Radikal-çevrimiçi / Radikal2 / Milliyetçiliğe karşı "dünya vatandaşlığı"
Radikal-çevrimiçi
<  İ N T E R N E T  B A S K I S I  >  27 Kasım 2014 
 Kodunuz: Şifreniz: (Üye olmak istiyorum) 

 Ana Sayfa
 Yazarlar
 Yaşam
 Türkiye
 Politika
 Yorum
 Dış Haberler
 Ekonomi
 Spor
 Kültür/Sanat
 Haber Listesi
 Sanal Alem
 Radikal2
 Cumartesi
 Kitap

En aktif üyeler

Günün Sözü
Gerçeğe ancak tek yoldan gidilir, ama ondan uzaklaştıran binlerce yol vardır.
La Bruyere
Tarihte Bugün
Takvimler 27 kasım tarihini gösterdiği zaman...

1923 yılında,
Tosya, Osmancık, Erbaa, Vezirköprü, Ladik ve Havza'da meydana gelen deprem sonucunda 5.000 kişi öldü, 40 bine yakın bina yıkıldı.
1970 yılında,
İstanbul Kültür Sarayı (bugünkü AKM) yandı.

Radikal gazetesinin ekleri bayi satış tarihinden iki gün sonra internete aktarılmaktadır.

Haberi YazdırYazdır Haberi YollaYolla Radikal2 


Milliyetçiliğe karşı "dünya vatandaşlığı"

Diyojen, Büyük İskender'e "Gölge etme başka ihsan istemem" diyor. Diyojen dergisinden.
Dünya vatandaşlığı, farklılıkların birarada varolmasının yollarını bulmak amacıyla, dinleyerek, bakarak, düşünerek veya sezinleyerek öteki kültürlerin içine girme yeterliliğidir. Her şeyden önemlisi dünyaya içten bir sorumluluk duygusuyla bağlanmaktır

26/06/2005 (1756 defa okundu)

AYŞE HÜR (Arşivi)

