdan sonra Erdoğan'ın mazbatası geri alınır.
İkinci olayda da Erdoğan'ın belediye başkanlığı adaylığı engellenmek istenir. Onun yerine o dönem RP'ye geçme karşılığında kendisine adaylık teklifinde bulunulan Ali Coşkun'un ismi gündeme getirilir genel merkez tarafından. İstanbul İl Teşkilatı tabiri caizse kazan kaldırır. Sonunda genel merkez Erdoğan'ın adaylığını kabul etmek zorunda kalır. Milletvekilliği engellenen Erdoğan, Büyükşehir Belediye Başkanı seçilir. Ve artık bir efsaneye dönüşme süreci başlar.
Milletvekili seçilip Ankara'ya gitmiş olsaydı nasıl bir Tayyip Erdoğan portresi ortaya çıkardı? Bilinmez elbet.
Erdoğan'ın Belediye Başkanlığı seçim döneminde yapmış olduğu propaganlardan biri, genelevlerin kapatılmasıyla ilgiliydi. "Başkan seçilirsem genelevleri kapatacağım!" diyordu Erdoğan. Seçildikten sonra genelevleri kapatamadı, çünkü onun yetkisi dahilinde değildi, ama belediyeye ait mekânlarda -CRR gibi uluslarası bir kültür merkezinde, köşk ve lokantalarda- içki yasağını yürürlüğe koydu. "Ben buranın belediye başkanıyım ve dolayısıyla benim emrimdeki mekânlarda dinime, inancıma göre haram olan bir nesnenin içilmesine izin vermem!" anlayışını dillendiriyordu. "Kamusal alanı tanzim etme" hakkının, halktan aldığı yetkiye dayanarak kendine ait olduğuna inanıyordu. Her iki olayda da yanlış düşündüğünü ve yaptığını söylememiz nafile bir uğraştı elbet.
Tayyip Erdoğan kişisel zihni değişimini içten içe tamamlamaya çalışıyordu. Geç de olsa evriliyordu bir yerlere doğru. Ama sonuçta politik bir önderdi o ve yükselebilmek için de halkın desteğine ve doğallıkla ilkin siyaset yaptığı tabanın sevgisine ve gücüne ihtiyacı vardı... Milli Görüş tabanına hoş gelecek konularda heyecanlı konuşmalar yapmayı siyaseten gerekli gören Erdoğan, başına işler açmıyor değildi. Çok iyi anımsıyorum: Anadolu'nun bir yerinde, Refah Partisi'nin düzenlediği bir toplantıda konuşan Erdoğan, makyajlı kadınları "kaportası bozuk araba"ya benzetmişti. Tabii bu sözleri medyaya yansıyınca kıyamet kopmuştu. Bunu düzeltmenin ne kadar zor olduğunu bizzat gördüğüm için biliyorum.
Ama bugün Erdoğan bu ülkenin başbakanı. İktidarın başı olarak kendisine bağlı kamusal mekânlarda içki yasağı uygulamıyor. Genelevleri kapatma yoluna gitmiyor. Makyajlı kadınlarla çalışmaktan rahatsız olmuyor, tersine onları yönetim katmanlarına taşımak gerektiğine inanıyor. Gücü yetse içki yasağını uygulatır mı? Bir başka yerden çekindiği için mi böyle yapıyor diye soranlara tek kelime ile, "hayır" derim, artık siyaseten böyle inandığı için yapıyor.
İslam dünyasından "din ile siyaset birbirinden ayrı iki alandır ve din siyasete alet edilmemelidir" diye düşünen Prof. Abdulkerim Süruş gibi çok sayıda saygın demokrat islami düşünürün, Türkiye'de ise bugün kendi bakanı olarak görev yapan Prof. Mehmet Aydın gibi entelektüel bilginlerin yaklaşımları gözönünde bulundurulduğunda, Tayyip Erdoğan'ın bu siyasal yaklaşımına dinden de artık kolaylıkla referans bulduğu için gönül rahatlığıyla böyle bir zihinsel değişimde karar kıldığı söylenebilir pekala. Aynı şey laiklik savunusu için de geçerli. 28 Şubat sürecinden sonra kapatılan RP'nin yerine kurulan FP'nin, "demokratik laiklik" anlayışına vurgu yapan yeni siyasal söylemi gözden kaçırılmamalıdır. FP'nin yeni dönem siyasalarının belirlenmesi sürecinde siyasi işler danışmanı olarak etkin rol oynamış biri olduğum için biliyorum.