Düşünür Isiah Berlin "Yeni çağımızda milliyetçilik yeniden canlanmadı, çünkü aslında hiç ölmemişti ki" derken haklıydı. Son aylarda Radikal'de milliyetçilik ideolojisini enine boyuna irdeleyen çok güzel yazılar yayınlandı. Bunlardan, örneğin Isiah Berlin'in haklı olduğunu, milliyetçiliğin hem tarihsel bir kategori hem de bir çeşit fantazmalar ağı olduğunu, "ulusu" bütünleştirici olması için başkalarını (örneğin azınlıkları) dışlaması gerektiğini öğrendik. Daha da önemlisi, bütünleştirme-dışlama paradoksunun doğal sonucu olarak milliyetçilikle ırkçılık arasındaki sınırın ne kadar kolay geçilebileceği konusunda bilgilendik. Taha Parla "Millet herhangi bir insan kümesinden neden daha değerli olsun?" diye sorarken (Radikal İki, 22 Mayıs 2005); Ayşe Kadıoğlu "milliyetçiliğin iyisi yoktur" diyerek kısıldığımız kapanı gayet güzel özetledi. (Radikal İki, 29 Mayıs 2005). Ama ne kadar kurgusal olursa olsun, ne kadar kötücül yanlar taşırsa taşısın milliyetçi ideolojinin yerine neyi koyacağımız meselesi ortada duruyor. İnsanoğlu, etnik, ulusal, kültürel, dilsel kimliklerle (ya da dinsel kimlikle) değil de, başka hangi kimlikle kendini mutlu ve güvende hissedebilir, hangi kimlikle hem kendini hem de içinde yaşadığı toplumu geliştirebilir, güzelleştirebilir sorusuna cevap bulmamız gerekiyor. Bu önemli, çünkü bir şey kötüdür deyip işin içinden çıkamayız. Yerine iyisini koymak zorundayız.
Aslında bu sorular binlerce yıldır soruluyor. İlk anlamlı cevaplardan birini kendisine "Nerelisin?" diyenlere "Ben dünya vatandaşıyım" diyen Sinoplu filozof Diyojen vermişti. Daha sonraları bu düşünce "kozmopolitanizm" (Yunanca'da cosmos=evren/dünya/düzen; polis=şehir demek) diye anıldı. Bazı tarihçilere göre ise kozmopolit düşüncenin ilk temsilcisi Diyojen'in "gölge etme başka ihsan istemem" diyerek savuşturduğu Makedonyalı Büyük İskender'dir. Halbuki İskender'in "kalplerin birliğine dayanan dünya imparatorluğu" fikri silah gücüne dayandığı için farklı bir kategoriye girmelidir. Zeno'nun başını çektiği Stoacı düşünürler insanoğlunun, biri içinde doğduğu, diğeri ise "sınırları sadece güneş tarafından çizilmiş" çok daha büyük bir toplumun üyesi olduğunu söyleyerek kavrama derinlik ve olumlu anlam kattılar. Evrensel insan haklarına ve hukuk kurallarına önem veren Stoacıların dünya devleti bir çeşit metafordu, bir ütopyaydı ama entelektüel etkisi günümüze kadar sürdü. Örneğin 12. yy'da Saksonya'da yaşayan keşiş St. Victor'lu Hugo şöyle yazmıştı: "Memleketini güzel bulan insan daha yolun başındadır; her yeri kendi yurdu gibi gören insan güçlüdür; ama bütün dünyayı yabancı bir ülke gibi gören insan mükemmeldir!" (20.yy'ın en önemli düşünürlerinden Theodore Adorno'nun "Günümüzde içinde yaşadığımız evi ev gibi hissetmemek, orada kendimizi yabancı gibi görmek, ahlâkın bir parçasıdır" sözü sanki bunun devamıdır.) İlahiyatçı Aziz Augustinus'un "Tanrı'nın şehri", humanist Erasmus'un milli ve dinsel toleransla donanmış vatandaşlık fikri, çağdaş uluslararası hukukun babası sayılan Hugo Grotius'un genel yasalarla bağlı "büyük devletler topluluğu", hukuk felsefecisi Giambattista Vico ve siyaset bilimci Montesquieu'nün "dünya imparatorluğu" tasarımları ile 1776 (Amerikan) Bağımsızlık Bildirgesi, 1789 (Fransız) İnsan Hakları Beyannamesi ve Marksizm de bu ütopyadan esinlenmişti. Aydınlanma sonrası çağın büyük düşünürü Immanuel Kant'ın "Ebedi Barış" teorisi ise günümüzün Uluslararası Adalet Divanı gibi oluşumların temelini oluşturdu.
Kozmopolitan düşüncenin evrimi elbette Kant'tan sonra da devam etti. Ama bu uzun ve soylu tarihçeye rağmen dünya vatandaşlığı düşüncesi pek çok açıdan eleştirildi. Bir ütopya olduğu gözardı edilerek söylenen "gerçekçi değil" veya "aşırı ahlâkçı" türünden lafları bir tarafa bırakırsak, J.J. Rousseau tarafından "komşusunu sevmemek için tüm insanlığı seven insan" diye alaya alınan kozmopolit kişiler, içinde yaşadığı topluma kendini ait görmediği için, politik katılımda bulunmayan ya da vergi vermek istemeyen ilgisizler diye kınandı. Dünyaya açık olmak kavramının Batılı, beyaz adamın hegemonyacı tavrından bağımsız düşünülemeyeceği söylendi. Sonra "kozmopolit, kentli, bireyci, maskülen ve elitisttir" dendi. Bu eleştirilerde haklılık payı vardı ama Amerikalı Jeremy Bentham gibi faydacı düşünürleri bir yana bırakırsak, 18. yy. düşünürleri için kavram, Stoacı olumlu anlamını taşıyordu. Bu yüzden kozmopolitleri ulus-devlet için güvenilmez kişiler, hatta düşmanlar olarak algılayan Nazi Almanyası'nın komünistlere, Çingenelere ve Yahudilere reva gördüğü muameleyi kavramak mümkün değildi.

Dünyaya içten bağlılık
Peki günümüzde durum nasıl? Bundan 20 yıl önce dilimize giren küreselleşmeye yönelik ilk tepkimiz "ortada yeni bir şey yok" demek olmuştu. Sonra tarihsel açıdan devamlılıkları ve devamsızlıkları göstermeye; küreselleşme ve modernleşme, postmodernite ve postkolonyalizm arasındaki ilişkiyi teorileştirmeye çalıştık. Sonra yeni politik durumları yorumlamaya çalıştık. Ulus-devletler küreselleşmenin yarattığı sorunları çözemez hale gelmişti. Ülkelerin yerlileri göçmenlerden ve mültecilerden, devletler sosyal yardımlardan şikayet ediyorlar, çalışanlar daha çok ücret, daha çok boş zaman, misafir işçiler tam vatandaşlık hakları, kadınlar her alanda eşit statü talep ediyorlardı. Yüzlerce grup konfederasyon, federasyon ya da özerklik peşinde koşarken, ABD, Çin, Japonya gibi devler de dünya hegemonyasını kurmaya çalışıyorlardı. Bu yeni duruma uygun stratejiler geliştirmek, sorunları çözmek için yeni bir kimlik ve vatandaşlık tanımı yapmak, yeni insan hakları yaklaşımı, yeni kurumlar ve yeni bir insan tipi tanımlamak gerekiyordu.
Nitekim İsveçli antropolog Ulf Hannerz'e göre çağdaş kozmopolitanizmin en ayırt edici özelliği "öteki" ile ilgilenme arzusudur. Günümüzde dünya vatandaşlığı demek, sadece yerellik, diaspora olmak veya ulusallık gibi dar aidiyetlerden ve önyargılardan kurtulma hali değildir. Aynı zamanda farklılıkların bir arada varolmasının yollarını bulmak amacıyla, dinleyerek, bakarak, düşünerek veya sezinleyerek öteki kültürlerin içine girme yeterliliğidir. Ve her şeyden önemlisi, Sartre'ın dediği gibi "hepimizin aynı gemide" olduğu gerçeğini bir an bile unutmayarak dünyaya içten bir sorumluluk duygusu ile bağlanmaktır. Bu nedenle turistler, sürgünler, yurtsuzlar, uluslararası yöneticiler, misafir işçiler, vb. kozmopolitan değildir. Çünkü bu kişiler "öteki" ile ilgilenmezler, sadece barınma ihtiyaçlarının üstüne koyabilecekleri farklı bir şey; daha iyi ücret, macera, güvenlik, vb. ararlar. Ve bu insanların ezici çoğunluğu, bütün hareketliliklerine rağmen, dinsel, etnik, ulusal, kültürel anlamda korunaklı kozalarında yaşamaya devam ederler. Yine de Dünya Ticaret Örgütü'nden Uluslararası Af Örgütü'ne kadar uzanan yelpazede devlet dışı aktörlerin ortaya çıkışı, BM veya AB gibi uluslarötesi oluşumlar, savaşa hayır mitingleri, Rio Konferansı, Seattle muharebeleri, rap müziği, moda, internet, turizm, vb. iyidir, çünkü bunlar insanların giderek dünya vatandaşlığına yaklaşmasına yardımcı olur. Bu insanları kozalarından çıkarıp, sadece kendilerini değil ötekini de seven birer dünya vatandaşı yapmak ise entelektüel faaliyetin konusudur. Ekonomik ve politik çıkarları değil de insan haklarını merkeze koyan AB gibi uluslarötesi oluşumlar bu faaliyetler için güçlü bir çerçeve oluştururlar. Gerçi son gelişmeler, AB'nin temel yönelimleri konusunda şüphe uyandırdı, ama onu insan hakları eksenli bir proje haline dönüştürmek yine bizlerin elinde.
Eskiden "dünya vatandaşı" olmak, Diyojen'in deyimiyle bir çeşit sürgündü. Çünkü antik dönemde bile bir kişinin ait olduğu sınıfı, kenti, etnik grubu, toplumu aşarak sadece insanlık denen soyut bir kavramın peşine takılması hoş görülemezdi. Milliyetçiliğin neredeyse din katına çıkarıldığı günümüzde dışlanma daha da şiddetli. Geleceğin toplumlarının millet değil de insanlık temelli düşünceler üzerinde yükseleceğini söyleyenlere, en hafifinden hayalperest ya da sorumsuz, en ağırından vatanı haini, en inceltilmişinden liberal, en cafcaflısından nihilist (yıkıcı) etiketi yapıştırılması alışıldık bir durum. Ama buna üzülmek gerekmiyor. Çünkü gerçek entelektüelliğin önkoşulu tam da bu tek başınalık hali; egemen kurum ve zihniyetlere karşı kazanılmış soğukkanlı bu mesafedir. Ahlâki temelleri sağlam entelektüel bakış ise "yeni bir dünya" kurarken en çok ihtiyacımız olan şey gibi görünüyor.