"Demokratik laiklik" anlayışı ilk defa o dönemden itibaren savunulmaya başlandı. Zamanla da içselleştirildi. Bugünkü demokrasi ve laiklik savunusunda Tayyip Erdoğan'ın samimi olduğundan hiç kuşkum yok.
Tayyip Erdoğan da herkes gibi değişime açık biri. Eskiden tanıdığım Tayyip Erdoğan'ın yerinde yeller esiyor bugün. Tıpkı her birimizin değiştiği veya evrildiği gibi o da değişti ve evrildi. Erdoğan'ın bir tek yüreğinin değiştiğine inanmıyorum sadece. O, yüreğiyle ve yaşam tarzıyla hâlâ eski Tayyip Erdoğan'dır. Beynini değiştirdi ve yeniledi. Değişimden ve yenileşmeden korkmadı. Yanlış söylemiş ve yapmışsa, doğrusu kendisine gösterildiğinde bundan vazgeçmesini bildi. Yeter ki buna beyniyle ve yüreğiyle ikna olsundu. Geçmişinden farklı şeyler söylemesi ve yapması, bu özelliğinden ötürüdür bence. Süreç içinde değişen pek çok insanda görülebilen çelişkiler ve çatışmalar, onun zihinsel ve politik hayatında da fazlasıyla mevcut.
Bir örnek olsun için belirtmekte yarar görüyorum. Kürt Enstitüsü'nün kuruluşuyla ilgili olarak il başkanlığı yaptığı dönemde sorulan bir soruya, "Ne yani, Lazlar da kalkıp Laz Enstitüsü mü kursunlar? Olmaz öyle şey!" gibisinden tepkisel bir yanıt vermişti. Oysa kendisi Türkçü ve milliyetçi olduğu için karşı çıkmamıştı bu öneriye, o günkü siyasal konjonktürün de etkisiyle konuya tam vakıf olamadığı için karşı çıkan bir demeç vermişti. Sonradan konuya vakıf olduğunda ise oldukça demokrat ve özgürlükçü bir tutum sergilediğini biliyorum. Erbakan Hocaya ilk kapsamlı Kürt sorunuyla ilgili raporu Erdoğan sunmuştu il başkanı iken. Partisinin Kürt sorununa nasıl demokratik bir anlayışla yaklaşması gerektiğini de açık yüreklilikle dile getirmişti. Bugün başbakan olarak Kürt sorununun çözümü konusunda gerçekleştirmeye çalıştığı demokratik reformları, sunduğu raporunda o gün savunmuştu. Irksal/etnik milliyetçilik yerine "Anayasal vatandaşlık" anlayışının benimsenmesi gerektiğini o gün apaçık dile getirmişti.

Emanetçilik meselesi
RP'nin kapatılması ve Erbakan'ın siyasi yasaklı konuma girmesi, haliyle siyasal bir boşluk dönemini beraberinde getiriyordu. Erdoğan'ın Siirt çıkartması genel merkez tarafından bu yüzden büyük bir alınganlıkla karşılandı. Devletin malum duyarlı odakları da başka bir gerekçeyle hemen harekete geçtiler. Erdoğan bir yanda parti genel merkezi, öbür yanda devletin duyarlı çevrelerinin sıkıştırmasıyla karşı karşıya kaldı.
"Erbakan yoksa işte ben varım, artık hazırım!" biçiminde yorumlanan Siirt'teki gövde gösterisi üzerine çok sıkıştırılan Erdoğan, köprüleri artık atmaya hazır hale gelmiş olmalı ki, bir konuşmamızda bana "Davul benim boynumda, tokmak başkalarının elinde olsun istemem" demişti. Anlamıştım ki artık köprüler atılmıştı. Siirt konuşmasından ötürü ceza alması, belediye başkanlığından uzaklaştırılması ve akabinde de cezaevine girmesi, Erdoğan'ın liderlik yürüyüşünde önünü açan gelişmelerdi. Artık herkes tarafından tanınan ve mağduriyeti dolayısıyla da sahiplenen karizmatik ve ünlü bir kahramandı o.
FP'nin başına Erbakan'ın "emanetçisi" olarak getirilen Recai Kutan, partinin artık ikiye yarıldığını görüyordu. Erdoğan'ın emanetçi genel başkana güçlü itirazları vardı. Partinin delegelerin ve partililerin demokratik ve özgür iradeleriyle belirlenmesi gerektiğini savunuyordu.
"Parti tabanı kimi istiyorsa o genel başkan olsun. Aksi taktirde kabul etmem!" deyip duruyordu Erdoğan. Onu ne Erbakan ne de başkaları ikna edebiliyordu. FP'nin o dönemdeki üst yönetimi Erdoğan'a yakın isimlerden oluşuyordu. Bugün AK Parti'nin tepe noktalarında ve kabinede bakan olarak bulunanlardan bir kısmı o gün FP'nin başkanlık divanını oluşturuyordu. Abdullah Gül, Abdüllatif Şener, Cemil Çiçek, Abdülkadir Aksu, Ali Coşkun, Salih Kapusuz vs... Bülent Arınç başkanlık divanında bulunmuyordu ama gücü ve saygınlığı herkesçe bilinen biriydi. Erdoğan adına siyasi çalışma yürüttüklerine ve parti içinde ikilik yarattıklarına inanılan bu ekip Erbakan tarafından tasfiye edilince Abdullah Gül başkanlığında bir muhalefet hareketi başlatıldı. Erdoğan'ın açık desteğiyle yürütülen bu muhalefet hareketi az bir oy farkıyla büyük kongrede başarılı olamadı. Başarılı olunsaydı ne mi olurdu? Abdullah Gül, FP'nin başına genel başkan seçilseydi ve siyasi mücadele gene aynı kulvarda yürümüş olsaydı, bugünkü AK Parti gerçekliği ortaya çıkabilir miydi? Meçhul..
Büyük kongrede alınan yenilgi Erdoğan'ı ve siyaset arkadaşlarını o anda üzse bile, son tahlilde önlerini açan bir siyasal gelişmenin öncüsüydü. Abdullah Gül'ün kazandığı bir kongre süreci, Tayyip Erdoğan'ın siyasi geleceğini ne şekilde belirlerdi acaba? Abdullah Gül, Erdoğan'ın siyasi yasağı kalkıncaya kadar "emanetçi genel başkan" olmayı içine sindirir miydi? O sindirse bile Kutan'ın şahsında "emanetçi başkan" modeline şiddetle karşı çıkan Erdoğan kendisiyle çelişkiye düşmüş olmaz mıydı?
"Milli Görüş zemini"nde siyaset yapmak, bugünkü gibi bir iktidarı beraberinde getirebilir miydi? Yanıtı meçhul sorular bunlar.

Yıl 2003
O şimdi Başbakan. Dünün Erdoğan'ı yok artık. O "İslami devlet" diyen Erdoğan gitmiş, yerine "Din devletine karşıyım, dinsel milliyetçiliğe hayır!" diyen bir Erdoğan gelmiş. Dün Avrupa Birliği'ne "Hıristiyan kulübüdür" diyerek karşı çıkan Erdoğan, bugün başbakan sıfatıyla AB ile bütünleşmek için elinden geleni ardına koymamakta kararlı.
Bir ciddi uyarının tam vaktidir. Bu ülkede demokratik seçimlerle iktidara gelenleri muktedir olma gücünden yoksun bırakan "bürokratik oligarşi"ye karşı meydan okuyan bir başbakan, kendisini protesto eden bir genç kıza kızgınlığını "muktedirlerin diliyle" sergilememeliydi. Böyle yapmakla inandırıcılığına ciddi gölge düşürdü. O genç kızın "geçmişte korsan gösterilere katıldığı"nı, zaten "sicilinin bozuk olduğu"nu söylemek Tayyip Erdoğan'a hiç mi hiç yakışmadı. Keşke hatasını anlayıp özür dileme yürekliliğini gösterebilseydi Başbakan Erdoğan! Bunu da yapmadı nedense. Oysa yanlış bir demeç verdiği için tartışmaya konu olan Tarım Bakanı'nın adına özür dilemesini bilmişti. Çıkıp açık yüreklilikle özür dilemiş olsaydı, işte o zaman herkesin gözünde daha bir büyürdü ve bu ülkede başbakanların da normal vatandaşlardan kamuoyunun önünde özür dileyebileceğini gösteren tarihsel bir ilk örneklik oluştururdu.