Bu haber için okuyucularımızın yorumları
Aşağıda bu haber için okuyucularımızın yaptığı yorumları görüyorsunuz. Siz de yorumunuzu yazmak isterseniz lütfen tıklayın ve tüm okurlarımızla paylaşın!
  • Yurtsever Anlayış  (Yazan: Volkan ÇİLİNGİROĞLU)
  • milliyetçi aydın olur mu ?  (Yazan: Hamdi Koçer)

  • Şu ana kadar değerlendirmeye katılan 15 üyemizin puan ortalamasını yanda görebilirsiniz. Puan verme işleminden yalnızca üyelerimiz faydalanabilir.
    puan
    9

     'Radikal2' ekimizdeki diğer haberler
    » Çan eğrisinin tepesinde - MERT EMCAN
    » Bir rock klasiği - DONAT BAYER
    » SEÇMELER
    » Güvenlik Konseyi savaşları - AHMET İNSEL
    » Yabancılar ile yabanlar - YILDIRIM TÜRKER
    » Üniversitelere Bologna Süreci - ALİ UZAY PEKER
    » Haydarpaşa Garı - TANER ORHON
    » Keşiş dağı ağlıyor - MEHMET MARTAL
    » "Bayan" festivali - FERYAL SAYGILI
    » 2 Temmuz... Ya sonrası - SELMA AĞABEYOĞLU
    » Satırlı eğitim şart değil! - EMRAH SERBES
    » Dendrolojiye giriş
    » Etnik kimliğe MTV
    » Nasılsınız? - SAİME TUĞRUL
    » Sanatsal yansımalar - EMEL ALTAN EGE
    » Oyuncu dediğin bukalemun gibidir - ZEYNEP AKSOY
    » Melekler Şehri'nde gerilim - ERMAN ATA UNCU
    » Bunca kadın düşmanlığı varken... - RUKEN ÖZTÜRK
    » Metal cumhuriyetine hoşgeldiniz - DOĞU YÜCEL
    » Live 8, NTV'de
    » Neşeli gençleriz biz - NAİM DİLMENER

    Haberi YazdırHaberi Yazdır Haberi YollaHaberi Yolla

    ÖZLÜ SÖZ #368
    "Oraya fesli mi çıkmak gerekiyor illa? Ben develerle mi girsem sahneye güzel olur mesela? Veya kılıçlarla mı? Şal desenli yelekler mi giysek?"
    Eurovision'da Türkiye'yi temsil edecek olan Athena'nın solisti Gökhan Özoğuz, kıyafetlerini, dövmelerini, saçlarını, başlarını eleştirenleri yanıtlıyor.

    Haber Arama
    Site içinde aradığınız habere ait anahtar kelimeleri aşağıya yazıp 'Ara' düğmesine basınız.

    Künye | Reklam Tarifesi | İletişim Sayfası | Eski Sayılar | Sıkça Sorulan Sorular | Kampanya Sözleşmesi | XML özetleri

    © Radikal internet baskısında yer alan tüm metin, resim ve benzeri içeriğin hakları Doğan Gazetecilik A.Ş.'ye aittir. Hiçbir şekilde basılı ya da elektronik bir ortamda (CD, Internet vs.) kaynak gösterilse bile izin alınmadan kullanılamaz.