Bence Tayyip Erdoğan, daha ilk başkanlık döneminden itibaren kendini bir lider olarak geleceğe hazırlıyordu. Hırslı olduğu kadar akıllıydı da. Kimi zaman hırsı aklının önünden gitmiş olsa bile o her zaman aklıyla hırsını dizginlemesini bildi.
Büyükşehir Belediye Başkanlığı döneminde başarılı bir sınav verdi.
Hep halktan biri gibi davrandı. Halkın içinde oldu. "Kasımpaşalı Tayyip" imajını hiç bozmadı. Belediye Başkanı seçildikten sonra bile Kasımpaşa'daki berberinde traş oldu.
Başarılı bir teşkilatçı, güçlü bir hatip ve çok iyi halkla ilişkiler uzmanıydı. Belediye Başkanlığı döneminde kendisini arayanlara, akşamın bir vaktinde kendisi bizzat telefonların başına geçerek yanıt verirdi. Karşıdaki kişi doğrudan arayan kişinin belediye başkanı olduğundan ilkin kuşkuya düşerdi. Cezaevine girdikten sonra Türkiye'nin ve dünyanın her tarafından kendisine gelen mektupları cevaplandırırdı. Düşünebiliyor musunuz, bir Büyükşehir Belediye Başkanı kendisi telefonla bizzat arıyor, Adıyaman'ın bir köyünden veya kasabasından kendisine mektup gönderen genç, yaşlı, kadın erkek, çocuk ayrımı yapmadan herkese yanıt veriyor. Bütün bir oruç ayında hep gecekondularda ve bodrum katlarında kent yoksullarıyla iftarını açıyor. Tayyip Erdoğan efsanesini yaratan özelliklerdir bunlar.
Erdoğan birlikte çalıştığı danışmanlarına ve ekip arkadaşlarına sonsuz güven duyardı. Ekip çalışmasına inanırdı. Ama son sözü söyledikten sonra da herkesin koşulsuz uymasını isterdi. Emin ve kararlı adımlarla hedefe kilitlenirdi. Her liderde varolan benmerkezcilik, onda da belirgin bir biçimde vardır. İl Başkanı olduğu dönemde seçilen belediye başkanlarına,
"Aslolan teşkilattır, teşkilatın emrinden çıkmamalısınız!" derdi. Kendisi belediye başkanı olduktan sonra teşkilatı karizması ve gücü sayesinde kendisine bağlamasını bilmişti.
Eskiden fazlasıyla idealistti. Şimdi ise fazlasıyla gerçekçi. Bence idealizm ile gerçekçilik arasındaki köprüyü yeniden inşa etmeye muhtaç görünüyor. Gerçekçilikten yoksun bir idealizm ne kadar ayaklarını yerden keserse insanın, idealizmden yoksun salt bir gerçekçilik ise insanın yüreğini ve ruhunu çürütür zamanla.

Pragmatik Erdoğan
Erdoğan umumun içinde kendisine yönelik açık eleştirilerden hoşlanmaz. Başbaşa yapılan her eleştiriyi ve öneriyi rahatlıkla alır içselleştirir, ama umumun içinde kendisine yönelik muhalif dozu yüksek eleştiriler karşısında gardını almaktan kaçınmaz. O eleştiri sahiplerine vakti zamanı geldiğinde haddini bildirmesini çok iyi bilir. İstanbul İl Başkanı iken kendisine bir biçimde muhalif olduğunu bildiği kişi ve gruplara karşı bir dönem acımasız davrandığı bilinir. Birlikte çalıştığı danışmanlarına ve ekip arkadaşlarına geniş yetkiler ve olanaklar sağlamak bakımından son derece demokrat, ama yönetmek bakımından olabildiğince otoriter bir kişiliğe sahiptir. Yetenekli insanlarla çalışmayı hep ister, ama yeteneklilerin kendisine her koşulda sadık kalmasını bekler. Bazen onların eleştirilerini veya uyarılarını birilerinin doldurmasıyla sadakatsizlik olarak değerlendirip tavır koyduğu çok görüldü.
Eski dostlarına karşı genelde vefalıdır. Nitekim onların pek çoğunu parlamentoya ve önemli mevkilere taşıdı. Vefayı, körlük derecesinde bir bağlılığa indirgeyen anlayışın, kendisine zarar verdiğini de umarım anlar bir gün. Sadakatin veya bağlılığın ve/ya da dostluğun, aynı zamanda eleştiriyi ve uyarıyı da beraberinde getirmesi gerektiğini unutmaz ve "haklısın efendimci"lerle çevresinin kuşatılmasına izin vermez dilerim.
Erbakan ve çevresine göre Tayyip Erdoğan bir "hain". Davaya ve lidere ihanet etmiş bir "dönek". ABD destekli bir "işbirlikçi hain".
AKP'lilere ve halkın önemli bir kesimine göre ise o bir "kahraman", eşi menendi az bulunur bir "efsanevi başkan"....
O şimdi Başbakan. Ama sanırım "ihanet sendromu" onun içine de gelip yerleşmiş. Yazık! Günün birinde Erbakan'a yaptıklarının biri tarafından kendisine de yapılacağını varsayarak çevresini sadece "sadık mü'minler"den seçerse ve kendisini eleştiren/uyaran herkese karşı teyakkuz siyaseti izlerse, kaybetmeye mahkûm olur.
MEHMET METİNER: Gazeteci-yazar, Tayyip Erdoğan'ın eski danışmanı

Bu haber için okuyucularımızın yorumları
Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • Nasıl bir değişim ?  (Yazan: Kürşat Atikoğlu )

  • Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 28 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
    puan
    7

     'Radikal2' ekimizdeki diğer haberler
    » Ajda ile barut yanyana durmaz - NAİM DİLMENER
    » SEÇMELER
    » Pişmanlık - YILDIRIM TÜRKER
    » İfade özgürlüğüne veto - MEHMET MERDAN HEKİMOĞLU
    » Bizi biz yapan farklılıklar - AYSUN SELÇUK
    » Gidenler - ELİF ŞAFAK
    » Altın şafak Kabala'sı - LALE MÜLDÜR
    » İnsanlığa karşı suçla yüzleşmek - AHMET İNSEL
    » Köşe yazarları ne kadar gereksiz? - NAZAN ÖZCAN
    » Türban ve "özgürlük" - OYA AYDIN
    » Foça kurban edilmesin - TURHAN KAYAOĞLU
    » Mavi koylar ıssız
    » Güçlü ve güzel melek - EKİM YÜCEL
    » Sinema, tarih ve sorunlar - KAYA ÖZKARACALAR
    » Kilise müziği ve nu-metal - MERT EMCAN

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #323
    "2002 Eylül ayında bu köşeden Saddam'a seslenmiş, 'Bırak her şeyini Iraklı başka bir idareciye ve gel Seddülbahir köyüne, beraberce ızgara balık yiyelim,' demiştim. Bu mesajımı kendisine geçirmeyen Irak'ın o zamanki Ankara basın bürosu, şimdi pişman mı? Dökülen bunca kana, üzüntüye, harcanan paraya, Irak halkının sürüklendiği ıstırap ve umutsuzluğa, yuva ve ailelerinden çok uzaklarda yaşamını yitiren Amerikan ve müttefik ordu mensuplarının ölümlerine değdi mi?"
    Ankara basın bürosu! Siz misiniz Ayşe Özgün'ün ızgara balık teklifini Saddam'a iletmeyen... Kan döküldü, halk umutsuzluğa düştü. Halbuki rakı sofrasında, Saddam, Ayşe Özgün, kadehler tokuşturulurken...

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.